İspiriz Dağı’nın zirvelerinden süzülüp gelen sert sonbahar rüzgârı, ilçenin sokaklarında kışın ilk fısıltılarını gezdiriyordu. Ağaçların yorgun dalları bu hoyrat esintiyle çatırdarken, sarının ve kızılın bin bir tonuna bürünmüş yapraklar birer birer toprağa düşüyordu. Aslında dökülmekten ziyade, dalından kopan her yaprak sanki zincirlerini kırmış, özgürlüğüne kavuşmak için aylardır beklediği o kutsal rüzgârı bahane ederek gökyüzünün boşluğunda çılgınca raks ediyordu.
Gündüzün yalancı güneşi artık yerini gecenin ayazına bırakmaya başlamış, dağların arkasından süzülen karanlık, havayı bir bıçak gibi keskinleştirmişti. Gökyüzünde ise hüzünlü bir vedanın resmi çiziliyordu; güneye doğru kanat çırpan göçmen kuşların devasa karaltısı, mavi boşluğu örtüp giden kederli, kara bir bulut gibi yayılıyordu. Bu esnada yüksek yaylaların kekik kokulu düzlüklerinden ilçe merkezine doğru hummalı bir göç başlamıştı. Sokaklar ve caddeler, tozu dumana katarak ilerleyen, çan sesleri sokak yankılarına karışan sürü sürü koyunların ayak sesleriyle şenlenmişti. İşte bu telaşın tam ortasında, çarşının bir köşesinde ahşabın sıcak kokusu yükseliyordu. Korali Amca, ekmek teknesi olan küçük kulübesinin önünde adeta zamanla yarışır gibi harıl harıl çalışıyor, bir içeri girip bir dışarı çıkıyordu.
Dışarıdan bakıldığında rüzgâra göğüs geren bu mütevazı ahşap kulübe, sadece bir dükkân değil; onun ömrünün, emeğinin ve sığındığı sessiz dünyasının bir parçasıydı. Herkes ona Korali Amca derdi. Nüfus kâğıdında yazan "Abdullah Burgaz" ismi çoktan hafızaların kuytu köşelerinde unutulup gitmişti. Gençlik yıllarında okyanusları aşıp gittiği uzak bir coğrafyadan, Kore’den gazi olarak döndüğünde yakasına takılan "Koreli" lakabı, zamanın değirmeninde bu kasabanın şivesine uymuş ve "Korali"ye dönüşmüştü.
Bir gün kulübesinin önünde, gözlerini İspiriz’in dumanlı zirvelerine dikip derin bir iç çekerek söylediği şu sözler zihnime bir çivi gibi çakılmıştı: "Ülkem için bin canım olsa feda ederim ama hiç bilmediğim bir ülkeye, kimin çıkarı için gittiğimi ve neden savaştığımı hala bilmiyorum... "Bu kırgın ama vakur cümlenin sahibi olan eski asker, şimdilerde o küçük kulübesinde bambaşka bir hayatı ilmek ilmek örüyordu. Nasır tutmuş elleriyle; dağlardan özenle seçtiği sert odunları yontar; kazma, kürek, tırpan ve orak sapları yapardı. Bir de buraların amansız kışlarında yolları açacak olan, adını duyarken bile insanın üşüdüğü o ahşap "berfing"leri –kar küreklerini– satardı. Sadece ahşaba can vermezdi Korali Amca; Başkale ile Yeni Köprü arasındaki o geçit vermez, yalçın dağların eteklerinden kendi elleriyle topladığı doğanın mucizelerini de getirirdi çarşıya. Tezgâhında yaban ekşi elmaları, kokusu üstünde armutlar, kayısılar, kıpkırmızı yumuşanlar (alıçlar) dizilir; mevsimine göre dağ pancarları, uşkunlar ve topraktan yeni kopmuş mantarlar onun helal lokmasının vesilesi olurdu. Ne var ki, bu huzur kokan dükkân bazen tatsız anlara da şahitlik ederdi. Çarşıda ne zaman bir hırgür çıksa, öfkeden gözü dönmüş kalabalık hemen bu kulübeye doğru amansız bir koşu tuttururdu. Amaçları, Korali Amca’nın bin bir emekle yonttuğu o sağlam kazma ve kürek saplarını kapıp birbirlerine vurmaktı. İnsanların bu hırçınlığı, onun o koca yüreğinde derin yaralar açar, yüzündeki çizgileri daha da derinleştirirdi. Uzak topraklarda savaşın en kanlı, en acımasız yüzünü görmüş, barut kokusunu ciğerlerine çekmiş ve oradan gazi olarak dönmüş bir adam için şiddetin her türlüsü katlanılmazdı. O, savaştan ve kavgadan ruhunun her zerresiyle nefret ediyordu.
Rüzgâr şiddetini biraz daha artırırken, Korali Amca alnındaki teri şapkasının tersiyle sildi. Yaklaşan beyaz esaretin, buraların o meşhur çetin kışının kapıda olduğunu biliyordu. Eğildi, elleriyle sevgiyle şekillendirdiği, ahşabın taze kokusunu taşıyan kar küreklerini kışa hazırlık için kulübesinin önünde tek tek sergilemeye başladı. Her bir kürek, kavgaya değil, hayata ve emeğe uzanan birer umut gibi diziliyordu sonbaharın sarı yaprakları arasına...
