Yalınayak bahtımdan yağmalanmış alkol şişeleri göçüyor, örümcek iniyor miladına düşlerin. İçimde kahrolası o his! Ruhum bulanıyor, çalkalanan aklım şimdi nerede ey çocukluğum! “Bir sıçan, iki sıçan, üç sıçan dolaba kaçan!” Bu oyun da nesi, neredeyim ben böyle, nereden çıktı başımın üstünde dönen kanatlı çocuklar? Neden dikilip kalıyor saç uçları bukleli bu küçüğe gözlerim? Gitseler ya bıraksalar ya beni yalnızlığımla! Yoksa yalnızlık yok mudur? Neden bomboş kalamıyor aklı insanın? Bilinçaltı denen şey neye susuyor böyle Allah’ım!
Islanıyor eteklerim ağırlığınca. Bembeyaz bir papatya uzanıyor, yaprakları gecenin simsiyah çekirdeğinden şafağa ve sevdalı bir siluet çiziyor. Martı seslerinde inciniyor telaş, ruhum göç hazırlığında! Ürküyor sokak lambaları, kararlı karasız bir ışıyışla kaldırımlara gölgeleniyor. Al nehirler geçiyor göz pınarlarımdan, lavanta başağı hapşırmış nevbaharlarıma. Damlıyor gittikçe koyulaşan nabzı korkularımın! Yağmur bastırıyor inadına eteklerine çıplaklığımın, Duvağımı kapkara hışmı içiyor yağmurun! Boğuk sesler hırıldıyor göğsümde! Oysa tazecikti o vakitler göğsüm, el değmemiş kar suyuyla yıkanmış saflığındaydı deniz dibi sessizliğinin!
Lotuslar korkarmış karayelden. Öyle söylerlerdi bizim buralarda! Karayel dulmuş, kocası düğün gecesi öldürüldüğünden beri kapkara gelinliğiyle dolaşıp dururmuş denizin üzerinde. Gemilerin önüne geçer, haykırırmış: “Durun! Sevdiğimi verin bana!” diye. Hatta batan gemilerde kaybolan erkek cesetlerini onun sakladığı söylenirdi ki yağmura karışan acı dolu bir ses yayılırdı geceleri koya! Yıldırım atınca kına kokusu sarardı tüm kıyıyı. “Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar, aşrı aşrı memlekete kız vermesinler.” diye. Kendi kınasını yakar türkü çığırırmış yeşil tepelere doğru! Öfkesi hiç dinmezmiş Karadeniz’e. Her gece deniz üstünden ölüme dağılır çığlık çığlığa, kavuşurmuş kocasına! İki ruh kuzeyin altında birleşir sabah çökünceye değin, terk ettikleri bedende martıları tutsak ederlermiş. Lakin onca söylenen şey yalan olsa gerekti. Ana kucağı gibi kimsesizliğime doluşan duvağımdan; yetmedi bir parça daha isteyen karayel, şefkatli bir meltem gibiydi ki sıklaşan kalbimi niçin okşasın, yırtılan duvağımı denize saçılan köpükleriyle niçin yamasın? Oydu biliyorum, simsiyah gelinliğini giyinmiş ellerinde lavanta kınası; göğüsleri iyot kokan, saçlarından yemyeşil yosun kanatlar akan karayeldi! Gözleri ölecekmiş gibi bakmayan bir çocuğa annelik ediyordu! Yoksa gebe miydi kocası vurulduğunda! Denizden gelen bebek sesi onun ceninciğinin sesi miydi? Hıçkırık kusuyordu dalgalar, kafamda ağır bir basınç. Oysa ne güçlüydüm. Şuncacık bedenle kimlere, neye karşı gelmedim ki… Kaç kez kavgada erkekler kaçarken tek başıma kalakalmıştım. Şimdi bu halim neydi böylesi! İstanbul bir yanda, ben diğer yanda! Sanki ruhum bedenimi terk etmiş. Az ileride o da kendi canıyla debelleşiyordu. Kaça parçalanmıştım, nasıl toparlanacaktım Allah’ım! İçimde çırpınan o korku… Yine kedi yavruları tırmıklıyordu etlerimi, gelinciklerim soluyor, güllerim kar altında kalmış ve kan kaybediyordu gençliğim!..
