Bir ses var içimde, kimse duymuyor…
Ne fırtınalarda kayboluyor,
ne rüzgârla uçup gidiyor —
sadece içimde büyüyor sessizce.
Akçaabat’ta bir akşamüstü, hava kurşun gibi ağır,
Sanki gökyüzü sükût etmiş, bulutlar dilsiz bir sağır.
Güneş sönmüş ufukta, geriye sadece zifiri bir karanlık kalmış,
Tıpkı içimdeki o masum sevdadan geriye kalan bu tarifi imkansız kahır.
"Yine sen" diyordun, "yine seni severdim,"
Dünyaya bin kez gelsem yine senin olurdum.
Oysa yalanmış o güzel gözlerin ardındaki mevsim,
Ben sende cenneti ararken, cehennemde yer buldum.
Yine ilk günkü gibi karşılaşalım seninle;
Senin yüzünde o tatlı, o mahcup gülüşler,
Benim kalbimde kanat çırpan kelebek sesleri...
Kirpiklerinin kaşlarına değdiği o tılsımlı an;
Mertliğin Limanı
Sırtımı dağlara yasladım, yüzüm hırçın denize,
Minnet eylemem rızık için, ne size ne ötekine.
Diz çökmem kula, boynum sadece secdede bükülür,
Yanlış gördü mü gözüm, fırtınam gökten dökülür.
Ben Trabzonluyum arkadaş; haksızlığa barajım,
Yıllar dilsizdi sanki, aylar ise kör,
Bir köşe başında durdu zaman, ansızın.
İçimde kopan o devasa kasırgalar,
Senin limanına girince sustu, liman...
Karşında yine o eski, masum çocuktum;
Hayatın Gülen Gözleri
Vakit akşamı çoktan geçmişti,
Yolumu kaybettiğim, yönümü şaşırdığım bir sızı vardı içimde.
Eskiden neşe dolu olan o odalar,
Sanki bir fırtınada yıkılmış, umutlarım hançerlenmiş gibi sessizdi.
Anahtarım elimde, kapının önünde durup o soğukluğu beklerken;
Ne dertli ötersin, gelme üzerime bülbül!
Neden böyle feryat edersin?
Gidiyorum işte; gözlerimde tutamadığım yaşlar,
Zaman bir nehir gibi akıyor avuçlarımdan,
Gündüzün telaşına sığmıyor hiçbir sızım.
Ne ara akşam oluyor, ne ara kararıyor dünya,
İnan ki fark etmiyorum, geçip gidiyor her sızım.
Ama ne zaman ki el ayak çekiliyor şehirden,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!