Memleketim…
Doğunun bir dağ köyü.
Rüzgâr sert eser,
kış insanı sınar
ama yürek
ter temiz atar orada,
tıpkı kar gibi…
Anam babam çiftçiydi;
okumayı hece hece bilir,
yazıyı yarım bırakırlardı.
Ama gönülleri tamdı,
emekleri eksiksiz,
lokmaları tertemizdi.
Birleştirilmiş ilkokul vardı.
Sonrası yoktu.
İki yıl ara…
Sonra çobanlık; koyun, kuzu, inek, öküz…
Her Anadolu çocuğu gibi
tarlada, çayırda büyürdü omuzlarımız,
yaşından ağır yüklerle…
Okuyamamanın, yoksulluğun yükü
vardı omuzlarda.
Pilli radyodan hayatlar dinlenir,
maçlar en tatlısı…
Karanlığın bir hükmü vardı,
Işıkla bozuldu,
Köyde bir televizyon oldu,
siyah-beyaz.
Kapı eşiğinden boyun uzatıp
“Dünyada neler varmış!” şaşkınlığı…
Ortaokul okumuş
iki isim vardı köyden;
kardeştiler,
memur olmuşlardı,
ikisi de artık şehirliydi…
Bazen köye yolları düşerdi,
Tahsilli denirdi onlara…
Yüksekokul
bir kelimeye bile dönüşememişti
Kırk yıl önce göçüp gidenlerden
birinin çocuğu
efsane gibi dolaşırdı dillerde…
Okumak…
Okuyabilmek…
Kaf Dağı’nda açan
bir güldü.
Bir arkadaşım gitti İstanbul’a,
akrabası çağırmıştı okumaya,
Kapı kapıya büyümüştük,
İyi arkadaştık…
“Ana, ben de okumak istiyorum”
dedim sessizce.
Serzeniş doldurdu yüreğimi.
Anam çaresiz açtı ellerini,
her şeyin sahibine iletti dileğini.
Gözü yaşlı, “Yavrum” dedi,
“elimden gelen budur.”
Sonrası; bekle de gör…
Arkadaşım gariplik çekmiş,
gözü beni ararmış;
benden söz etmiş,
“O da gelirse dururum,” demiş.
Kayıtlar bitmiş,
Kasımın sonu…
Haber geldi:
“Sen de okumaya gideceksin.”
İstanbul…
Uzak, büyük, yabancı.
Ama giyecek bir kıyafet bile yoktu.
On dört yaş büyük abimin
yırtık takımları çıkarıldı sandıktan.
Kaderime ölçü alındı,
çocuğa göre biçildi,
yamalandı, daraltıldı,
Ayağa kara lastik…
Gözler kan çanağı,
yüzler ayaz yanığı,
dudaklar çatlak,
eller nasırlı…
Yol oluyordu
umuda giden gurbet…
Kamyona bineceğim an
anam, yengem, ablam baktı bana.
Hem güldüler
hem ağladılar.
Üstümdekine güldüler,
gidişime ağladılar.
Kızdım:
“Gitmiyorum!”…
Sonra tuttular kolumdan:
“Yakışmış,” dediler.
“Git oku,
Anadolu tabiriyle adam ol,
kurtar kendini,
Orada daha iyileri olacak.”
Bindim kamyona.
Dağlar geride kaldı.
Her taş, her yer
çocukluğumdan bir parçaydı.
Kamyon uzaklaştıkça
bir şeyler koptu içimden.
El salladım
çobanlık yaptığım
dağlara,
harmanlara,
mezarlığa,
damlara…
İçimde
ne tam korku
ne tam umut vardı.
İkisi birden,
boğazımda bir düğüm.
Yol uzadıkça uzadı,
şehir büyüdü,
ben küçüldüm.
O yırtık takım
üstüme değil,
kaderime dikilmişti.
Kara lastiklerim
dağın izini taşıyordu asfaltlara.
İstanbul’a varış,
Topkapı garı mahşeri kalabalık…
Şirinevler–Ataköy,
Binalar göğe çakılan merdiven…
Sefaköy sapağı…
İnişe geçen uçaklara bakıp
“Vay vay vay,
teyyareye bak teyyareye!”
düştü dilime
ilk şaşkınlık bestesi…
Kalabalık yuttu beni.
Herkes bir yere giderken
ben nereye gideceğimi bilmiyordum.
Bir köy çocuğunun
şehirde kaybolan nefesiydim.
Okulun bahçesinde
Çınarın gölgesinde
Üzüm asmasının dibinde
talebeler üşüştü başıma.
Yamalı kıyafetler,
Kara lastikler,
Kan çanağı gözler,
Yanık yüzler,
Çatlak dudaklar,
Nasırlı eller…
Belli ki ilk defa görüyorlardı,
Şaşkındılar…
Ben ise
hayretler içinde boğulmuştum zaten.
Derken
şefkatli bir el
dokundu omuzlara.
Bir çocuğun büyüdüğü yerden
kalanlar giydirildi
sessizce.
O an
dar gelen dünya biraz
genişledi.
Örtünen
beden değil;
mahcubiyetti…
Okula başladığımda
cahillik değil,
farklılık, gecikmişlik çöktü omuzlarıma.
Kelimeler başkaydı.
Terlik bizde başa takılırdı.
Terliğini isteyen muallime
takkesini veren çocuğun
mahcubiyeti…
Ekmek somun,
patetes kartol
köpek gudik
kedi pişik
çekirdek simişka
yoğurt katık
leğen teşt
ve daha niceleri…
Ama içime bir gayret düştü:
Yarım kalmayacaktı
biiznillah.