Kaderin üçüncü katından sokağa henüz toy bir keman çalınmıştı. Dağılıyordu tavernaların kucağına arabesk.“Yalnız seni sevdim, bir tek seni sevdim, bir tek sana bağlandım!”
Kaldırımlar sevda mahallinde can çekişiyor, hücrelerim bir tarafa savruluyordu. Ceylan yavrusu kanatlanır mı ufkun deli kızıllarınca, yutkunarak sancıların dinini imanını, şahlanır mı huysuz taylarca! Niye bu kadar beyazdır silüeti varlığımın Allah’ım! Oysa gün, yüzüme doğar, çırpınışlarında serçelenişlerimin, susardı. Bu suskunluk güneşin batışı olsa gerek yoksa; bu kuytu duvar dibinde, şişe kırıkları üzerinde çıplak ayak yürüyebilir miydi insan! Çingene salkımları tartmış bir zakkumun kısır gölgesine sığınır mıydı? Hava ağırdı belli, öfkesi derindi. Kapkara bulutlar diniyordu “Birazdan görürsünüz!” dercesine derinliklerinde şehrin işlenen günahlara…
Gözlerim kapanıyordu üşüyordum ki; yaprak hışırtısı sarıverdi tüm benliğimi. Eskiden kavak yelleri eserdi, eskiden evimizin önünde yapraklar küpe küpe salınırken ahenkle hışırdardı düşlerime. Gece, rüzgarın etkisiyle duvara vuran gövdesi kavak ağacının; ninni gibi okşardı uykuların kulağını, biz üç kardeş daha da birbirine sokulur, peri masallarına konfetiler yağdırırdık! Sabah, tepeden süzülürdü yemyeşil ormanın maviye akan bakışlarıyla. Galanima cilvelenir, aşüfte etekleri açılırdı ıslanınca güneşin altında. Derenin şırıltısı gelirdi uzaklardan. Sese bi koşu varmadan gelinciklere damlardı yüreğim. Öylesine edalı, nazlı titrerlerdi ki sevdama! Kıpkırmızı, hafif baş döndüren kokusu sarardı ruhumun şen bucaklarını. İki sütun inerdi bembeyaz gökten, öğle iyice kaynardı minarelerde yadıma düşmüş derenin çağlayışı. Ayaklarımın altında masmavi, kıpır kıpır ışıyan deniz ve kırmızı dudaklarımda emilip cennet ırmaklarınca nağmelenen gelincikler… Bir ses: “Elif nerdesin!” diye yırtılırdı akasyalıktan! “Yılan yiyecek seni, nerdesin?”
Annem ne güzel kadındı, ne güzel elleri vardı. Sahi ne güçlüydü. Sırtına aldığı gibi bir nefes, çıkardık yokuşu! Ellerimde gelinciklerden bir demet! Nefesim değdikçe yaprakları dökülürdü annenim sırtına. Ne ilginç çiçekti şu gelincik. Rüzgara karşı dururdu, fırtınaya karşı da; lakin bir çocuğun nefesi dahi değmeye görsün o güzel yüzüne, hemen yaprakları dökülüverirdi. Bir bağ vardı o zamanlardan aramda çiçeklerle, gelinciklerle… Kendimi görürdüm belki de onların yüzünde! Kalbimde kırıklar ovalanıyor, ilk uçuşun heyecanıyla talan olan serçe sevinci, soluğuma tarifsiz acılar doğruyordu. Feleğin sillesinde ağzı açık kalan son nefesi vuruyordu yıldırımlar! Yüreğimde ardı ardınca kopan kopana…
Bulanıyordu Galanima boğazımda. Kanlı eli ölüm meleğinin şuncacık canımdan can istiyordu, kan! Düşüyordu kumral bukleleri yerlere çayırlıklarda kelebek kovalayışların. Hindibalar dağılıyor, güneş soluyordu! Sürmene bıçağı koyuyordu biri üzerime! Oysa ben şairdim “Alın üzerimden bıçağı, gazeteleri üzerime kim serdi, hani nerede benim saksı mavisi pencerelerim!” Benim değildi sanki ayaklarım, ellerimi şimdi nereye koyacağım! Kim bağladı başını dibini haylaz gençliğimin. “Ben daha on yediyim, on yedi!..” Segah dilleri tutuluyor göğün, yağmura karışıyor zinakları kar taneciklerinin. Mart sonu mayıs kalleşliği uluyordu diyaframlarımda, karanlığın tüylü kapkara elleri, yüzü simsiyah adamlar sürükleyerek beni bilmediğim bir yerlere getiriyordu!
