Dar Kapı Şiiri - Ahmet Altan

Ahmet Altan
41

ŞİİR


65

TAKİPÇİ

Dar Kapı

Andre Gide, Dar Kapı isimli kitabında, yaşanılanın değil yaşanılmayanın hikayesini anlatır; birbirlerini seven iki insanın bir türlü bir araya gelememesinin hikayesidir bu kitap. Ve birleşememelerinin nedeni, başkalarından ziyade kendileridir, kendi inançları, kendi korkuları önler onların aşklarının ifade edilmesini. Koca bir hayatı, istediklerini yapamayarak geçirir kitabın kahramanları.
Yaşamak istediklerimizle yaşayabildiklerimiz arasında ortaya çıkan büyük uçurumun esas sorumlusunun aslında kendimiz olduğunu anlatır kitap.
Bütün kitap boyunca okuyucu hep aynı isyanı hisseder, söyleyin artık, birleşin artık neden duygularınızı gizliyorsunuz, diye bağırmak ister. Ama, kitabın kahramanları, kendi yarattıkları o 'dar kapıdan' geçemezler bir türlü, orada sıkışıp kalırlar.
Herkesin hayatı, dar kapılarla çevrilmiştir aslında.
Rahatlıkla geçip feraha ulaşacağımız birçok kapıyı, kendi inançlarımız, korkularımız, endişelerimizle daraltıp kendimizi kendimize tutsak ettiğimizi çok geç farkederiz.
Yaptıklarımızdan ziyade yapamadıklarımızdan daha çok pişman olmamızın gizli nedeni de budur zaten, yaptıklarımızın sonuçları kötü çıksa da, çıkan sonuçlarda bizimle birlikte başkaları da sorumludur, başka birilerinin iradesi işin içine girmiştir, pişmanlığımızı ve öfkemizi başkalarının üstüne yıkabilir, pişmanlıktan kendi payımıza düşeni azaltabiliriz.
Ama yapmadıklarımızdan duyduğumuz pişmanlıkların bizden başka sorumlusu yoktur, bizden başka bir suçlu bulamayız, o pişmanlığı tek başımıza sahiplenmek zorunda kalırız.
Kendi geçmişimizden geleceğimize uzanan yolda karşımıza çıkan dar kapıları neden aşamayız, neden takılır kalırız oralarda, nedir bizi durduran, nedir bizi gelecek pişmanlıklara hazırlayan.
Neden bir türlü istediğimiz gibi yaşayamayız?
Neden ıslak bir kil parçası gibi elimizde duran hayatımızı şekillendirirken, bir yerinde takılır ve onu istemediğimiz bir biçimde şekillendiririz, kendi isteklerimizden daha önemli ne olabilir?
Korkularımız tabii.
Gide'nin romanındaki kahramanlar gibi Tanrı'dan korkabiliriz.
Çekeceğimiz acıdan korkabiliriz.
Ya da Benjamin Costant'ın 'Adolphe' romanında anlattığı gibi başkalarının acı çekmesinden korkarız.
Constant, kendi hayatından esinlenerek yazdığı romanında, kendinden daha yaşlı bir kadınla birlikte olan genç bir erkeğin o kadını neden bırakamadığını anlatır.
Kadının duyacağı acıyı düşünmek, erkeği hareketsiz kılar, bu çaresizliğine öfkelenip kızsa da bunun üstesinden gelemez.
Adolphe, ne zaman yeni bir hayata hazırlansa, yaşlı sevgilisinin gözyaşları engeller onu.
Aynı çaresizliği Daudet'in 'Sara' isimli kitabında da görürüz.
Orada da romanın kahramanı bir türlü kendini geçmiş bağlarından kurtarıp yeni bir hayat kuramaz.
Bütün bunlar, insanın kendi hayatını belirlemekte sandığı kadar özgür olmadığını gösterir.
Üstelik özgürlüğü kısıtlayan, kendi dışımızdaki dünya değildir.
Hayatımızı değiştirmemizi engelleyen polisler, hakimler, savcılar, ordular, yasaklar değildir; yasak kendi içimizdedir, kendi korkularımızdadır, kendi geçmişimizdedir.
Yaşadığımız her gün kendimize biraz daha tutsak oluruz, yaşanan her gün hayatımıza bağlanan zincirlere bir halka daha ekler ve biz yaşadığımız her gün o zincirlerden kurtulmakta biraz daha zorlanırız.
Yaşamak istediğimizi yaşamamamızın nedeni, yalnızca o isteğin yeterince güçlü olmadığı söylenerek açıklanabilir mi?
İsteğin güçsüzlüğü değildir her zaman asıl neden.
Yeni bir hayata başlarken, dar kapıları kırıp geçerken, arkamızda bırakacağımız acıların, uzun selvileri olan bir eski mezarlık gibi gölgesini geleceğin üzerine sereceğini hissederiz. Gelecek, temiz ve aydınlık bir yaz sabahı gibi aydınlık başlamayacak, aksine geçmişle lekelenmiş bir halde başlayacaktır.
En çok o gölge korkutur bizi.
