Dilim Dilim Oldu Dilim... Şiiri - Aynur ...

Aynur Uluç
498

ŞİİR


10

TAKİPÇİ

Dilim Dilim Oldu Dilim...

Geçenlerde katıldığım bir misafirlikte hep birlikte yemek yenilirken, ev sahibinin on yaşlarındaki oğlu aniden şöyle bir soru sordu:

-'Hekmın' ne demek?

Kimse, bir şey anlamamıştı. Bunun üzerine çocuk, masada duran eski votka, yeni su şişesi üzerinde yazan sözcüğü gösterdi; “%70 hacmen” O anda hepimiz şaşırdık bu yanlış algılamaktan kaynaklı yanlışlığa. Bu ülkede, bu ülkenin çocukları konuştukları dilden önce (her ne kadar “hacim” sözcüğü aslında dilimize arapçadan geçmiş de olsa, bugün Türkçeye kaynaşmıştır) başka bir dil üzerinden düşünüyorlardı. Ve biz bunun ülkemizdeki düzeyini anlamak bakımından, çocuktan alıyorduk haberi.

İşte, benim bu yazıya isim olarak verdiğim başlık tümcesi, o anda döküldü dudaklarımdan;

-Dilim dilim oldu, dilim…

Ancak üzerinde biraz daha düşününce, “oldu” diyerek konuyu olmuş bitmiş gibi gösteren bu tümceyi kendi dilime yakıştıramadım doğrusu. Gönlümden geçen; elbette Türkçemizin göz göre göre erimemesi. Ama bu gidişle, öyle olacak gibi.

İşte o zaman, var olan sorunun farkına varmış birisi olarak, kendi payıma düşen sorumluluk alanını görüyorum. Bu tümceyi düşüncelerimde yalnız ve mahzun bırakmamak için, onu başlık olarak değerlendirip yeni tümceler kuruyorum, yanına.

Peki ne yapmalı ki, öyle olmasın? Bozulmuşu değil, kaynaktaki güzelliği gören yerden bakarak başlamalı belki de işe. Görmek yetmiyor, görülmesinin yaygınlaşmasını sağlamak gerek, asıl bu güzelliğin.

Hâl böyle olunca, çevremdeki gençlere dil hakkında sorular sormak geliyor aklıma, doğrudan. Bilerek ya da bilmeyerek kullandıkları dille öncelikle onlara anlattırmalı, dillerinin durumunu. Sorgulamak değil, önce onları anlamak için. Çünkü bugün onların bu hallerinde biz sorumluluk sahibi olsak da, bizim olmadığımız yerde ve zamanda onlar, var olacaklar hâlâ. Geleceğimiz olacaklar. Ancak onlar, dile sahip çıkarsa daha fazla dilim dilim olmayacak dilim.

Katıldığım bir piknikte gençlerden oluşan bir grubun olduğunu görünce, bu karşılaşmayı fırsat bilip hemen gidiyorum yanlarına. Üç beş söz edip tanışıyorum önce onlarla. Konuşmak istediğimi, sorularımın olduğunu söylüyorum, yanıtları onlarda olan.

-Size göre, dilimizin sorunları var mı?

“Elbette var, hiç havalı değil.” diyorlar, yanıtta önceden anlaşmış gibi. Derin bir iç çekiyorum. Daha konuşmanın ilk tümcesinde kendini gösteren asıl sorun, karşımda duruyor çünkü. Ben, dilin sorununun ne olduğunu soruyorum; onlar, dile ilişkin kendi sorunlarını söylüyorlar. Hemen moralimi bozmak yok, devam ediyorum. “Peki o halde, dilin sorunlarını şimdilik bir kenara bırakalım, sizin dile ilişkin sorununuz, demek ki; Türkçenin havalı olmaması” diyorum. Gülümsüyorlar, söylemek istediğimi anlayarak. Bu çocuklar çok zeki aslında. “Düşünsene” diyor birisi, “İngilizce şarkılar nasıl da akıyor. Türkçe öyle değil oysa. Ayrıca asıl önemlisi; konuşurken yabancı sözcükleri kullanırsak havalı oluyoruz. Ve hava her şeydir. İşte bu kadar basit.”

Yazmayı düşündüğüm yazının temasındaki başlık altında, iki alt başlık birden daha açılıyor, benim için de. Anadilimizin sorunları, gençlerin (aslında sadece gençlerin mi?) anadillerine ve oradan hareketle yaşamı algılamalarına, yaşamın onları algılamasına ilişkin sorunları. Birbiri içine geçmiş birkaç boyutlu sorun yumağının sadece tek tarafından bakarak sonuca ulaşılamayacağını düşünüyorum. Hele dayatmacı, kuralcı davranarak hiçbir çözüme varamayacağımızı.