Meğer melekler hep anneymişler, hepsi ağlıyor; beyaz çiçekli yollarıma gelincik, karanfil döküyorlardı. En yaşlı olan melek, göğüslerinden dökülen morun aynısından ışıklı ayakkabı giydiriyor; daha küçük olanı kundağımı çözüyor, en genci alnımdan öpüyordu. Sahi elleri ne güzelmiş meleklerin. Sıcacık tüy gibi kar taneciklerinden daha hafif, daha beyaz… Yoksa kar suyu onların ellerinden mi akıyordu aydınlığıma. Hey melekler! Melek anne, Melek abla, Melek kız! Hey! Özgürlüğüme kanat çırpacağım, haydi ellerim çırpının, çıkın kınından kanatlarım, ayaklarım haydi kalkın! Gözlerime dokunan yumuşacık gül kokulu eller, neden gözlerimi kapıyorsunuz, neden tekrar düğüm atıyorsunuz çığlıklarıma! Yoksa özgürlük bu muydu?
Parmak uçlarımda bir morartı, dudaklarımda hissiz bir tat gök kubbe ensesine Berzah’ın adımı fısıldıyordu “Benim adım Elif, Elif benim adım!..” Elifler henüz filizlenirken hiç ölür mü, biçmeyin umutlarımı, akıtmayın içime kanımı! Haykırmayın diplerime! Donan bu kaçıncı vaka ajanslarda, kınası lavantalı bir gelin, ölümü çıkacaktı koynundan vaktin sabaha…
O küçük kız konuşup durmasaydı başucumda anlamlı anlamsız, uğuldamasaydı kulağımda yankılanan gülücükleri… Annemin nane kokan saçlarını, babamın ak ak ellerini getirmeseydi bana eğer! Gecenin omuzlarından inci tanesini andıran saflığıyla bir gelin düşecekti şafağın gittikçe alacalanan musallasına! Karanlık, ölümü yavrulayacaktı seviyorum diyen tüm sevda sömürücülerine. Ölümü büyüttükçe kucaklarında ölecekti sevda. Toprak hiç birini almayıp bağrına; cesetleri bir gün gerçekten sevdiklerinde birisini, bedel bu ya; kendi riyakarlığının sunağında çürüyeceklerdi!
Şarkı söylerken öylesi içten, fırfırlı entarisinin çiçeklerinden konfeti yağıyordu karanlığın ıslığına. Minicik kız: “Düriye’nin güğümleri kalaylı ah kalaylı, fistan giymiş etekleri halaylı ohh ohh!'' Uyutmadı bir türlü kıkırdadı durdu yarı hayali yüzüyle gözlerimin önünde. Kavak yellerinin pamuk döken püsküllerine getirdi tutup elimden. Pencere demiriyle kavak ağacına, ip yetmeyince kardeşimin kemerini ekleyip salıncak kurduğumuz o çılgın günlere. Kemer kopunca mermer merdivenlere düştüğümüz halde, acıya inat kahkahayla güldüğümüz çocukluk günlerimize...