Yaşamak istediğimizin de gölgelenmesinden endişe ederiz.
Çılgınca yaşamak istediğimiz yeni günlerin, bize geçmişle gölgelenmiş olarak gelmesi düşüncesine tahammül edemeyiz.
Korkaklığımız, biraz da geleceği kurtarmak endişesindendir.
Geçmişten gelen gölgelerle soluklaşan bir gelecek mi yaşamalı, yoka hiç yaşanmayan, yaşanmadığı için de gölgelenmeyen, yaşanmamış ışıklı bir hayal olarak mı saklamalı isteklerimizi.
Dar Kapı'da olduğu gibi sevdiğimizle yaşayacaklarımızı bir günahın gölgesinden mi esirgemeli, Adolphe'da olduğu gibi bir başkasının ruhumuza sinen acısından mı sakınmalı, Sara'da olduğu gibi vicdanımızı damla damla lekeleyen gözyaşlarından mı kurtarmalı?
Yaşanan ilk aşkla birlikte, geleceğe düşen gölgeler de uzamaya başlar.
Geçmiş olduğu sürece gelecek gölgeli olacak.
Yaz sabahlarının temiz ve gölgesiz aydınlığı kalmayacak geleceğimizde.
Geçmişin gölgelerini taşıyan bir gelecek mi, gölgesiz, dokunulmamış ve yaşanılmamış bir hayal mi bizi daha mutlu eder?
Ne Gide, ne Costant, ne Daudet buna bir cevap vermiyorlar.
Anlattıkları, yaşayamamanın acısı yalnızca.
Yaşamamak, kendini kendi geçmişinin gölgesinden kurtaramamak acılı bir tortu gibi birikiyor onların kahramanlarının içinde, isyan krizlerine tutulsalar da kendilerine yeni bir hayat yaratamıyorlar.
Dar kapılardan geçemiyorlar.
Çünkü yaşadıkça kalabalıklaşıyoruz.
Gide'nin kahramanlarının hiçbir kapıdan sığmayan günah korkuları var eteklerinde.
Costant'ın kahramanının yaşlı sevgilisinin acıları var kolunda.
Sara'nın kahramanı vicdan azabını taşıyor beraberinde.
Günahı, acıyı, vicdan azabını kapılardan sığdırmak kolay değil, bütün kapıları yıkmak gerekiyor, yıkıntılardan bir ışığa çıkılır mı peki?
Yaşayamadığımız için pişman olacağımızı bile bile geleceğimizi feda etmeli miyiz?
Yoksa, gölgeli de olsa o benim istediğimdir, yaşamalıyım mı demeliyiz? Geleceği yaşarken geçmişin gölgeleri zamanla solup silinir mi?
Geçmişle gelecek arasındaki o dar kapıdan geçerken, oraya buraya sürünüp örselenen ruhumuz, geleceği istediği gibi kucaklayabilecek mi?
Yaşam dar kapılarla dolu.
Yıkmalı mıyız o kapıları?
Günahı, acıyı, vicdan azabını silip atmalı mıyız?
Duyduğumuz istek, günahı, acıyı, azabı silmeye yeter mi?
Yoksa, günah korkusu, geçmiş acılar, vicdan azapları geleceği mi karartır?
Neyi seçmeli insan?
Kendi geçmişinden, hafızasından, hatıralarından, inançlarından nasıl kurtulmalı?
O dar kapılar bizi yaşamamaya mı mahkum ediyor?
Kendi geçmişiyle hüküm giymiş birer mahkum muyuz?
Hayat, kurtulamamanın hikayesi mi?
Peki, o aşk romanları ne öyleyse, anlatılan aşklar nasıl yaşanıyor?
Geçmişin bittiği, bizi sahipsiz olarak, boşlukta terk ettiği zamanlar vardır, Tanrıyı, aşkı, sevgiyi, sevgiliyi kaybettiğimiz, yalnızlıktan, inançsızlıktan kıvrandığımız dönemler vardır, lekesiz bir aşk ancak böyle bir boşluğun, yalnızlığın, böyle bir kıvranmanın içinden doğar.
Kaybetmenin acısını yaşamadan, kazanmanın lekesiz sevincini yaşamaya izin vermiyor Tanrı.
Ve böyle bir dönemde yeni bir hayatı, yeni bir aşkı kazandığımız anda da, geleceğimize giden yolda yeni bir dar kapı örmeye başlarız.
Ne yapmalıyız?
Dar kapılardan nasıl geçmeliyiz? Yaşayamamanın acısını mı, gölgeli bir geleceği kucaklamanın hüznünü mü tercih etmeliyiz?
Duyduğumuz istekler, tutkular, aşklar, geleceğin ruhumuza uzanan gölgelerini silmeye, bizi iyileştirmeye yeter mi?
Dar kapılardan geçemediğimiz, yaşayamadığımız için pişman olacağız.
Bizi bekleyenin pişmanlık olduğunu biliyoruz.
Yaşadıklarımızdan olmayacak pişmanlığımız, yaşamadıklarımızdan olacak.
Gide'e, Costant'a, Daudet'ye bir sormalıyız ne yapmamız gerektiğini.
Ama onlar bize yalnızca, yaşayamamanın acısını anlatıyorlar.
Nasıl yaşayacağımızın cevabını gene kendimiz bulacağız.
Bu dar kapılardan nasıl geçeceğimizi kendimiz öğreneceğiz.
Öğrenebilirsek eğer...