Daha ben “Bir örnek verebilir misiniz? ” derken, birisi öne atılıyor. “Yılmaz Erdoğan vermişti.” diyor. “Hatırlasanıza; ‘natural spring water’ demek, nasıl da havalı. Bir ahengi var. Ama “kaynak suyu”, öyle mi? ” Bu kez buruk buruk gülümseme sırası bende. Demek ki; Yılmaz Erdoğan’ın o ince ironisi bile, neredeyse dilin daha çok bozulması yönünde etki etmiş gençlere.

Oyunun kurallarını onların koymasına izin verip “Evet” diyorum. “Kulağa daha hoş geliyor tınısı, gerçekten. Bir oyun oynayalım, ister misiniz? Bu örnekte geçen sözcükleri hiç tanımıyormuş gibi yapalım ve anlamlarını yeniden düşünelim. Ne anlatıyor bakalım, bu sözcükler bize? ”

Üzerinde fazla düşünmeden “Doğal bahar suyu imiş işte” diyorlar. “ Kaynak suyu ise, yeraltından gelen su. Olayın kaynağından geliyormuş. İçinde mineraller olmalı.”

“Hangisi, size daha çok şey düşündürdü? ” diye sorduğumda anlıyorlar, söylemek istediğimi. Anadilin önemi çıkıyor ortaya. Her bir sözcüğün altında yatan geniş anlamları yakalamaya olanak tanıyan zengin tarihçelerinin bugüne yansımış izleri, göz kırpıyor bize.

Bu sırada cin bakışlı bir genç, söze giriyor birden:

-İyi, güzel söylüyorsunuz da” diyor.” Babam gibi yapıp tevekkülle, inşallahla, maşallahla konuşursak da, ileri gidemeyeceğimiz ortada.”

“Yanıt da ortada” diyorum. “Hem de sen söyledin. Bu sözler de Türkçe değil ki. Ayrıca, dilimizi bu şekilde konuşanlar, sadece babanın yaşında olanlar da değil bu ülkede. Öte yandan bakıldığında ise durum, ümitsiz değil bence, sizin gibi anlamaya, öğrenmeye meraklı gençler var olduğu sürece …”

“Dil bizim evimizdir. Biz orada otururuz” demiş, düşünür Heidegger. Dil ile düşünür, o dilin yetmediği yerde yetmeyen alanları dolduracak yeni sözcükleri dilimize ekleriz. Böylece dilimiz, zenginleşirken bu kez o zenginleşmiş dille düşünür, yeni durumları daha fazla sorgular, yeni anlamlar yakalarız, yeniden dil zenginliğine yol açan zeminde giderken. Bu, doğru orantılı olarak artan, birbirini artıran, arttıkça zenginleşen bir yoldur.

Ve şimdi, internet ve cep telefonu kanalıyla yüz ifadesinden, ses tonundan, vurgudan yoksun hızlı yazışma kültürünün içinde yer alırken, kısa ve kısaltmalı yazışmaların yüz yüze konuşmaya tercih edildiği günler yaşıyoruz. Böyle bir gerçekliği ve bunun kültüre, dolayısıyla dile etkilerini görmezden gelerek sorunları çözmek mümkün mü? “Her şeyi anında tüket, kenara bırak” yaklaşımı ile işleyen popüler kültürün bu kadar içinde yaşarken, dili bu çarkın dışında tutabilmek ne kadar olası; saf kalmasını baskıyla kontrol edebilmek, ne kadar çözüm olurdu; sözcük anlamlarında anlaşmış olmanın önemini anlatamadıktan, yaşama geçiremedikten sonra?

Günlerdir, elimde içi Türkçe sözcüklerin, yazılı ve görsel medyada yanlış kullanımlarının örnekleriyle dolu kitaplar var. Bunları okudukça söyleniyorum kendi kendime. Sonra düşünüyorum, sözcüklerin şekil olarak doğru kullanımları, elbette önemli. Ama yola çıkışta bunların takibini yapıp doğruları ile yer değiştirtme çalışması, çok sonraki safha gibi görünüyor gözüme, çözüm yolunda. Hatta sözcük anlamının önemini vurgulamaktan bile önceki safha, doğru iletişimin önemini anlatmak olmalı.

“Önce imge ve dil arasında engel var. Zihin imgelerle düşünür ama bir başkasıyla iletişim kurmak için imgeleri düşüncelere, sonra da düşünceleri kelimelere dönüştürmek zorundadır. İmgeden düşünceye, düşünceden dile doğru bu ilerleyiş ihanetlerle doludur.Kayıplar olur: imgenin zengin, yumuşak dokusu, olağanüstü esnekliği ve yoğrulabilirliği, özel nostaljik duygusal renkleri-tümü, imgenin dile tıkıştırılmasıyla kaybolup gider.” demişti I.D. Yalom “İki Tebessüm” isimli (tebessümlerin bile anlamlarının kişilerde farklı anlaşılışının anlatıldığı) öyküsünde.