1978 yılının Ağustos sonlarıydı. Zaman, o bildik acelesiyle akıp giderken, doğup büyüdüğümüz bu küçük ama vakur ilçe, kışın habercisi olan o meşhur ayazını kuşanmaya çoktan başlamıştı. Deniz seviyesinden binlerce metre yüksekte, Türkiye’nin adeta göğe en yakın ev sahipliğini yapan bu en yüksek yerleşim biriminde, sonbahar takvimleri beklemezdi; Ağustos’un tam ortasında, İspiriz’in bağrından kopan serin bir nefesle kapıyı çalardı.
O yıl içimizde bambaşka bir heyecan vardı; ben ve kuzenim, çocukluğun o en güzel basamaklarından birini tırmanacak, ilkokul dördüncü sınıfa başlayacaktık. Sırtımızda okul hayalleri, cebimizde çocuksu neşemizle çarşıda yürürken, ayaklarımız bizi her zamanki gibi Korali Amca’nın ahşap kulübesinin önüne çıkardı. Tam o sırada, dükkânın önündeki derme çatma tezgâhta parıldayan, yeşilin ve sarının en doğal tonlarına bürünmüş yaban ekşi elmaları gözümüzü aldı. Dağların o hırçın havasını taşıyan elmalar, iştah kabartan bir davet gibiydi. İstemsizce kulübeye doğru yöneldim. Cebimizdeki bozuklukları bir araya getirip yarım kilo ekşi elma aldık. İlk ısırıkta ağzımıza yayılan o mayhoş, keskin ve canlandırıcı tat içimizi titretti; o kadar hoşumuza gitmişti ki, elmaların lezzeti bizi Korali Amca ile tatlı bir muhabbetin eşiğine bırakıverdi.
Elimdeki elmayı usulca döndürerek, meraklı gözlerle ona baktım:— “Korali Amca,” dedim, “Bu ekşi elmaları nereden getiriyorsun böyle?” Korali Amca, yüzündeki o savaşların ve yılların yorgunluğunu taşıyan çizgileri yumuşatan bir tebessümle bize doğru eğildi. Sesinde dağların rüzgârı vardı: “Başkale ile Yüksekova arasındaki o geçit vermez, yalçın dağlarda yetişir bunlar evlat,” dedi. “O dağlardaki yabani elma ağaçlarından tek tek topluyoruz. Bazen ben giderim, bazen de oralardaki köylülerin, çocukların topladığı elmaları toptan satın alır, burada sizler için tezgâha dizerim.”
Onun bu sözleri zihnimde birden küçücük bir kıvılcım çaktı. Okul masrafları, defter, kalem heyecanı ve harçlık telaşı bir anda bu mayhoş elmaların kokusuna karıştı. Aklıma gelen harika fikrin heyecanıyla gözlerim parlayarak atıldım: “Korali Amca! Peki, biz de gitsek, o dağlardan bu ekşi elmalardan toplasak... Getirip sana versek, sen de bizden satın alır mısın?” Korali Amca bu çocuksu ama azimli teklif karşısında duraksadı. Gözlerinde, geçmişin buruk coğrafyasından sıyrılıp gelen sıcacık, babacan bir şefkat belirdi. Uzandı, nasır tutmuş ama pamuktan daha yumuşak gelen o kocaman eliyle yanaklarımı şefkatle sıktı: “Niye olmasın güzel çocuklarım, niye olmasın?” dedi, sesi içimizi ısıtırken. “Hem kendi okul harçlığınızı çıkarırsınız, önümüzdeki okulun masraflarına bir katkınız olur. Hem de bilseniz o dağlarda, o kocaman ağaçların arasında elma toplamak nasıl güzel, nasıl zevklidir...” Tam içimiz umutla dolup taşmıştı ki, Korali Amca tezgâhtaki son elmalara bakıp iç çekti: “Ama bu sene için artık vakit geçti, sonbahar kapıda, dağların elması bitti sayılır. Ancak önümüzdeki yıl, Temmuz ayı geldiğinde toplayabilirsiniz.” Bu sözler bizim için bir bitiş değil, aksine uzun bir yolculuğun başlangıcı oldu.
Kulübenin önünden ayrıldıktan sonra, yol boyunca ve akşamları evlerin loş ışıkları altında kuzenimle baş başa verip bu konuyu uzun uzun, dakikalarca, günlerce konuştuk. Hayallerimiz, Başkale ve Yüksekova arasındaki o dumanlı dağların eteklerine çoktan göç etmişti. Kafamızda planlar yapıyor, sepetleri nasıl dolduracağımızı, Korali Amca’ya elmaları teslim ederken ne kadar gururlanacağımızı hayal ediyorduk. O ağustos sonu, cebimizde mayhoş bir elma tadı ve kalbimizde gelecek yazın büyük elma toplama planıyla, dördüncü sınıfın kapısını aralamak için gün saymaya başladık.
Uzun, amansız ve o ilçenin üzerine beyaz bir örtü gibi serilen çetin kış, nihayet yerini doğanın görkemli uyanışına bırakmıştı. Dağların doruklarındaki karlar eriyip coşkulu dereler halinde vadilere akarken, bahar memlekete olabilecek en rengârenk, en taze haliyle çıkagelmişti. Gökyüzü pırıl pırıl bir maviye bürünmüş; kuşların neşeli şarkıları, kırları süsleyen bin bir renkli kelebeklerin kanat çırpışlarına karışmıştı. İşte o günlerde ben ve kuzenlerim de tıpkı o kuşlar ve kelebekler gibiydik; uçarı, ele avuca sığmaz ve hayat dolu... İçimiz içimize sığmıyor, kalbimiz gelecek güzel günlerin heyecanıyla küt küt atıyordu.