Ahmet Altan
Kayıt Tarihi : 27.8.2002 14:39:00
Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.
  • Mustafa Durmuş
    Mustafa Durmuş

    Herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği güzel bir yazı fakat ben''Kaybetmenin acısını yaşamadan, kazanmanın lekesiz sevincini yaşamaya izin vermiyor Tanrı'' kısmına takıldım...

  • Güherse Sanlısoy
    Güherse Sanlısoy

    hatalı.. yazıya ismini veren ve konu edilen eserde dar kapı erdemdir.. ve romanın kahramanlarından alissa için erdem, ilahi aşk için dünyevi aşkından vazgeçmektir.. yani alissa büyük aşkından vazgeçerek dar kapıdan da geçmiştir.. herne kadar altanın yazıda anlatmak istediklerine katılıyor olsam da yanlış bir kaynak..yanlış bir yorum..

  • Emine Ünlü
    Emine Ünlü

    Sizin yazılarınızda adı geçen her kitabı okuyorum mutlaka. Andre Gide ile de yine sizin sayenizde tanıştım. Dar kapılardan geçmek önce onları farketmekle başlıyormuş sanırım. Farkettirdikleriniz için teşekkür ederim...

  • Berrin Çelik
    Berrin Çelik

    'Geçmişin bittiği, bizi sahipsiz olarak, boşlukta terk ettiği zamanlar vardır, Tanrıyı, aşkı, sevgiyi, sevgiliyi kaybettiğimiz, yalnızlıktan, inançsızlıktan kıvrandığımız dönemler vardır, lekesiz bir aşk ancak böyle bir boşluğun, yalnızlığın, böyle bir kıvranmanın içinden doğar.' bu bölümü yazdım çünkü tamamen beni anlatıyor.evet karar vermek ne kadar zor olursa olsun yada vereceği acı ne kadar büyük olursa olsun bir seçim yapacağımız kesin.ben yaptıklarımın sonucuna katlanan fakat kendimi yada başkalarını suçlamayan biriyim geçmişi ve geleceği düşünmem benim için ömenli olan şimdidir gerçekten istediğim şeyi yaparım dar kapıları yıkalı çok oluyor çünkü bu güne kadar hep pişmanlık duydum şimdiyse pişmanlığım yok sayın ahmat altan her zaman beni tanıyormuşsunuz da bunları yazmışsınız diye düşünürüm her yazıda kendimden bir iz buluyorum teşekkür ederim....

  • Kamil Eren
    Kamil Eren

    Bu cok zor tercih edilebilir bir durum aslında.Yasayamadıklarımızın acısını mı içimize gömmeyi yada gölgesiz, lekesiz, sıfırdan başlayan, yani istediğimiz bir geleceğin içinemi atmak kendimizi?
    Hangisini tercih edeceğiz?
    Sanırım bırcok ınsan ikinci seceneğin daha cesaret gerektiren bir tercih olduğunu düşünecektir..
    Ama sanırım durum böyle değil.Hayatımıza dair bu tercihlerin arasındaki fark sadece bir özne değişikliği.Acılarımızı içimize gömüp yaşamakta olduğumuz hayatı devam ettirmek, en az istediğimizi yaşamak için hayatımızı değiştirmeyi göze almak kadar
    cesaret gerektiren bir tercih.Ama bunun içinde sadece biz yokuz, başkalarıda bu tercihin birer özneleri.Onlar için yaşar, tamamen onlara karşı sorumlu olduğumuzu hissederiz.Bunun karşılığıda vardır aslında. Daha güvenli bir gelecek, çevren tarafından kabullenilme duygusu.....
    Yani göstereceğin cesarete karşı alabileceğin cok somut seylerde vardır. Peki yaşamak istediklerimizi yaşama cesaretini gösterdiğimizde? İçi boş bir kuyuya taş atmakla farksızdır.Yaşamak istediğin hayatı yaşamak için göstereceğin cesaretin karşılığında somut hiçbir getiri yoktur.Güvenli bir gelecek, daha iyi bir yaşam teminatı yoktur..belirsiz, ucu görünmeyen bir yol var sadece önünde....ama tek bir özne varki o da sensin...
    sadece sen.Göstereceğin cesaretin adresi sensin.
    Hayatına dair hangi yolu secersen sec korkuların hep olacak.Yaşamak istediğini yaşama eylemine geçtiğinde,
    geride bıraktıklarının hayatını mahvetmek, onları uzmek ve
    yaşamak isteyeceğin hayatı gölgelemek gibi korkuların olduğu gibi, istediğini yaşamak isterkende gelecek ve pişmanlık korkuların olacak....
    Önemli olan cesur olmak değil, ne için cesur olduğundur.
    Yada korkmamak değil cesurca olan; korkularını sahiplenmektir...................

TÜM YORUMLAR (5)