Sırtımı., sarayın bir kale gibi yüksek duvarına dayayıp önce Marmara denizinin, Boğaziçi ve Haliç sularıyla kucaklaşmasını seyre daldım,
Sarayburnu’nun şiddetli akıntılarına duygularımı karıştırarak., ‘bu şehri böylesine çarpıcı bir güzelliğe kavuşturan, tepeden tırnağa giyindiği bu mavi giysi mi’ diye düşündüm...
Ve sonra Sirkeci garında noktalanacak., makaslarla birleşip-ayrılan yüzlerce ray hattına kapıldım...
Ray hatları ., bütün fay hatlarının üstünde., çelikten bir kelepçe gibi parlamak için güneşin üstlerine ışık olup düşmesini bile beklemeden,
Son sahne programı da bitmiş, gazino boşalmış ve ışıklarını söndürmüştü… Ara sokaklara doğru giderek tenhalaşan cadde de omzundaki etolün üstüne taşan dalgalı saçlarını savurarak, baştan çıkarıcı topuk sesleri eşliğinde salına-salına yürüyordu… Adımlarımı hızlandırıp arkasından yetiştim… Ve ancak onun duyabileceği bir sesle, fısıldar gibi seslendim…
--‘Madam..., madam Marika’
Adımlarının temposunu düşürmeden başını hafifçe çevirip bana doğru baktı… Bir sıçrayışta önüne geçtim… Durdu, şarap kırmızısı dudaklarının aralığından kar beyazı dişlerini gösteren hafif bir gülümsemeyle yüzüme baktı… O daha hiçbir şey söylemeden ona olan hayranlığımın, her gece kaçırmadan izlediğim programıyla daha da arttığını söyleyip, neredeyse ilan-ı aşka ve ardından izdivaca varacak şekilde sıralamaya başlayıp yolu da yarılamıştım ki parmağını dudağıma götürüp beni susturdu ve romantik bir melodi temposuyla..;
‘şimdi saatin geç olduğunu, kendisin de çok yorgun olduğunu, hem böyle şeylerin sokak ortasında bu şekilde konuşulamayacağını, yarın öğle üzeri evine gelmemi, Buralarda ciğerci Kosti’nin torunu Marika nerede oturuyor diye kime sorsam evini gösterebileceğini’ söyledi… Ve ‘sana şarkı söyleyemem ama imzalı bir plağımı veririm’ diye de ilave etti…
Yarına çok vardı ama yapacak bir şey de yoktu… Karakolun yanındaki sokağın karanlığında saçlarını dalgalandırarak yürüyüşü gözlerimden, topuklu ayakkabısının tıkırtıları da kulağımdan kayboluncaya kadar öylece durdum…
Sebze-meyve sandıklarından birkaç tanesini yan yana ekleyerek duvarımın bir köşesine monte ettiğim bozkır köyü ıssızlığındaki ilk kütüphanemden.., şimdi karşısında oturup, ayaklarımı uzatarak gözlerimi duvar boyu.., kat-kat raflarında gezdirmekle dinlendiğim günümün kütüphanesine..
.,
Kimi zaman yazar ya da yayınevlerine., kimi zaman konularına ya da enlerine-boylarına göre düzene sokmaya., sıraya koymaya çalıştığım ama her seferinde daha çok dağıttığım., benim dünyamın en aydınlık., en zengin ve en renkli şehri görüntüsündeki kütüphaneme...
.,
Başındaki kasketi çıkarmadan bu şehre göç etmiş ve fötr şapkalı., takım elbiseli., döpiyesli kalabalığın arasında kaybolmuş olan ilk kitabım acaba hangisiydi...
Hala duruyor muydu?
masumiyet / bir nehrin ıssız sularına bakarken...
güneşin batacak bir yer bulamadığı., uçsuz-bucaksız bir yol bu
kuru otları yakıyoruz içimizde., yürürken açık denizlere doğru...
iki yanımız aşkın felsefe ormanı., dallarında tadılmamış meyveler
her adımda bin küfür armağanla anılıyor., bizsiz geçen seneler...
‘elinin elime değmeyeceği ., ortası mayın tarlası bir masa başında’
yeni şiire işte bu dizelerle başlayacağım diye söz vermiştim sana…
hani sen şarap içecektin ben de rakı ve araya karışık şiir salatası
kalemleri suyuna banıp ., sırayla bakacaktık salatanın tadına
işte böyle başlayacaktım şiiri yazmaya…
---'adına bestelenen tüm şarkıların sessiz solisti'...
işte bu zamanda canımın içi., boğazımın en dar ve derin yerinde
hüzünler düğümlenir., dalından kopmuş eylül yaprağı renginde...
ne dilimin ucundan ileri gider ve ne de yutkunsam geri gelir
heyecanımdan mahmuz yemiş sözcükler.,
boğazıma atılmış kör düğümlerin iki yanına dizilir…
merhaba ..,
sen., denize düşmüş gümüş bıçak gibi.,
parlayıp geçerken gözümün önünden...,
deniz ne kadar mavi., mavi ne kadar umut., umut ne kadar da
aydınlıktı ama ne kadar keskin av çarpmasıydı ., bir bilsen…
Bu sabah uzaklardan bir çocuğun sesi geldi kulaklarımıza ...
Toz., duman., enkaz kokulu .., korku tonunda ., acı tadında …
---AMCAAA … Annemi., babamı ., abimi., ablamı gördün mü ... Görürsen söyle ., ben buradayım… Gelsinler çıkarsınlar beni buradan., korkuyorum … AMCAAAA !!! Dur gitme !!!
.
.
İşte yaz da bitti.
Oysa daha dün gibi değil miydi “bahar da bitti yaz geldi, bahar gibi olsun yaz günleri” dediğimiz günler. Oysa yaz sıcağı her konuda hepimizi bunaltacaktı, terletecekti , offf çektirecekti.
Bunu çok iyi biliyorduk. Güneşin tepemize dimdik düşmesi de yıldırım düşmeleri gibi yangın sebebinden sayılacaktı. Bunu da çok iyi biliyorduk. Denizin mavi serinliği bile ateşe su olamayacaktı. Çünkü o maviyi hepimiz, her yerden göremeyecektik...
işte 'o an' dediğimiz o an., gözlerim gözlerine değdiği zaman
bir iyot kokusu olup dolarsın ki içime hiç sorma.,
kaybolurum dalgalar arasında……/
. ,
ama önce., gece sofralarının perişan yalnızlığı olurum her gece
sonra içimde acılı trampetler çalmaya başlar ve yağmur yağar.,




-
Nur Tuna
-
Ertuğrul Söyünmez
-
Gülin Su
Tüm YorumlarNe kadar ben...ne kadar yürek...ne kadar yaşam dolu şiirlerinz...yüreğinize kaleminize hayran oldum şiir dostu...yaşanmışlığın her köşesinde duygularınız aksın bir ömür...selam ve saygımla
sen çok seviyorum Cevat çeştepe
şirlerinide
özledim seni geleceğim elini öpmeye
iyiki varsın hocam
...sevdiklerimizden ve okuduğumuz kitaplardan değildi uğradığımız ihanetler...duvarlarımızdaki yaralar sevgisi tutsak olanların ve düşüncesi korkakların ihanetlerinin izdüşümüydü...
....yaşam çizgisinin iki ucu arasında bir merdiven çıkar ya da ineriz...doğuma veya ölüme doğru..etrafımıza ördü ...