Göç ( hikaye ) Şiiri - Nedim Saatcioğlu

Antoloji.com mobil uygulaması Şiirler, şairler, mesajlarınız ve gruplarınız telefonunuzda. iPhone ve Android için ücretsiz. Uygulamayı İndirİndir
Nedim Saatcioğlu
950

ŞİİR


16

TAKİPÇİ

Göç ( hikaye )

…kervanlar dizilmemiş… atlar kuşanmamış… develer yüklenmemişti… ama sabaha karşı başlamıştı göç… dokuz ay önce bağlanan düğüm bugün kesilecekti…

…Esra yorgun ve yıpranmış şehrin kokusundan uzakta dağ evinde geçirmeye karar verdi hamileliğinin son aylarını… bebeği altı aylıkken gelmişti buraya… sessiz sakin… gürültüden ve stresten uzakta bir hamilelik geçirmek istiyordu burada…

… babasının mirasıydı burası… çocukluğu ve genç kızlığı bu dağ evinde geçmişti… sonra üniversite hayatı başlamış sadece yaz aylarında gelir olmuştu buraya… babası ölünce de uzunca bir süre gelememiş sonra ara ara… genellikle hafta sonları eşi bazen de arkadaşları ile gelir birkaç gün kalır geri dönerdi şehre…
… doğuma henüz 3 hafta vardı… her şeyi ayarlamıştı şehirde… doktorunu… hastaneyi… dünyaya gelecek bebeğinin kıyafetlerini… hatta doğum sonrası evdeki yatağını bile…

… Tolga aylardır üzerinde çalıştığı ihale için birkaç günlüğüne şehre inmesi gerekiyordu… doğuma üç hafta vardı ama adam tedirgindi… son günlerinde eşini yalnız bırakmak istemiyordu… ara ara gelen kısa sancılar tedirgin ediyordu adamı…

… daha üç hafta var hayatım bir şey olmaz merak etme… sen git işini hallet yarın dönersin diye uğurlamıştı kocasını Esra…

… ertesi gün çok uzun ve çok çekişmeli geçen ihaleyi Tolga’nın şirketi kazanmıştı… karısını arayarak müjdeli haberi verdi… hemen yola çıkıp geliyorum canım dedi karısına… kadın hayatım iki gündür çok yorgunsun bu saatten sonra çıkma yola eve git yat dinlen yarın erkenden çıkarsın dedi karısı…

…haklıydı aslında bu kadar yorgunluk üstüne 6 saat araba kullanmak gerçekten büyüyordu gözünde… eve gitti duşuna aldı gelecek ile planlara daldı neden sonra yorgunluğa yenik düştü gözleri…

… Esra o sabah keyifli bir kahvaltıdan sonra kısa bir yürüyüşe çıkmış… verandasında kahvesini yudumlarken… kuşların cıvıltısı yankılanıyordu kulaklarında…

… hamile kaldığını öğrendiği ilk gün geldi aklına… can içinde can… kan içinde kan vardı artık…

… günü bazen uzanarak… bazen bebeğinin tekmelerine küçük tebessümler ederek geçirmişti… akşam yemeğini yemiş… biraz televizyon… biraz telefon sosyal medya… biraz kitap derken göz kapaklarına düşen ağırlık onu yatmaya zorlamıştı… gün içinde 2-3 defa konuştuğu eşini son defa arayıp iyi olduğunu ve yatacağını söylemiş… özlem dolu kelimeler eşliğinde kapamıştı telefonu…

… bebeği doğduktan sonraki hayallere düşünerek uykuya daldı…

… göçlerden habersizdi henüz…

…sabaha karşı derin bir sancı ile açtı gözlerini… gün henüz aydınlanmamıştı… gecenin en koyu karanlığında en koyu yalnızlığı hissetti teninde… doğrulup başucunda duran lambaya uzandı… yeniden bir sancı geldi… göğüslerinin altından başlayıp aşağı doğru yüklenen bir ağırlık gibi…
düşündü henüz üç hafta var doğuma dedi… sakince kendini dinledi… evet evet küçük yaramaz blöf yapıyordu annesine… birkaç kısa nefesten sonra tekrar kapadı gözlerini kadın… aradan beş on dakika geçmemişti ki daha güçlü bir sancı ile açıldı tekrar gözleri… kalbi hızlı hızlı atmaya… soluğu yavaş yavaş hızlanmaya başlamıştı… karnından kasıklarına doğru inanılmaz bir baskı ve sırtına doğru yayılan bıçak saplanır gibi bir sızı… sağa sola dönmeye başladı… sonra bir ıslaklık hissetti bacaklarında… aniden boşalmıştı suyu… bebeği geliyordu… göç başlamıştı…

… önce ne yapacağını bilemeden sakin olmalıyım diye geçirdi içinden… hamilelik konusunda çok şey okumuştu aslında ama doğum esnasında ne yapılır hiç bilmiyordu…

…telefona uzanıp kocasını aradı uzun uzun çalmasına rağmen açılmadı telefon… derin uykudaydı Tolga… zaten şu an yola çıksa 5-6 saatten önce varamazdı buraya…

