Aşk bir cehennem-i zâr, göğsümde tütüyor dumanı,
Gözlerin feryâd-ı figān, durduruyor zamanı.
Kimisi al giymiş bu gece, kimisi simgeler gülü,
Biz bu zifiri dehlizde yitirdik o bülbülü.
Cihân haber etse ne yazar, duysa ne olur bu dünyâ?
Göz ucumda eriyip gitti o efsunkâr rüya.
Sen git ey dil-rübâ, sükûtum bana kalsın,
Bu melankolik ayinde felek canımı alsın!
Eski bir hüzün plağı dönüyor başımda tın tın,
Kırıldı o sırr-ı mübhem, döküldü simleri tahtın.
Şimdi her yanımız firkat, her yanımız hicrân-ı mukaddes,
Kilitli kaldı bu tende, o en son nefes...
Al mıdır, gül müdür?
Cihân dilsiz bir ölüdür...
Kayıt Tarihi : 3.06.2026 21:58:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.
Zifiri Dehlizdeki Bülbül: Bir Ruhun Melankolik Ayini Hikaye, zamanın ve mekanın ötesinde, ruhun en karanlık dönüm noktalarından birinde, bir "cehennem-i zâr" (inleyen cehennem) içinde başlar. Şair, göğsünde tüten dumanlarla, yani kalbini yakan o devasa aşk ateşiyle yapayalnızdır. Bu öyle bir ateştir ki, sevgilinin gözlerindeki feryat ve figan koskoca zamanı bile durdurabilecek bir yerçekimine sahiptir. Kırmızı Gül ve Zifiri Dehliz Dışarıdaki dünya akıp gitmektedir. İnsanlar maskelerini takmış, kimisi neşenin ve ihtirasın rengi olan "al" giysilere bürünmüş, kimisi ise aşkın ve saflığın simgesi olan "gül" ile teselli bulmaktadır. Ancak şair ve sevgilisi için dış dünyanın bu sahte renkleri tamamen anlamını yitirmiştir. Onlar, toplumun ve hayatın sınırlarının dışında, kendi yarattıkları "zifiri bir dehlizde" (karanlık tünelde) mahsur kalmışlardır. Ve o dehlizin içinde, aşkın ve neşenin sesi olan o kutsal "bülbülü" kaybetmişlerdir. Bülbülün ölümü, masumiyetin ve geri dönüşü olmayan o büyük vuslat ümidinin yitirilişidir. Efsunkâr Rüyanın Çöküşü Hikayenin kırılma noktası nakaratta gizlidir. Şair, dış dünyaya ve koca bir cihana tamamen sırtını döner. "Cihân haber etse ne yazar?" diyerek, toplumsal normlara, fısıltılara ve engellere meydan okur. Ancak bu meydan okuma muzaffer bir haykırış değil, kabullenişin getirdiği bir çaresizliktir. Çünkü gözlerinin önünde, büyüleyici, büyüleyici olduğu kadar da imkansız olan o "efsunkâr rüya" (göz kamaştırıcı hayal) eriyip gitmiştir. Şair, kalbini çalan o "dil-rübâ"ya (gönül alan sevgiliye) son bir kez bakar ve "Sen git, sükûtum bana kalsın" der. Bu, en asil vazgeçiştir. Sevgiliyi özgür bırakırken, kendi payına sadece sonsuz bir sessizlik ve bu melankolik ayinin sonunda feleğin (kaderin) canını alması kalmıştır. Kırılan Taht ve Dilsiz Cihan Zaman geçer, aşkın sıcaklığı yerini eski bir hüzün plağının bitmek bilmeyen o "tın tın" sesine, yani zihindeki o değişmeyen melankolik ritme bırakır. Bir zamanlar o aşkı koruyan, saklayan o gizemli sır (sırr-ı mübhem) artık kırılmıştır. Aşkın o ihtişamlı tahtının simleri dökülmüş, geriye sadece virane bir saray kalmıştır. Artık her yer firkat (ayrılık) ve her yer kutsal bir acı olan hicrân-ı mukaddes ile kaplıdır. Aşk, bu bedende hapsedilen o son nefes gibi sıkışıp kalmıştır; ne dışarı çıkabilmekte ne de şairi yaşatabilmektedir. Hikayenin sonunda şair kafasını kaldırıp dünyaya bakar. Artık renklerin (al mıdır, gül müdür) hiçbir önemi kalmamıştır. Sevgilinin olmadığı, o efsunkâr rüyanın bittiği bu koca cihan, şair için artık sadece "dilsiz bir ölüden" ibarettir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!