Şevki Bey de demiş ki;

“Dil yâresini andıracak yâre bulunmaz. ”

Diyeceksiniz ki; “Nereden nereye geçtin birden? Burada geçen “dil” sözü, “ gönül, yürek” anlamında.”

Biliyorum. Öte yandan bizi kültürel bir varlık yapan araç olarak düşünün, aynı sözcüğü. Söz, bildiğimiz konuşma ve yazı dili anlamında kullanıldığında; dize, hâlâ gücünü koruyor, değil mi? İzin verilirse gönül yarası kadar büyür, dil yarası da.Yazdığım yazı boyunca konuya dair kuramsal sözler etmedim, farkındasınızdır. Sözcüklerin köklerinden, sözlükteki sayılarından, tarihsel, sosyal, psikolojik gelişiminden; diller arası geçişlerinden, bu konuda ekonominin doğrudan etkilerinden, bununsa bilgisayar, tıp vb alanlardaki yansımalarından; gençlerin bahsettiği o havalı olma durumlarında aslında ekonominin etken oluşlarından filan bahsetmedim uzun uzun. Dilin, bundan sonraki toplumsal gelişimimizde nasıl da etken olacağı ise, ayrı bir yazı konusu. Ben çizmeyi aşmamaya özen göstererek kendimce gördüğüm, kalbime değen yerden yazdım konu hakkındaki düşündüklerimi. Dilin zaten yarası ağır oluyor, ağır konuşulunca. Ancak hiç değilse, sözcüklerin doğru anlaşılır olarak kullanılmadığı alandan doğacak yaraları olsun, peşin peşin yok edebilmek ümidiyle; yazımı, dilin kalbimizdeki öneminden dem vurarak bitirmek istedim sanırım.

Aynur Özbek Uluç


Simge Edebiyat Seçkisi / Türkçe
Eylül-Ekim 2006

Aynur Uluç
Kayıt Tarihi : 3.11.2006 09:22:00
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.
  • Abdurrahim Kahraman
    Abdurrahim Kahraman

    Globalleşmenin bir türlü önüne geçilemeyen çağımızda,korkunç bir kütleden kopuş ve savruluş var tüm Dünya da.Ülkemizi ve hasleten bizi ilgilendiren kısmında bu savruluşun:çok değil 25-30 yıl öncesi dilimize,elimize,belimize açtığı yaralar kapanacak cinsten değil.zaten batıdan esen her yeli serinleten sanıp eteğinde alelacele savrulan ancak bir türlü alaturkalığındanda vaz geçemeyen bu iki cami arasında beynamaz hallerimiz değilmidir dilimizi,elimizi,belimizi nemneşekile sokan.
    Türk dil kurumu bile bu türden maceralara atma eylemine yeltenmemişmidir güzel türkçemizi kuşa çevirme adına.Hostesi gökkonuksal avrat,sigarayı tütünsel dumangaç a çevirme çaba ve garabetleri daha bizler 15 yaşında iken yaşanmıştır.

    21. yüzyıl artık insanlığın asla karşı koyamayacağı,akıl ermez bir sürat ve karışım çağıdır.Özellikle başında da bahsettiğim bu globalleşme belası defedilecek türden gibi görünmüyor.

    Vah dilim,vah gençliğim,vah kültürüm,vah vah vah ki ne vah.

    Bu güzel makaleniz umarım gençler tarafından da okunur ...tebrik ve saygılarımla esen kalın efendim.

    Cevap Yaz
  • Can Aydın
    Can Aydın

    dilini bilmeyen atasını bilmezmiş. güzel bir yazı neşretmişsiniz kutlarım.

    aşağıda yorumsuz bir yorum eklenmiş. TDK roman ödüllü Orhan Hançerlioğluna ait olduğu iddia edilen bir yorum.
    bu yazıyı okuyanların Orhan Hançerlioğlunun Remzi kitabevince basılan ve önsözünde Türkçe olmayan kelimelerin yeralmadığı belirtilen Türk Dili sözlüğüne göz atmalarını dilerim.
    5000 yıldan daha uzun süredir dünyanın bir çok yerinde asyanın büyük kısmında konuşulan Türkçe de anadoluya gelmeden öncede çince kökenli kelimelerle mi konuşuluyordu acaba
    bir dilin en önemli özelliği onu özelleştirmesi dilin yapısıdır ve Türk dili bu konuda en takdir gören dillerin başında gelir, sonra kullanılan kelimeler gelir maalesef bu konuda dilimiz çok fazla dejenere olmuş ve maalesef TDK dilimizi imha etmekle meşguldür ama bu bugünün meselesi değildir tarih boyunca göçlerin kültürümüze kattığı dejenerasyondur. bir dili özelleştiren diğer husus alfabesidir. asıl Türk alfabesi Göktürk alfabesidir 12 sesli, 26 sessiz 38 harften müteşekkil bu alfabemizi bugüne Orhun anıtı taşır, Uygur alfabesi ise iddia edildiği gibi 14 değil 18 harften oluşur onunda dördü sesli ondördü sessizdir.
    ama dediğim gibi asıl önemli olan yapı, dilin nasıl kullanıldığıdır. yabacı kelimeler dilin yapısını bozmaz ama içeriğini bozar. ama sayılara renklere bakarak kompleks yapmaya hiç gerek yok yani atalarımız asyada sayı saymayı bilmiyor muydu:)
    neyse mevzu uzun
    saygılar