Aklımızda ise bir an önce kavuşmak istediğimiz o gizemli dağlar vardı. Okul zili çalıp da sokaklara dağıldığımızda, ayaklarımız bizi hiç şaşırmadan, mıknatıs gibi yine çarşının o tanıdık köşesine, Korali Amca’nın küçük ahşap kulübesine götürürdü. Çantalarımız elimizde, gözlerimizde meraklı birer parıltıyla dükkânın eşiğine yığılırdık. Tek bir derdimiz vardı: O mayhoş ekşi elmaların boy verdiği dağlara nasıl gidileceğini öğrenmek. Korali Amca’yı soru yağmuruna tutardık: "Korali Amca, hangi yoldan gitmek lazım?", "Yolda karşımıza ne çıkar?", "Yanımıza ne alalım, torbalar ne kadar büyük olmalı?"
O koca yürekli gazi, dükkânındaki o keskin ve huzurlu ahşap kokusunun arasında, sanki karşısında çocuk değil de koskoca birer seyyah varmış gibi bizi ciddiyetle dinlerdi. Sonra derin bir nefes alır, bitmek tükenmek bilmeyen bir sabırla ve yılların imbiğinden geçmiş o büyük bilgeliğiyle anlatmaya başlardı. Başkale ile Yüksekova arasındaki o yalçın dağların patikalarını, hangi yamacın güneş alıp elmayı erken olgunlaştırdığını, hangi vadide serin su kaynaklarının saklı olduğunu bir bir aklımıza nakşederdi. Kulübesi, o anlarda bizim için bir dükkân değil, adeta keşif haritalarının çizildiği gizli bir karargâh haline gelirdi. Ancak hikâyesini ve tariflerini bitirdiğinde, o babacan yüzü birden ciddileşir, bakışlarındaki şefkat derin bir sorumluluk duygusuyla gölgelenirdi. Parmağını usulca sallayarak bizi pürdikkat dinlemeye mecbur eder, her seferinde o altın değerindeki tembihatı dilinden düşürmezdi: "Bakın bana, iyi dinleyin beni... Sakın ha, sakın ailelerinizden habersiz hiçbir şey yapmayın! Onlardan izin almadan, rızalarını kazanmadan bir adım bile atmayacaksınız o dağlara. Dağlar cömerttir ama şakaya gelmez." Biz suçüstü yakalanmış çocukların mahcubiyetiyle başımızı sallarken, onun yüzündeki o ciddi ifade aniden dağılır, gözlerinin kenarı o bildik neşeli çizgilerle kırışırdı. Gülümsemesinden yükselen sıcaklık, bas bir kahkahaya dönüşürdü. Teker teker hepimizin saçlarını sevgiyle okşardı: "Sizi gidi sizi... Sizi gidi küçük elma tüccarları!" derdi, sesindeki o tarifsiz sevgi içimizi ısıtırken. Onun ellerinin kokusu, yonttuğu taze odun kokusuna karışır; başımızı okşayışı bize dünyadaki en büyük tüccarlardan daha güçlü, daha cesur hissettirirdi.
Kulübesinden ayrılıp eve doğru koşarken, rüzgâr arkamızdan esiyor, biz ise Temmuz ayının gelip dağların kapılarını bize açacağı o günü hayal ederek adeta havada uçuyorduk.
Haziran güneşinin pencereleri yaladığı o unutulmaz gün, okulun son zili koridorlarda yankılandığında, içimde hem bir dönemin bitişi hem de yepyeni bir serüvenin başlangıcı çınlıyordu. Sınıfımı büyük bir başarıyla geçmiş, emeklerimin karşılığı olan o bembeyaz takdir belgesini gururla göğsüme bastırmıştım. Okul bahçesinden çıkarken kalbim iki farklı duygunun kıskacında sıkışıyordu; canım öğretmenlerimden, her günümü paylaştığım arkadaşlarımdan ve o tanıdık sıra kokularından ayrılmanın buruk hüznü bir yanda, aylardır hayalini kurduğumuz o mayhoş ekşi elmaları toplama heyecanı diğer yanda... Ancak adımlarım eve doğru yaklaştıkça, zihnimdeki o büyük soru işareti daha da büyüyordu. Korali Amca’nın kulübesinde aldığımız o gizli kararı, dağların hikâyesini aileme nasıl anlatacaktım? Onları bu tehlikeli görünen yolculuğa nasıl ikna edecektim?