Ördeğimiz paytak hanımı sevmelere doyamadığım, ağlamama dayanamayıp ördeğimle uyumama izin veren annemin şefkatli bakışlarına… Kedimiz Mahmut’un kardeşimi ısırdığı ve artık hayvanlarla oynamayı doktorun yasakladığı gün daha ormanda yavrulayan köpeğin yavrularından birer tane alıp evin odunluğunda beslemek için sakladığımız eniklerin gece anne sıcağı için ağlamalarıyla ki; yatağımızdan kalkıp yavrular ağlamasın diye onları kucağımıza alıp odunlukta uyuyakaldığımızda annemle babama yakalanışımıza! Zavallı anneciğim sinirinden ağlardı. Ne yapsın! Ahmet, bütün kuduz aşısı hakkını kullanmıştı. Artık asla hayvanlarla temas kurmaması gerekiyordu. Lakin genetik olsa gerek ki hayvanları çok severdik. Bahçede on beş yaşına kadar yaşayan Arap isimli köpeğimiz olduğu halde, yine köpekler yavruladı mı bir değil; kardeşim kendine, ben kendime koynumuzda iki yavruyla eve gelirdik. Ve sanırım bahçede bir keresinde on bir kedimiz de vardı beslediğimiz. Bahçemizde envai çeşit meyveler de vardı. Köyün, hatta civar köyün çocukları dahi bizim bahçelerdeki meyveleri çullamaya gelirlerdi. Kızmazdı kimse. Merhametliydi aile büyükleri “Alın oğlum, kızım alın.” Derler, aşıran çocukları görmezden gelirlerdi. Nerelere getirmedi ki beni pullu kızın, şarkılı türkülü fısıltıları. Erik ağacına tırmanırken bulduğum o boncuklu tırtılı evde bir bisküvi kutusunda erik, dut yapraklarıyla beslediğim yaz cıvıltılarına. Anneannemin radyolu gece uykularına ve başucumuzda sabaha kadar tik tak, tik tak birbiri ardına yarışan yelkovanla akrebin buluşma telaşını izlerken uykuya daldığım ceviz kokan ahşap odanın beyaz badanalı duvarlarına. Daracık patikadan geçerken aklını yitiren İsmet amcadan korkumdan, son sürat yakınından koşarken, bıyık altı gülen o ihtiyar amcanın çilesine… Işık oyunlarını izlediğim su kuyusunun delikli kapağından bakarken, gündüzleri yıldızların su kuyusunda saklandığı düşüncesiyle, günlerden bir gün su çekmek için annemin kuyunun kapağını açar açmaz; yine yıldızları göreceğimin sevinciyle kuyuya bakmak için koşarken dengemi kaybedip kuyuya düşüşüme. Mavi bilekten bantlı ayakkabılarımın kuyuda kalışına… Günlerce misafir kızının bebeğimi alıp geri getirmeyişine, ağladığım o anılara... O zamanlar çocukluk aşkımla da ortak bir kedimiz vardı beraber beslediğimiz. Lakin ilginç bir şekilde çok küçük yavrulardan hala korkarım kedi yavrularından. Dokunamazdım, o dokunur süt içirirdik yavrulara. Anneannemin evinin önündeki dut ağacında salıncak kurardık. Uçardık ta uzaklara… Diğer çocuklar Sıdıka, Derya, can dostum Berrin, Ahmet, Engin. Ne güzel oyunlar oynardık. Çömlek patladı, yakar top, ortada sıçan ebe… Kara gözlüme, sevdiğime sobelendiğim o gün, göz göze geldiğimizde anlamıştım onunda beni sevdiğini.
