Ağır ve mağrur bir sessizlikle demleniyor zaman,
Yılların içinden süzülüp gelen o sert rüzgâr yatışmış gibi.
Dışarıda her şey kendi sesini arayıp buluyor da
İçerideki o kadim yorgunluk bir türlü durulmuyor.
Uçsuz bucaksız bir ovanın göğe açıldığı bu boşlukta,
Zamanı geriye doğru yürüten o keskin hafıza,
Gelip bu sessiz odanın eşiğine bırakıyor yükünü.
Cebimde biriken o söylenmemiş, o yarım kalmış cümleler;
Ne bir af diliyor geçen yıllardan ne de sığınacak bir bahane arıyor.
İnsan tepeleri aşar, vadileri geçer de,
Sırtını döndüğü o tek sokağı söküp atamaz içinden.
Zaman, burada romantik bir saat kulesi değil;
Hafızayı liflerine ayıran,
Büyük ve endüstriyel bir tasfiye dairesi.
Kutsal saydığın o ilk gençlik sızısı, aşk,
Çarkların arasına sıkışmış bir kumaş parçası gibi
Lif lif çözülüyor modern bir sessizlikte.
Işığın ilk kırıldığı yerde durdum;
dünya aşağıda, küçük ve gürültülüydü.
Ruhum o yüksekliğin sessizliğine tutundu,
zamanın bittiği, gökyüzünün başladığı o sınırda.
Bir şafak vaktiydi, hani insanı kendine yabancılaştıran.




-
Ercan Kara
Tüm Yorumlar...