Evin kapısını aralayıp içeri girdiğimde, elimdeki takdir belgesini ve başarı dolu karnemi gören annem ile babamın yüzünde gururdan birer güneş açtı. Gözlerindeki o ışıltı, çektikleri tüm zahmetlerin uçup gittiğini fısıldıyordu sanki. İltifatlar, tebrikler, sevgi dolu sözler odanın içinde havada uçuşuyor; adeta evde küçük bir bayram havası esiyordu. Nihayet o beklediğim an geldi. Babam sırtımı sıvazlayıp gözlerimin içine bakarak, bu büyük başarının karşılığı olarak ödülün ne olmasını istediğimi sordu. İşte tam fırsatıydı. Derin bir nefes aldım, kalbimin küt küt atışını bastırmaya çalışarak kelimeleri ardı ardına sıralamaya başladım. Niyetimin sadece bir çocuk oyuncağı ya da basit bir heves olmadığını; Korali Amca ile yaptığımız planı, kendi ayaklarımızın üzerinde durma çabamızı ve okul harçlıklarımızı o yaban elmalarını toplayarak kazanmak istediğimizi bir bir anlattım. Ben konuştukça annemin yüzündeki o gururlu ifade yerini derin bir endişeye bıraktı. Gözleri pencereden görünen o ucu bucağı belirsiz, dumanlı dağlara kaydı. O yalçın kayalıklar, geçit vermez patikalar bir annenin yüreğini ürkütmeye yetmişti; dudaklarından tam bir itiraz cümlesi dökülecek gibi oldu. Fakat tam o esnada babama baktım. Benim bu kendimden emin duruşum, ticarete ve emeğe olan bu erken hevesim, en önemlisi de gösterdiğim o büyük öz güven babamın çok hoşuna gitmişti. Yüzünde takdir eden bir tebessüm belirdi. Ve hiç beklemediğim bir anda, o otoriter ses tonunu yumuşatarak: "Madem bu kadar niyetlisin, madem karnenin hakkını da verdin... İznin benden yana helal olsun oğlum," dedi. O an dünyalar benim olmuştu. Annemin endişeli bakışları babamın bu kararlı duruşuyla sakinleşirken, ben zihnimde çoktan Başkale ile Yüksekova arasındaki o yeşil vadilere doğru koşmaya, torbalarımı mayhoş elmalarla doldurmaya başlamıştım bile.
Korali Amca, her zamanki gibi o küçük kulübesinin önünde, dünün yorgunluğunu bugünün emeğine kat kat sarmış, harıl harıl çalışıyordu. Bizi gördüğünde, yüzündeki o kadim çizgiler gevşedi ve gözlerinin içi çocuksu bir neşeyle güldü. Dudaklarının hemen üzerindeki hafif kırlaşmış bıyıkları, başından eksik etmediği şapkası ve çehresine yayılan o babacan tebessüm, bize dağlar kadar sarsılmaz bir güven veriyordu. Sabırsızlıkla sorduk o can alıcı soruyu: "Korali Amca, ekşi elmanın olgunlaşma zamanı geldi mi?" Bize bilgece baktı, doğanın aceleye gelmeyeceğini hatırlatır gibi, "Bir hafta daha sabredin hele," dedi. O bir hafta, bizim için bir yıla bedeldi.
Nihayet, takvimlerin değil ama kalplerimizin sabırsızlıkla beklediği o gün gelip çattı. Her birimiz sırtımıza 25 kilogramlık boş torbaları birer madalya gibi yüklendik. Ceplerimizde torbaların ağzını sıkıca bağlayacak ipler, azığımızda ise dağ yolunda bizi tok tutacak birkaç parça yiyecek ve kara çaydanlık vardı.
O yıllarda Başkale’ye gün içinde topu topu iki otobüs seferi düzenlenirdi; biri sabahın seherinde yola koyulur, diğeri ise akşamüzeri tozlu yolları yarıp geçerdi.
Biz, içimizdeki o devasa heyecanla Van’dan kalkıp Hakkâri’ye doğru süzülen o heybetli şehirlerarası otobüse bindik. İlk kez yanımızda bir büyük olmadan, kendi ayaklarımızın üzerinde bir "işe" çıkıyorduk. Heyecanımız ne kadar yüksekse, yüzümüze yansıyan o gururlu özgüven de bir o kadar belirgindi. İçimiz kıpır kıpırdı, otobüsün penceresinden akan manzarayı değil, adeta geleceğimizi seyrediyorduk. Korali Amca’nın kulaklarımıza küpe ettiği o tembih zihnimizde yankılanıyordu: “Yeni Köprü’de inecektik.”
Otobüsten indiğimizde, Zap Suyunun hırçın ve gürül gürül akan sesi bizi karşıladı. Hemen kıyıdaki o küçük kahvehanenin yanından süzülen dar, taşlı patikayı gözümüze kestirdik. Burası, bizi dağın kalbine, o ekşi elmaların gizlendiği cennete götürecek olan yolun başlangıcıydı. Adımlarımız yukarıya, zirveye doğru tırmanırken arkamızda bıraktığımız o coşkulu su sesi yavaş yavaş uzaklaştı. Ama korkmuyorduk. Çünkü biliyorduk ki dönüş vakti geldiğinde, dağların tenhalığında yolumuzu kaybetsek bile, Zap’ın o gür sesini takip etmek bizi yeniden ana yola, güvenli limanımıza ulaştıracaktı.
Dört kafadar kuzen, altımızda akan nehir, üstümüzde masmavi gökyüzü ve önümüzde uzanan macera ile dağa doğru yürümeye devam ettik... Dağların o mağrur coğrafyası, insana daha ilk adımlarda sınırlarını öğretir. Yukarı doğru tırmandıkça, doğanın o dik yokuşları genç bedenlerimize meydan okumaya başlamıştı. Ciğerlerimize dolan her nefes, buz gibi keskin bir yanma hissine dönüşüyor, adımlarımız gitgide ağırlaşıyordu. Soluk soluğa kalmış, dağın azameti karşısında biraz ezilmiştik ki hafızamın kuytularından o kıymetli bilgi çıkıverdi. Tırmandıkça dikleşen yamaç, heyecanımızın arkasına saklanan yorgunluğu gün yüzüne çıkarmıştı. Göğüs kafesimiz hızlı hızlı körükleniyor, ciğerlerimizde keskin, ince bir sızı yer ediniyordu. Tam o an, Korali amcanın o altın değerinde verdiği bilgi zihnimde şimşek gibi çaktı: “Dağa tırmanırken dikine değil, çok küçük adımlarla zikzaklar çizerek yürümelisiniz.” Bu, dik yamaçların diktesini kırmanın, dağı kendi silahıyla vurmanın yoluydu. Hemen kuzenlerimi durdurdum. Soluk soluğa kalmış yüzlerine bakarak, dağ köylülerinin ve avcıların o kadim yürüme sırrını anlattım. Kısa, soluklanmalık bir molanın ardından bu kez acele etmeden, adımlarımızı küçülterek ve yamaçta zikzaklar çizerek yeniden koyulduk yola. Mucize gibiydi... Az önce göğsümüzü bir cenderede gibi sıkıştıran nefesimiz yavaşça yumuşadı, ciğerlerimizi yakan o keskin acı yerini ritmik bir rahatlamaya bıraktı. Dağ bizi kabul etmiş, yürüyüşümüz bir düzene girmişti.