Geceleri sordum kendime:
“Anam beni niye gönderdi?”
Sonra hatırladım bakışını:
Git adam ol, kurtar kendini,
“Sen bizim umudumuzsun.”
Aç kalınan günler…
Puding ve iğdenin
ilk defa on dört yaşında tadımı…
Puding ateş oldu dudaklarıma,
iğde gayret,
mor erik reçeli sabır…
İkinci yıl Bakırköy’e yazıldık,
Banliyoyla gider gelirdik;
vagonlar kalabalık,
gençler kapılardan sarkar,
rüzgâr yüzümüze çarpar,
hayat aniden hızlanırdı…
Her vagonda başka bir hikâye,
başka bir yüz,
başka bir yorgunluk…
Bir baharatçı geçerdi aralardan;
“acı biber, tatlı biber, karabiber,
baharatlar…”
diye okurdu bestesini…
Torbalardan yükselen kokular
burnumuza değil,
garipliğimize dokunurdu…
Bir çakmakçı gelirdi ardından;
avuçlarında kıvılcım,
“yanmazsa getirin!” diye
seslenirdi talihine…
Ateş satardı vagonda,
biz ise
ısınacak bir köşe arardık…
Bir kalemci dolaşırdı sonra;
“yazar bu kalem!” derdi,
geleceği işaret eder gibi…
Bakardık uzun uzun,
kelimeler ağırdı,
cepler dardı…
Bir de limon sıkacağı olurdu;
“portakal da sıkar, nar da!”
diye överdi marifetini…
Hayat zaten sıkılıyordu,
bir damla ferahlık
arayışında…
İstasyonun girişinde
karşılıklı iki büfe vardı;
inenler, binenler
lahmacun alır, içecek açar,
ayakta yerdi.
Canımız çok çekerdi.
Uzun süre
bakıp bakıp geçerdik…
Sonra emek
Bizi de aldı içine...
Harçlığını su ve jetona bağlayıp
“küçük, orta, büyük jeton”,
“buz gibi soğuk su” diye
haykıran bir çocuk…
Parklar, pazarlar, trenler,
istasyonlar…
Masalara çay,
esnafla hasbihal…
Bir gün
ilk kez harçlığımızdan
lahmacun
ve Elvan gazoz aldık.
Buz gibi,
hayat kadar garipti…
Sonra yine bakıp
yine geçerdik…
Sınav zamanları…
Halkalı–Sirkeci hattında
vagonlar
kütüphaneye dönerdi.
Defterler dizlerimizde,
kitaplar sallantıya alışkın;
tren kaç tur attı,
bazen bilmezdik.
Aynı istasyonlardan
defalarca geçerdik,
sanki bilgi
dönerek yerleşsin diye.
Başımız yorulunca
sayfalar kapanırdı;
uyurduk uzun uzun.
Rayların ninnisiyle,
kalabalığın omzunda…
Uyanınca
bir durağı kaçırmış olurduk bazen,
önemi yoktu;
hayat,
biz uyurken de
yol alıyordu.…
Okulda kantinden
sucuklu tost kokusu yayılırdı;
ama ne mümkün…
Bir kez olsun…
Birol vardı,
Karadeniz’den gelmişti;
bazen lokmasını bölerdi.
Paylaşmak,
en tok öğündü…
Sonra bakkal,
boş vakitlerde ney,
programlar…
Çatı katlarında üşüyerek
yazılan şiirler…
Kimseler bilmeden.
İşte büyüdüm.
Dağlarda çobanlık yapan çocuk
şehirde yolunu aradı,
gurbette pişti,
gurbette yeniden doğdu.
Yalnızlığı öğrendi,
Yanlızlık
yük değilmiş,
bir öğretmenmiş.
Ney üfledikçe
içi boşaldı,
boşaldıkça doldu kalbi…
Üniversite…
Her sınav, her gayret
hayata verilen bir cevaptı…
Metinlerle buluşarak,
Rakamlarla konuşarak,
Sayılarda hayatı görmek…
Hak, emek, kayıp, kazanç…
Hepsi birer kader satırıydı…
Sessiz yürüdüm.
Çünkü ötekiydim.
Ama içim rahattı.
Çünkü Anadolu idim,
Nerden gelmiştim?
Şiir bırakmadı,
Ney susunca,
şiir konuştu…
Dağlar içime yerleşti,
şehir yutmadan…
Köylü olmak utanç değil,
yoksulluk hiç değil.
Çünkü insanın asıl sermayesi
ne giydiği,
nerden geldiği değil,
neye boyun eğmediğidir.
Şimdi anlıyorum:
Kader çizgisinde,
dualar ve sebepler dairesinde,
O çocuk kamyona binmese,
hiçbiri olmayacaktı belki…
Her şey O’ndan birer iz…
Rabbim…
Beni dağda doğurdun,
şehirde sınadın.
Kara lastik giydirdin,
yol yürüttün.
İyileri çıkardın karşıma,
İyilerin nefeslendiği ortamlarda;
ruhımu besledin,
gönlümü doldurdun,
İstikamet verdin…
Hepsini
Meğer
sen taşıyormuşsun…
Şimdi geriye bakınca:
Şikâyet yok,
şükür var…
Ve biliyorum:
Kamyona binen o çocuk
yalnız değildi…
Sen vardın…
Suat ÇiçekKayıt Tarihi : 27.12.2025 23:51:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!