Bir gün tütün damında, tütün dizenlere soğuk su getirmek için kestirmeden çeşmeye giderken, komşunun köpeği zincirlerini kesip beni ısırdığında o acının, dünyanın en büyük mutluluğuna dönüşeceğini kim bilebilirdi ki! O acıyla bayılacak gibi olmuştum ki kara gözlüm: “Elif ağlama ne olur!” diye bana sımsıkı sarılıp beni kaldırmaya çalışıyor, yanağımdan defalarca öpüyor, seni çok seviyorum diyor, acımı hafifletmeye çalışıyordu. Hala mıh gibi aklımda olan o anın şaşkınlığından olacaktı ki kendisi de istese söyleyemezdi beni çok sevdiğini! Ağlamayı bıraktım, duyan herkes koşuyordu, kalbim yerinden çıkacak gibiydi ancak bu defa acıdan değil; mutluluktan kendimden geçmiştim. Canım ağabeyimin kollarında kendimden geçmiş getirilirken bir ara gözlerim yine bakışlarıyla kesişmişti. Korku dolu o ifadeyle gözlerinden yaşlar akıyordu! Benim için ağlıyormuş, bana bir şey olacak diye çok korkuyormuş… Ah canımın tamı, nefesim sevincim, her şeyim! Artık herkes biliyordu ve yakıştırmış bizi birbirimize, çok seviyorlardı. Okul yılları iple çekilen yaz günleri! Köyde bitmek bilmeyen oyunlar eğlenceler…
Artık serpilip büyüyünce yerini sinema, tiyatro kitap günleri gibi etkinliklerin aldığı üniversite yılları... Kollarımda turkuaz bileklikler, parmağımdaki o laleli gümüş yüzük sözümüzdü. Her buluşmamız başka sürprizlerle doluydu. Farklı fakültelerdeydik lakin; gönlümüz hep birlikteydi. Erik dalları başka açardı, onun bakışlarında bademler başka coşardı, kiraz dalları eğilir kirpiklerinden gönlüme damlardı. Çağlayanları deli gönlümün gümbür gümbür akardı. Uğruna treni durduracak, uçağı kaçıracak kadar çok seviyordum onu! Belki de şimdi burada oluşumun sebebi buydu ya! “Bak ben deliyim, sevdalı !’’diye haykırıyor, içimde susturamadığım o çılgın ses!
Biraz erkek Fatmalık da mı vardı ne! Saçlarımın yellerinde rüzgar göğe tutuşur, günü belinden dolardı. Biz onunla bağıra çağıra şarkı söylerdik. Gözlerine hakim tek renk, siyahın öylesi koyulaşmış, elmas öncesi toyluğuna bağırmak tam bir düştü benim için! Ömrümce bir daha öylesi mutlu olmamıştım. Yalandan da olsa öyle sevildiğimi hissetmemiştim! Gerçekten ayakları yerden kesiliyormuş insanın, uçuyormuş meğer sevilince insan! Yanaklarında güller açıyormuş, kalbinde ardı ardınca kibritler çakılıyormuş. An, bir an hatırladığım bakışları derinliklerimde titreşimlenen yıldırım acısı gibiydi! Yarı acı yarı tatlı bir heyecanla çalkanırdı deli ruhum. Hilal kaşları kalbimde sabaha vâv çekerdi. Perdenin ardından o güzel gülüşünü, o yüzünü görmenin arzusuyla yanar tutuşurdum. Esmer tenine beyaz ne çok yakışırdı. Buluşacağımız zamanlar eyvah benim için tam fiyaskoydu! Ne giysem yok, o olmadı, yok bu çok açık kaçtı, kafayı yer en olmazı giyinir çıkardım. Denize karşı oturur, körfezin esintileri eşliğinde şiirler fısıldardım kulağına; lakin şarkılarım nedense hep bol oktavlı olurdu. Kaptırırdım sanırım ki kendimi etrafımızda toplanan kalabalığı ancak şarkıyı bitirmek üzere patlayan alkış seslerine gözlerimi açtığımda fark ederdim. Utançtan yanaklarımda kızıl karanfiller fıskıllanırdı. Hemencecik nereden bulurdu bilmem, elinde bir gül ya bir kır çiçeği saçlarıma iliştirirdi. Masum tertemiz bir aşktı bizimkisi. Ben onun kar suyuydum, gelinciği, ceylan