…kaderi ile baş başa kalmıştı Esra… sancılar gitgide sıklaşıyor… kasıklarında duyduğu acı inanılmazdı… Allah’ım ne olur yardım et diye çığlık atıyordu…

… sancılar dayanılmaz bir hal almıştı… ne yapmalıyım Yarabbim… ne olur yardım et bana diye çığlık atıyor… saç diplerinde biriken terler yanaklarından aşağıya yuvarlanırken tuzlu tadı karışıyordu damaklarına… filmlerden öğrendiği kadar ıkınmaya başladı… önce kasıklarında kasılmalar… sonra rahim bölgesinde genişleme hissetti... bu iyi işaret olmalı diye düşündü… bebeğinin göbeğinden aşağıya hafifçe kaydığını hissetti… görebildiği kadarı ile bakmaya çalıştı rahmine… neredeyse dört parmak kadar açılmış olan rahim boşluğu koyu kırmızı kan… sarı bulanık bir su ile karışmış… bütün çarşafa yayılmıştı… ayaklarını yatağın pervazına dayayıp tekrar ıkınmaya çalıştı… gücü gitgide tükeniyordu… her ıkınma bir öncekinden daha kısa ve daha etkisiz geliyordu…

… önce siyah tüyleri gördü kan ve sarı suyla karışık… sonra alnı… burnu… ıkınmaya devam etmeliyim diye düşünde… ağzı… boynu… uzanıp elleri ile kavramaya çalıştı bebeğin boynunu… o an korkunç bir acı ve sızı hissetti rahminde… bebeği neredeyse doğmuştu… son kez kuvvetini toplayarak ıkındı ve aynı anda bebeğinin omuzlarından dışarı çıktığını gördü… o an ne olduğunu bilmiyordu ama rahmi yırtılmıştı Esra’nın… sonra minicik elleri pamuk gibi teni ve minicik ayaklarını gördü bebeğinin…

…tam o anda pembe bir bulut hüzmesinden süzülen ılık rüzgârın… tenine dokunuşu ile omuzundan bir karış aşağıda uzunluğu olan düz siyah saçlarının dalgalanması bir oldu… kenarları pembe oyalarla işli bembeyaz ve upuzun bir elbise vardı üzerinde… rengârenk çiçeklerle dolu bir bahçenin içinde… Tuba dallarında hüma kuşlarının sesleri yankılanıyordu kulaklarında… sol tarafındaki sehpanın üzerinde bir taç duruyordu zümrüt ve papatyalarla bezenmişti… uzandı aldı ve başına taktı… aynı anda arkadan bir ses geldi döndüğünde muhteşem bir konak gördü… som altından yapılmış olmalıydı… pırlanta… beyaz yakut... akik ve firuze taşlarla süslenmişti… hemen aşağıda bir kapı vardı… kapı yavaşça aralandı hayatı boyunca görmeği bir güzellik ve duruluk onu içeri davet ediyordu… kadın mıydı erkek miydi karar veremedi… kapının üzerinde Bâbu'ş-Şühedâ yazıyordu…

… ne kadar sürdü bu hülya bilmiyordu ama uyanmalıydı… bebeğinin ona ihtiyacı vardı… gözlerini açtığında bebeği kanla karışık ıslanmış çarşafın üzerinde hareketsiz yatıyordu… can havli ile bebeği kucakladı… aşağı yukarı… sağa sola sallarken aniden ağlamaya başladı bebek… Allah’ım sana çok şükür dedi…
… hemen yastık kılıfını çıkartıp temizlemeye çalıştı bebeğini… yastığı alarak bacaklarının arasına bastırdı… acı… sancı ve ılık bir sıcaklık hala devam ediyordu… bebeğini sol koluna yatırdı… sağ eliyle ve gücünün son damlasıyla memesini çıkardı… meme ucunu bebeğinin dudaklarına yaklaştırdı… bebek iç güdüsel olarak memeyi emerken kadın Bâbu'ş-Şühedâ kapısına doğru yürümeye başladı…

… sabah telefonun alarm sesiyle uyandı adam… Esra aramıştı… hemen geri aradı ama telefona cevap veren olmadı… tekrar telefona baktı sabah 04.23 de aramıştı … bu saatte aradığına göre muhakkak önemli bir şey olmuştu… nasıl giyindi evden nasıl çıktı bilmiyordu… aklında yüzlerce cevapsız soru… bir yandan son sürat araba kullanıyor… bir yandan da karısını arıyordu devamlı ama cevap veren yoktu… 4 saatlik bir yolculuktan sonra dağ evine vardı… ortalık sakindi… ESRA diye seslendi ama hiç ses yoktu… kapıya yaklaşıp içeriyi dinledi… kapıyı çaldı yine ses yoktu… omuzlayarak kapıyı kırdı ve içeri girdiğinde korkunç manzara ile karşılaştı… eşi kan kaybından ölmüş… minik bebeği ise annesinin meme ucundan damlayan sütle adeta oyun oynuyordu…

…kervanlar dizilmiş… atlar kuşanmış… develer yüklenmişti ve sabaha karşı başlamıştı göç…

… ve adam bu göçlere şahit olamamıştı

… ne gelişine ne gidişine…

Nedim Saatcioğlu
Kayıt Tarihi : 6.05.2023 11:08:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!