Biz zikzaklar çizerek gökyüzüne doğru yükseldikçe, arkamızda bıraktığımız dünya da kabuk değiştiriyordu. Başımızı çevirip aşağıya her baktığımızda; az önce tozunu yuttuğumuz o ana yol, kenarında otobüsten indiğimiz nehir ve patikanın başındaki kahvehane giderek küçülüyor, birer oyuncak maket gibi kalıyordu. Perspektif değiştikçe, dağın karşısındaki cüssemizin ne kadar küçük olduğunu daha iyi anlıyorduk. Ancak yukarı tırmandıkça küçülen o koca dünyaya inat, hiç değişmeyen, hatta daha da gürleşen bir şey vardı: Zap Suyunun o muhteşem, hırçın gürültüsü. Aşağıdaki her şey gözden kaybolacak kadar ufalmıştı ama nehrin sesi, dağın taş duvarlarına çarpa çarpa yankılanıyor, peşimizi bir an bile bırakmıyordu. O an, Korali Amca’nın yüzündeki bilge tebessümün sebebini çok daha iyi kavradık. Demek o ihtiyar kurt, doğanın bu muazzam oyununu, sesin bu coğrafyadaki rehberliğini çok iyi biliyordu. Göz görmese de kulak yolu bulacaktı. Zap’ın o gür sesini arkamıza bir pusula gibi alarak, zirvedeki ekşi elmalara doğru güvenle tırmanmaya devam ettik. Korali Amca'nın o "ince ayrıntıyı" bilerek size tembihlemesi, doğanın içinde büyümüş insanların bilgeliğini ne kadar güzel özetliyordu.
Nihayet o dik yokuşların, ciğerlerimizi sınayan patikaların sonuna geldik ve adımlarımız geniş, uçsuz bucaksız bir düzlüğe ayakbastı. Dağın o hırçın yüzü geride kalmış, yerini yüzümüzü okşayan serin ve özgür bir rüzgâra bırakmıştı. Başımızı kaldırdığımızda ise tepede, adeta bir mucize gibi boy veren yabani meyve ağaçlarını gördük. Karşımızda duran manzara muhteşemdi; bir dağın tepesinde değil de bir masal kitabının tam ortasında uyanmış gibiydik.
Çevremizi saran kuş cıvıltıları, rengârenk kanatlarıyla havada süzülen kelebekler, ağaçların gövdesinde bir aşağı bir yukarı telaşla koşuşturan sincaplar ve neşeli bir senfoni tutturan ağustos böcekleri... Hepsi bir araya gelmiş, doğanın o büyük orkestrasını oluşturmuştu. Hafif esen rüzgârın uğultusu bu orkestraya eşlik ediyor, ruhumuza tarifsiz bir dinginlik üflüyordu. O an, sırtımızdaki yükü de, bacaklarımızdaki sızıyı da unuttuk. Yorgunluk, yerini hayranlığa bırakarak bir anda uçup gitti.
Ağaçlara doğru heyecanla yürümeye başladık. Yaklaştıkça, yaprakların arasından bize göz kırpan sarı sarı ekşi elmalar belirdi. Bu devasa ağaçlar, asırlardır bu dağın tepesinde dal budak salmış, doğanın gizli bir köşesinde insanlığa ve yaban hayatına cömertçe meyvelerini sunmuştu. Elmaların o kendine has, ekşimsi ve taze kokusu havaya yayılmıştı. İçimizi kaplayan o muazzam hafiflikle coşkuya kapıldık, dağın sessizliğini bozan sevinç naraları attık. Başarmıştık...
Heybetli bir elma ağacının gölgesine sığındık. Sırtımızdaki boş torbaları, bağlama iplerini ve azığımızı büyük bir gururla toprağa, ağacın köklerinin yanına bıraktık. Tam o sırada, yola çıkmadan önce Korali Amca’nın kulağımıza fısıldadığı o nasihat zihnimde yankılandı: "Yanınıza boşuna su alıp da kendinize yük etmeyin, orada her on metrede bir suya rastlarsınız," demişti. İhtiyar bilge yine haklıydı. Düzlüğün hemen kıyısından şırıl şırıl akan o berrak derenin yanı sıra, toprağın bağrından fışkıran irili ufaklı pek çok küçük kaynak suyu vardı. Eğildik, ellerimizi o buz gibi suya daldırdık. Avuçlarımızdan süzülen, dağın kalbinden gelen o saf, mineral kokulu sulardan kana kana içtik. Su değil, sanki damarlarımıza can veren bir iksirdi. Hem susuzluğumuzu giderdik hem de yolun tüm yorgunluğunu o kaynak sularıyla yıkayıp attık.