gözlüsü… O benim canımdı! Canım sözcüğünün anlamını çok iyi bilirdim. Hani her ağızda dolaşır ya ona canım buna canım! Biri ne zaman bana canım derse o acıyı duyarım derinliklerimde. Ve gerçekten sevdiğim insanlara şimdilerde diyebildiğim canım sözcüğünü her duyduğumda gözü kanar gelinciklerimin, yaprakları karışır suyuma, köz köz fokurdar el değmemiş tenimin altından akan ırmağı kirlenmemiş yüreğimin. Kan gölüne döner nefesim, yine o kahrolası hırıltı inip kalkar imanımda. Kapkara elleri iblis, sarılır boynuma. Öldürür serçelerimi, kanatlarını yolar içime... Kan revan soluğuma takılır serçe ölüleri ölmek az gelir ölememek jilet yarası açar girilmemiş kıyılarıma…
Nasıl oldu bilmem sarısı kusmuş bir saç girdi aramıza, bir yabancı, sevimsiz kara kuru bir kız kurusu! Yan yana görmeye dayanamamış olacaktım ki Ambarlı Sahili’nde gecenin bir yarısı morarmış kırık ayaklarla buldum kendimi. Hiç bu kadar üşümemiş, hiç bu kadar çaresiz kalmamıştım. Uğruna trenin önüne atlarım derdim gülerdi ya! Uğruna ölüme uçtum acaba yine gülüyor mudur? Gülse, ağlasa ne değişirdi ki… Sahi, saat ömrün son çığlığında durmuştu çoktan. Beyaz bir sayfa artık yoktu. Yazılacak anılar, resmedilecek gülücükler, mezar taşı bile kırık isimsiz bir ölü yatıyordu teneşirde. Üstelik şairler ölmezken! Denizde kara kara demirden dev gemiler ürkütüyordu içimi, seyrimden geçip giden tacirler, çakallar, sırtlanlar ve bir damla gelincik çiyinde titreyen küçük bir kız çocuğu! Öylesi bir yerdeydim ki dipsiz kuyuların duvarlarına çarpa çarpa, yara bere içinde daha da dibe; şeytanların fısıldaştığı, korkunun ruhumu kamçıladığı, ıslığında yankılanan bedenimin son çığlığını duymasınlar diye yüreğimin patladığı bir kabusun tam ortasındaydım. Damarlarımdan kan çekildikçe sesler hızla karartı şeklinde karıncalanıyor, önümden geçiyor, geçerken; karnıma burnu sivri ayakkabılar giyinmiş, siyah yağmurluklu kapkara gözleri, Nemrut’un ateşinden bir adam, tüm gücüyle tekmeler atıyordu. Sanki bütün kimsesiz ceninlerin annesi bendim… Hepsi kutsal bir bakirenin doğmayan çocuklarıydılar ve hepsinin kirpikleri papatya yapraklarından, gülüşleri güneşin ışığından saçları denizdendi. Ve hepsi aynı anda içimdeki tüm lifleri koparırcasına, kan pıhtısında boğulurcasına, öylesi çığlık çığlığa acıyla bağırıyorlardı ki, tüm hücrelerimin etrafa saçıldığını ve canımın her bir parçasının bir yerde ayılıp bayılırcasına can verdiğini hissediyordum.Ve o kırmızı tırnaklı, saçları sarı yüzü buruşuk katman katman, dili ağzından sarkmış, simsiyah ve gözleri kan kırmızı şeytan Lilith yanıma yaklaşıp kirpiklerimden gelinciklerimi yolmaya çalışıyor, gözlerim kapanınca tırnaklarını gözkapaklarıma batırıp masmavi denizlerimi kanatıyor, yetmiyor tenimde zehrini söndürüyor, ruhumda kapanmaz çukurlar açıyordu. Küçük kız ne zamanki aynı duayı okumaya başlıyor, hepsi tuzla buz olurcasına yerin dibine geçiyor, acılarım bir nebzede olsa diniyordu. Nereden buldu bilmem, merserize iple örülmüş o dantelli hırkamı giyinmiş, saçları hafif yüzüne düşmüş, hırkamın ponponlarını ellerinde sallayarak bana evimizin önündeki incir ağacında yavrulayan serçe yavrularını gösteriyordu. Minicik avuçlarında serçeler cıvıldıyordu. Yüzünde tatlı bir eda ve artık düşmüyordum, karanlık karıncalanmış bedenler o pürü pak bedenimi sırtlamış beni yine bilmediğim bir yere getirmiyorlardı! Son gözyaşı sıcacıktı, kristalleşen bakışlarımdan süzülen! Sonra bir taşın üzerine çıkıp elimi tutan küçük kız gülümsüyordu yarı telaşla! Ellerim sanki benim değildi, kalkmıyordu. “Haydi elini ver, haydi küçük kız!” diyen o ses: “Bak annen közde mısır pişiriyor, baban İspanyol paça mavi pantolonunu dikti haydi!’’ Sanki Galanima estiriyordu saçlarıma sokulmuş, deniz ışıl ışıl göbeğimde çalkalanıyordu. Ördekler deredeydiler, sanki o şirin perdeli ayaklarıyla onları yakalama sevincimden ürküp daha ileri yüzüyorlardı gönül çağlayanlarımda. Kelebekler sanki burnumu gıdıklıyordu. Gerçekten de mısır kokuyordu, üstelik anneannemin pilaki ekmeği sıcacık tütüyordu. Can dostum Berrin, yine cevizleri aşırmış arkada beni bekliyordu. Sadece kara gözlüm yoktu…
Bir çile sarı saç düştü kefenimin üzerine, sindi kanatlarım üzerime tonlarca toprak çömüş gibi; yetmiyor çığlıklarım delirmiş beni yutacak gibi arkamdan koşuyordu! Lakin burası, bu şehir, Boğaz’da şarkı söyleyen o kız! Padişahın kuleye kapattığı kızı değil miydi! Yoksa sepetteki yılan zehirlememişti o kızı! Yine aynı nakarat “Ölümsüz aşklar var da ölmeyen aşkı yok mu” Aşk ölümsüzmüş meğer anladım. Kız Kulesi’ndeki ruh, aşıkların ruhuydu, onlar oradan kavuşamayan aşıklara yol gösteriyor, ölümsüzlük çeşmesinden su içiriyor, can veriyor hayat veriyorlardı. Tam o anda “Paaat!” diye bir ses, annemin seramik vazosu kırılmış! Küçük kız “Elif annen geliyor, haydi ver elini!” diye tekrardan sesleniyordu. Sıcacıktı elleri, yumrularındaki batıklar göz gözdü. Sanki göze suyu yumrularından kaynıyordu. İblisler kaçıştılar, karşılarına dikilip Ayetel Kürsi’yi okumaya başlayınca kararlılıkla! Ayaklarımın acısını duydum. Kırıklar ağırdı tir tir titriyordum. Gelinliğimi sulu kar çoktan denize getirmişti. Çırılçıplaktım; siren sesleri geçiyordu sokaktan ve sabah doğmak üzereydi. Devrildi kahpeliğin katran bacaklı sandalyesi Florya’da martı kanatlı serçeler uçuştular göç telaşından kirpiklerimin! Kuzu sesleri dinliyordu göğsüm! ‘'Atem tutem ben seni, şekere katem ben seni, akşam baban gelen de oy önüne atem ben sen seni!''
Sırılsıklam gelinliğim miydi, kefenliğim miydi böylesi! Sarıldığımı bilemedim. Hala ölüm yolculuğunun yorgunluğuyla çalkalanıyor olacaktı ki kafam; uykuda sorsalar söyleyeceğim ucunda babamın o güzel sesinin olduğu numarayı hatırlayamıyordum. Nasıl olurdu da hatırlayamazdım okul birincisi ben! Kızdım kendime fırsatçı taksicinin bakışları ardında. Taksimetre o gün nedense yüz bin kilometre yapmış olacaktı ki iyi ki bileklerim boş değildi! Gerisin geri Ambarlı Sahili. Sabah ola hayrola! Biraz daha sakinleşmek gerekiyordu. Yaşanılanlar öyle kolay cinsten şeyler değildi. Neyse ki o güzel insan gördü çaresizliğimi. Yardım eliydi Yaratan’nın bana gönderdiği, üstelik canım çok yanıyordu ve çok üşüyordum! Namına yaraşır adamdı, zamanın reislerindenmiş üstelik. Karadenizliydi! Sıcacık bir battaniye yetişti imdadıma, sıcacık bir çay. Şafak iyice açmıştı gözlerini ve artık o ses bana çok yakındı. Babamın sesi “geliyorum kızım dayan!” Ben iyiyim babacığım!” İyi miydim sahi, bilmiyordum ama iyi olmak zorundaydım!..