    Cevap Yaz
  • Oğuzkan Bölükbaşı
    Oğuzkan Bölükbaşı

    dil konusu oldukça hassas ve tartışmaya açık bir konu, dilde tutuculuktan uzak durmak da gerekir , dili yoketmemek de, dilin özü bana göre gramer kurallarıdır, kelimeler dile bu kurallara uyarak girer. kelime üretimi ise yaşamın vizyonu, yelpazesi ile ilgilidir, üretim ile ilgilidir. dar vizyon, dar yelpaze, az üretkenlik dildeki kelimelerin dilin gerçek kökeninden gelmesini engeller. cep telefonu teknolojisine katkınız sıfır ise, o teknoloji yılda üç kez değişiyor ise, yapacağınız şey maalesef teknolojinin getirdiği dili gramerinize uydurmaktur, yani şu demek için shu yazmayı önlemektir, ayşe demek için, ayshe yazmayı önlemektir.biz bunu beceremediğimiz için 'hacmen' okuyamayan çocuk 'hekmın' diyor. dile giren sözcükler dili zengin eder lakin grameri afedersiniz piç edersek dil de , kök de kaybolur, dil ses bayrağımızdır ve bu bayrak iner

    Cevap Yaz
  • Hasan Büyükkara
    Hasan Büyükkara

    Kendi yazım, Rahim Bey'in ve Nilgün Hanımın yazılarını eksen alan düşünceler oluştu kafamda..

    Reklamların diliyle:

    Benim fikrim geldi:)

    Derler ki - kim der..Taha akyol demişti-Tarihçi ve Topkapı sarayı müzesi müdürü Profesör Dr. İlber Ortaylı'nın Türk tarih bilimine yaptığı katkı tarihe mukayeseli tarih yönünden yaklaşması.

    x ve y eksenleri düşünelim. x ekseninde düzey düzey dünya coğrafyası var. Y ekseni ise yılları yani zamanı gösteriyor.

    Yani şöyle. Örneğin 1333 tarihinde Çinde Avrupada Hindistanda Afrikada neler olup bitmiş ve bunların birbirine etkileşimi nedir.

    Şimdi böyle bir mantalite ile diller tarihine ve dolayısıyla dil yagınlık ve etkinliğine bakılması gerekir.

    Sayın Aras'ın işaret ettiği durum bu..

    Yaşayan dil, iletişimi sağlayan dil mahkumiyetimizdir de bir bakıma.

    Semantik, Gramer,etkileşim, iklim ve coğrafya konuları her dil mevzuunun yaklaşım araçları..

    Bir kez dil denilince hemen yapışan şu mantıktan kurtulmak lazım.

    Benim dilim senin dilini döver.

    Kuranda geçen şu yaklaşım ,

    Sizleri kavim kavim yarattık,birbirinizi tanıyasınız sevesiniz diye....

    bana yaratılışa ve varoluşa uygun bir yaklaşım olarak gözüküyor.

    Dolayısıyla Türkçe konuşan bir insan olduğum için türkçenin varoluşu ve sürekliliği hoşuma gidiyor.

    O'nu korumak istiyorum. Başka dilleri konuşan insanlarında böyle duygular taşımasını haliyle anlıyorum.

    Türkçe kaynaklara dönüşü , lehçeler ağızlar arasında ortak paydalarının artmasını ama tamamen kalkmamasını istiyorum.. Çünkü bu lehçe farklarının da hayata kattığı zenginlikten hoşlanıyorum

    Yani...

    Fikrim geldikçe döneceğim bir saçak altı demiştim zaten başlangıçta

    :)



    Cevap Yaz
  • Orhan DEMİRTAŞ
    Orhan DEMİRTAŞ

    güzel bir paylaşımdı. öğretici unsurları ön pilanda güzel ve kalacı bir paylaşım. teşekkürler

    Cevap Yaz

TÜM YORUMLAR (16)

Aynur Uluç