Ağaçlara tırmanıp o yirmi beş kiloluk torbaları sarı ekşi elmalarla doldurmak ve tabii ki o ağır torbalarla Zap'ın sesini takip ederek dönüş yoluna geçmek...
Ulu elma ağacının gölgesine geçtiğimizde, çocuk oyununu bir kenara bırakıp adeta birer iş adamı ciddiyetiyle aramızda net bir iş bölümü yaptık. Plan kusursuzdu: İki kişi ağaçlara tırmanacak, dallara ve meyvelere zarar vermeden elmaları aşağı atacaktı; aşağıda kalan iki kişi ise elmaların yapraklarını ayıklayıp usulca, onları zedelemeden torbalara dolduracaktı.
Ben ve Nazmi, çevik adımlarla ağacın gövdesine tırmandık. Ayaklarımız yukarı doğru tırmanırken, Korali Amca’nın o tembih dolu, babacan sesi belleğimizde bir kez daha yankılandı: "İnce dallara basmayın, maazallah kırılır da yere düşüp yaralanırsınız. Bir dala basarken elleriniz mutlaka başka, güçlü bir dalı sımsıkı tutsun. Bir de ince dalları biraz kuvvetlice sallamanız, elmaların dökülmesi için yeterlidir..." Bilge amcamızın öğütlerini harfi harfine uyguladık. Zaman su gibi akarken, sarı elmalar birer yağmur damlası gibi gökten aşağı süzülüyor, yerdeki torbalar usul usul doluyordu. Bir ağaçtan diğerine adeta birer sincap gibi tırmanıp durduk. Doğanın tam kalbinde elma toplamanın bu kadar muazzam ve zevkli bir şey olduğu nu hiçbirimiz tahmin edememiştik. İş, bizim için dünyanın en güzel oyununa dönüşmüştü.
Alın terimiz elma kokusuna karışırken, Korali Amca’nın bir başka sözü kulaklarımızda çınladı: "Su insanın susuzluğunu giderir ama çay... Çay bambaşka be çocuklar! O insanın ruhunu dinlendirir, gövdesine yeniden güç verir. Hele biraz yorulduktan sonra o muhteşem ağaçların gölgesinde çay yudumlamak, en az oradaki doğal ortam kadar güzeldir." Bu tavsiyeyi de eksiksiz yerine getirdik. Yanımızda getirdiğimiz o emektar kara çaydanlığı, yanı başımızdaki buz gibi doğal kaynaktan doldurduk. Topladığımız çalı çırpılarla küçük, kontrollü bir ateş yaktık. O odun ateşinde demlenen çayın kokusu bile yetmişti bize. Aldığımız her yudumda yorgunluğumuz hafifliyor, kuşların ve ağustos böceklerinin o hiç bitmeyen senfonisine karışıp gökyüzüne uçuyordu. Çay sahiden de ruhumuzu dinlendirmiş, bizi yenilemişti. Tam yeniden işe koyulacaktık ki, Korali Amca'nın o hayati uyarısı zihnimizde belirdi: "Ateşle işiniz biter bitmez tamamen söndürmeyi sakın unutmayın. İşinizi kolaylaştıran, sizi ısıtan, çayınızı kaynatan o güzelim ateş, bir anda bir doğal afete dönüşmesin..." Doğanın cömertliğine ihanet edemezdik. Hemen dereden avuçladığımız sularla ateşi tamamen söndürdük, geriye sadece tüten hafif bir duman kokusu kaldı.
Yeniden işe koyulduk ve çok geçmeden tüm torbaları ekşi elmalarla tıka basa doldurup ağızlarını iplerle sıkı sıkıya bağladık. İşimiz bitmişti bitmesine ama biz de kelimenin tam anlamıyla kan ter içinde kalmıştık. Tam o sırada kuzenlerimden Necat, muzip bir bakışla ortaya o harika fikri attı: "Şu şırıl şırıl akan derede yüzmeye ne dersiniz?" Bu teklif, sıcaktan kavrulan bedenlerimize çölde su bulmak gibi gelmişti. Sevinç naraları ve neşeli kahkahalarla dereye doğru koşmaya başladık. Üzerimizdeki kıyafetler zaten bir pantolon ve bir tişörtten ibaretti. Hızlıca soyundum, elbiselerimi derenin kenarındaki yuvarlakça, iri bir taşın üstüne özenle bırakıp kendimi suya bıraktım. Ağaçların tepesinde biriken tüm o yorgunluğu, buz gibi suyun derinliklerine bıraktık. Suda şakalaşıyor, çocukluğun o hesapsız mutluluğunu sonuna kadar yaşıyorduk. Keyfimiz yerindeydi ama Korali Amca’nın son uyarısı bir saat gibi tıkırdamaya başladı: “Hakkâri’den dönen son otobüs akşam saat 17.00 sularında Yeni Köprü ’de olacaktı ve o otobüsü asla kaçırmamalıydık.”
