Kıskaca yakalanmış, gövdesinde gölgelerin ağladığı bir gece ve üzerinde sayısız sarrafın işlediği göz alıcı hüzünler.
Çanağa mum damlıyor
seninle ay karşı karşıya parlıyorsunuz.
İçimde kısraklar oynaşıyor, dört nala koştukları yetmiyor gibi
Gözlerimin gördüğü en mahrem sokaklarda sevişiyor sakalları
Filizlenmemiş hayatımda gebelerin iniltileri yükseliyor.
Öfkesi yazıların kan darbesi olmuş şairlerin idamla yargılanmış sözleri gibi
Mirac’a yükseliyor, sana bakınca içimden gökyüzüne çıkan hüdhütler.
Biliyor musun?
Adresini bilmediğim bir geçmişe bıraktım seni.
Ben de biliyorum, çıksam Yusuf, insem Yunus’tum oysa.
Ama ne sultan olabildim, ne bir damlada boğulabildim.
Bezm-i Elest’te çıplak ruhum
Kirâmen Kâtibînin nefsimin hesabını tutmasını bekliyor.
Oysaki Kudüs’te bir secdede can veriyor
Ne bâki gördüm, ne köle olabildim.
Yıkıldım harap bedenimden.
Ne sabır diyebildim, ne Eyyûb diyebildim.
Körpe bir serçe kıvranıyor kaburgamın tam altında. Uçsa kartallar, düşse yılanlara yem olacak.
Ve Sen,
Hokkabaz ruhun gövdemde secde ediyor.
Turnalar gözlerimdeki ahkâmı vuruyor.
Bir Cemûh var kıblemin sağ köşesinde.
Aklıma sen her gelişinde Uhud’da topallayarak şehit oluyorum ense kökümden.
Mazurum, ezme
Fıtratın eşiğinde seni ararken takılı kaldım.
Asmâ’nın sabrı düştü omuzlarıma ve ben yine de seni beklemeyi beceremedim.
Sana bakınca nefsim hakikatin kapılarını bir bir kapattı.
Devir gövdemdeki putlar İbrahim.
Kaçıncı ölüm? Bu kaçıncı vuslat?
Dünya saadetini yutkunamıyorum.
Daha ne kadar şahitlik edecek bu kursak?
Kayıt Tarihi : 5.09.2026 19:18:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!