Denizin mızıkasından çığırtkan bir ses, sonra dudaklarımda bir anofta tadı. Ebabiller artık doymuş olacaklardı ki sürü sürü kalktılar gözyaşlarımdan. Çağlayan yüreğimden kalan son su çırpınışından bir elbise giyinmiş o küçük kız ah! Saçları bukle bukle, gözleri iri iri ceylan yavrusu gibi saf temiz! Meleklerin izin günüydü el ele tutuşmuşlar, ortada küçük kız yağ satarım bal satarım oynamaya beni çağırıyorlardı! Bir konçertonun provasız şefliğine soyunmuş deli kızını! Artık sevmekten vazgeçmiş kendini bir kuytuda kaybetmiş Kuzeyin Kızını! Lâdin ormanların sesi, kara kavak hışırtısının gönlümde salınışı, göl kenarlarında mavi nisan sabahlarının doğumuna getiriyor, yakamozlara sürüyor olsa da bedenimi, ruhumu kalbini kaybetmenin acısına inat, gülümseyişlerin en güzelini almıştım o günden! Annemi ağlatamazdım, babamı solduramazdım, kardeşlerimin ablasıydım ben! Ah küçük kız elbiselerin hep tanıdıktı, hepsinin kokusunda babam vardı! O renkleri babam dikmişti bana ak ak elleriyle. Artık geriye çekilmiş uzaktan kendini seyrediyor olsan da, seni en iyi ben biliyordum! Merhametli sevgi dolu yüreğini. Hiç bir canlının acısına dayanamayıp günlerce ağlayan, birine bir şey olduğunda yataklara düşen, sevgi iyilik dolu yüreğinin kahrını nasıl çektiğini en iyi ben biliyordum!
Yasemin kokusu, hanımeli sarılan düşlerde ,çimen yeşili ayaklarını yıkıyordu yağmurlar toy körfezin! Artık sadece benim körfezimin! Sırrı buydu ya gelinciklerin sürmelerinde yoksa niye açsınlar ki sevdanın! Acıya öyle güzel baksınlar ki! Meğer aşk tek kişilikmiş. Şairler yalnızken daha güçlü seviyorlarmış ve sevişiyorlarmış! Sevda ne zaman ki karşılık bulduğunu sanır, orada tuş olurmuş karaya vururmuş bütün cıvıltılar. Ve maviler ondan geceye sığınır yakamoza ağlarmışlar. Günün harelerinde ondan görünmezliği giyinirlermiş!
Aşk çoktan çekilmişti aradan hayaller artık sessizliğine boyun bükmüşlerdi. Ve küçük kızın
Sek sek oynarken gülümseyişleri çoktan çalınmış olsa da kar suyuyla yıkanmış yüzünden perdedeki en zor roldü Merhaba!..
''Güzlek sayı 8 , ,9 ,10 ,11''
Filiz Kalkışım Çolak
Kayıt Tarihi : 10.9.2021 20:51:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Nerelere gidip döndüm.. Geceden kalan bendim sanki...
O çığlıkları duyan, "erkek egemen" dünyanın maçolarına benmişim gibi kafa tutan...
...
Yazmak yakışır bazen...
İşte onlardandır Filiz Kalkışım...
Okunmalı bu deneme..Tebrikler Filiz Hanım..
TÜM YORUMLAR (1)