Sudan sırılsıklam çıktık. Kurulanıp giyinmek için elbiselerimi bıraktığım taşa doğru yöneldim. Fakat garip bir durum vardı; elbiselerim yerinde yoktu! Sağa baktım, sola baktım, nafile... Şaşkınlıkla kuzenlerime seslendim: "Elbiselerimi gören var mı?" Hepsi birbirine baktı, hiçbirinin haberi yoktu. "Bu dağın başında elbiseleri kim alır?" diye düşünerek her birimiz bir tarafa dağıldık ve aramaya koyulduk. Tam o sırada Nazmi’nin heyecanlı ve şaşkın sesi dağda yankılandı: "Koşun, koşun! Elbiseler burada ama hareket ediyorlar!" Hepimiz nefesimizi tutup Nazmi’nin olduğu yere doğru koşturduk. Gördüğümüz manzara karşısında nutkumuz tutulmuştu; elbiselerim gerçekten de kendi kendine, yavaş yavaş hareket ediyordu! İçimizi yoklayan hafif bir ürpertiyle, korka korka ve usulca yaklaştık. Elbiselerin ucunu hafifçe kaldırınca gerçeği gördük ve o an dağ, bizim kahkahalarımızla sarsıldı. Meğer benim aceleyle "yuvarlakça bir taş" sanıp üzerine kıyafetlerimi serdiğim şey, o dağın kadim sakinlerinden, kocaman bir kaplumbağaymış! Hayvancağız, üzerine bıraktığım pantolon ve tişörtle kendine has o ağır adımlarla yürümeye çalışıyormuş. Şaşkınlığımız, dağları çınlatan kocaman, neşeli kahkahalarla birleşti. Kaplumbağadan özür dileyerek elbiselerimi sırtından aldım.
Sırtımızda yirmi beş kiloluk elma torbaları, yüzümüzde kaplumbağanın bize oynadığı oyunun muazzam neşesi ve kulaklarımızda bize rehberlik eden Zap Suyunun o gürül gürül sesiyle, Yeni Köprü ’ye, bizi Başkale’ye götürecek otobüse doğru yürümeye başladık.
Biz o gün sadece elma toplamadık; büyüdük, doğayı dinledik ve hayatımız boyunca unutamayacağımız bir dostluk hatırasını yüreğimize kazıdık... Macera tamamlanmış, artık eve dönüş vakti gelmişti. Her birimiz yirmi beş kilogramlık, içi sarı ekşi elmalarla tıka basa dolu o devasa torbaları sırtımıza vurduk. Dağın o masalsı düzlüğünü geride bırakıp patikanın başına geldiğimizde, bizi yukarı çıkarken zorlayan dağın bu kez bambaşka bir yüzüyle karşılaştık. Yukarı çıkarken sırtımızda yük yoktu, sadece eğimle mücadele etmiştik. Fakat şimdi, hem sırtımızdaki o amansız ağırlıkla hem de yer çekiminin karşı konulmaz, bizi aşağıya doğru çeken gücüyle karşı karşıyaydık. Zikzaklar çizerek yürüme kuralı, bu kez hayati bir zorunluluk haline gelmişti. Adımlarımızı santim santim, büyük bir dikkatle atmak zorundaydık; aksi takdirde o ağır torbalarla birlikte dağın yamacından aşağıya yuvarlanmak işten bile değildi. Tek sıra halinde dizildik, birbirimizin üzerine devrilmemek için aramızda güvenli boşluklar bıraktık ve inişe geçtik. İniş, tırmanmaktan çok daha amansızdı. Dizlerimiz titriyor, bacak kaslarımız ağırlığın altında feryat ediyordu. Bu yüzden her yüz metrede bir duruyor, torbaları yere indirmeden sadece sırtımızı yamaca yaslayıp çöküyor, biraz soluklanıp yeniden o tozlu patikaya koyuluyorduk.
Aşağıya doğru indikçe, peşimizi hiç bırakmayan o kadim rehberimiz, Zap Suyunun sesi yeniden gürleşmeye, daha güçlü yankılanmaya başladı. Sesin her bir desibel artışı, bizim için yolun biraz daha kısalması, güvenli limana bir adım daha yaklaşmak demekti. Ve nihayet, ayaklarımız düzlüğe bastığında, Yeni Köprü’nün yanındaki o küçük kahvehanenin önüne kendimizi zor attık. Yorgunluktan bitmiş, tükenmiştik ama başarmıştık.
Kahvehanenin sahibi, sırtımızdaki devasa torbaları ve kan ter içindeki çocuksu yüzlerimizi görünce yüzünde babacan bir tebessüm belirdi: "Hele gelin bakayım küçük işçiler!" diye seslendi, "Çok yorulmuşa benziyorsunuz. Gelin, soluklanın da birer çayımı için..."Kahvehanenin önündeki derme çatma ahşap sandalyelere kendimizi birer çuval gibi bıraktık. Çok geçmeden kahveci, parıldayan gözleriyle, bardağın kıvrımlarından göğe doğru buğusu tüten tavşankanı çayları önümüze dizdi. O dağ başında, o muazzam yorgunluğun üzerine içtiğimiz o çay, bize cennetten gelen bir ikram gibi hoş, aziz ve şifalı geldi. Her yudumda damarlarımıza yeniden can yürüdü. Çaylarımızı bitirip doğrulmuştuk ki, tam saatinde, 17.00 otobüsü tozlu yolları yararak kahvehanenin önünde fren yaptı.
Torbalarımızı, içlerindeki o kıymetli yükü incitmeden otobüsün bagajına büyük bir özenle yerleştirdik. Ardından otobüsün içine geçip koltuklarımıza, cepheden zaferle dönen büyük kahramanlar edasıyla kurulduk. Gövdemiz bitkin, bacaklarımız yorgundu ama kalbimiz büyük bir işi tek başına başarmanın, yetişkinler dünyasına o ilk adımı gururla atmanın muazzam mutluluğuyla doluydu. Otobüs Başkale’ye doğru yol alırken, aramızda tatlı bir sohbet başladı.
Güzel hayaller kuruyor, elmalarımızı kaç liradan satacağımızı, bu dökülen alın terinin karşılığında cebimize kaç kuruş gireceğini hesaplıyorduk. Yol boyunca çocukça neşemizle günün muhasebesini yaptık. Biz o gün sadece bir torba elma getirmedik kasabaya; sırtımızda taşıdığımız o yükün içinde, ömür boyu unutulmayacak bir dostluğun, Korali Amca’nın bilgeliğinin ve Zap’ın uğultusuyla büyüyen dört kuzenin asla kaybolmayacak çocukluğu vardı...
Otobüsün içindeki muhabbetimiz o kadar derin, hayallerimiz o kadar büyüktü ki zamanın nasıl aktığını, ilçeye ne ara ulaştığımızı fark edemedik bile. Yol boyunca oturduğumuz koltuklar bedenimizi dinlendirmiş, bizi kendimize getirmişti. İndiğimizde, Korali Amca’nın kulübesinin otobüs durağına epeyce yakın olması en büyük şansımızdı. Elmaları son bir gayretle sırtlandık ve adımlarımızı kulübenin önüne, o tanıdık toprağa bıraktık.
Korali Amca, bizi kapıda adeta cepheden zaferle dönen birer kahraman gibi karşıladı. Gözlerindeki gurur okunuyordu. Saçlarımızı babacan tavrıyla tek tek okşadı, "Aferin size aslan parçaları!" dedi. Hemen kulübenin içine seğirtip, kendi elleriyle yontup yaptığı dört ahşap tabureyi dışarı çıkardı; "Hadi oturun bakalım," diyerek bizi buyur etti. Yorgun gövdelerimizi taburelere bıraktık. İhtiyar kurt, güngörmüş o derin gözleriyle her birimizi ayrı ayrı süzdü, yüzünde her zamankinden daha anlamlı bir tebessüm belirdi:" Neymiş çocuklar? Demek ki hiçbir nimet emeksiz, çabasız olmazmış," dedi sesi titreyerek. "Bundan sonra bu kulübenin kapısından geçerken gözünüze çarpan bir torba elmanın, buraya hangi zahmetler, nasıl bir alın teri karşılığında geldiğini artık yaşayarak öğrendiniz." Sözlerini bitirdikten sonra, hak ettiğimizden de ötesini sunan bir cömertlikle ekledi: "Ben başkalarından aldığım elmaların fiyatından daha iyi bir ücret vereceğim size. Çünkü siz, o küçük yaşınız ama koca yüreğinizle bugün çok büyük, çok güzel bir iş becerdiniz." Hemen yanı başındaki kadim kantarda elma torbalarımızı tek tek tarttı, fiyatı hesapladı. Ardından, hayatımızın sonuna kadar zihnimize küpe olacak o kutsal sözü hatırlattı: "Peygamber Efendimiz, ‘İşçinin ücretini alın teri kurumadan ödeyiniz' buyurmuştur," diyerek, o helal terin en tatlı karşılığı olan paralarımızı avuçlarımıza saydı.
Hayatımızda ilk kez böylesine zorlu bir işi nihayete erdirmiş, emeğimizin karşılığını kendi ellerimizle teslim almıştık. O an, avcumuzda tuttuğumuz o banknotlar sanki birer gümüş kanat olup bizi gökyüzüne, bulutların üzerine doğru uçurdu. Korali Amca parmaklarımızın arasındaki paraya baktı ve bilgece ekledi: "Alın teriyle kazanılmış para kadar bu dünyada tatlı, bu dünyada temiz başka hiçbir şey yoktur..." Gülümseyerek bize yeni bir kapı daha araladı: "Sezon sonuna kadar sizinle çalışabilirim çocuklar. Ama bir şartla! Getireceğiniz son torbaları kendi ailelerinize, evlerinize götüreceksiniz. Anneleriniz o canım ekşi elmaları dilimleyip kurutsun; kışın soğuğunda, Ramazan’ın bereketli sofralarında onun kompostosu harika olur..."
Biz dört kafadar kuzen, o yaz mevsiminin sonuna kadar dağların yolunu aşındırmaya, Zap'ın sesini yoldaş edinip Korali Amca’ya ekşi elma taşımaya devam ettik. Her defasında emeğimizin karşılığını peşin aldık. Ve o sonbahar, hayatımızda bambaşka bir dönüm noktası oldu. Kazandığımız o helal paralarla, ömrümüzde ilk kez babalarımıza, ailelerimize yük olmadan tüm okul ihtiyaçlarımızı kendimiz karşıladık. Defterlerimizi, kitaplarımızı, boy boy kalemlerimizi ve okul kıyafetlerimizi kendi kazancımızla aldık. O kitap kokusuna, kendi alın terimizin kokusu sinmişti. Bu gurur verici yolculuk, sonraki yıllarda da her yaz tekrarladığımız, bizi hayata hazırlayan muazzam bir ritüele dönüştü. Çocuk yaşta sorumluluk sahibi olmanın, kendi ayakları üzerinde dimdik durmanın ve emeğin kutsallığını Zap Suyunun hırçın dalgalarında öğrenmenin verdiği o eşsiz duygu, hayat boyu pusulamız oldu...
Kayıt Tarihi : 17.05.2026 17:16:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!