'yaşamı aynı kadehten., sevgi ile yudumlayanlara'
.
Biri kız diğeri erkek iki küçük çocuk koşarak geldiler ve çok geniş
ama simsiyah bir orman manzarasının karşısında durdular...
Sonra ceplerinden kâğıttan yapılmış birer yeşil yaprak çıkarttılar...
.
İşte yaz da bitti.
Oysa daha dün gibi değil miydi “bahar da bitti yaz geldi, bahar gibi olsun yaz günleri” dediğimiz günler. Oysa yaz sıcağı her konuda hepimizi bunaltacaktı, terletecekti , offf çektirecekti.
Bunu çok iyi biliyorduk. Güneşin tepemize dimdik düşmesi de yıldırım düşmeleri gibi yangın sebebinden sayılacaktı. Bunu da çok iyi biliyorduk. Denizin mavi serinliği bile ateşe su olamayacaktı. Çünkü o maviyi hepimiz, her yerden göremeyecektik...
işte 'o an' dediğimiz o an., gözlerim gözlerine değdiği zaman
bir iyot kokusu olup dolarsın ki içime hiç sorma.,
kaybolurum dalgalar arasında……/
. ,
ama önce., gece sofralarının perişan yalnızlığı olurum her gece
sonra içimde acılı trampetler çalmaya başlar ve yağmur yağar.,
Sabah çok erken kalkıp., kırlarda karınca yuvalarına giden bütün yolları ekmek kırıntıları ile döşeyeceğiz… Bu arada belki ellerimiz de birbirine değecek ve içimiz bir tuhaf olacak ama o an sadece gülümseyeceğiz… O kadar işte…
. ,
Biliyoruz., zaman çok hızlı akıp gidecek… Farkına varmayacağız havanın karardığının… Eğer arada fırsatını bulursak yuvadan bakışlarını uzatan yavru kuşların başlarını okşayıp onlara türkü söylemesini de öğreteceğiz… Ne güzel değil mi…
. ,
Sonra eve gelince bir çilingir sofrası kuracağız kendimize… Şöyle salata-peynir filan., hafif şeyler yani… Kuşlara öğrettiğimiz türküleri., bu defa biz-bize söyleyeceğiz sofra başında bir ağızdan… Arada dayayıp alnımızı birbirimize., kaybolacağız gözlerimizin içinde…
. ,
merhaba ..,
sen., denize düşmüş gümüş bıçak gibi.,
parlayıp geçerken gözümün önünden...,
deniz ne kadar mavi., mavi ne kadar umut., umut ne kadar da
aydınlıktı ama ne kadar keskin av çarpmasıydı ., bir bilsen…
Bu sabah uzaklardan bir çocuğun sesi geldi kulaklarımıza ...
Toz., duman., enkaz kokulu .., korku tonunda ., acı tadında …
---AMCAAA … Annemi., babamı ., abimi., ablamı gördün mü ... Görürsen söyle ., ben buradayım… Gelsinler çıkarsınlar beni buradan., korkuyorum … AMCAAAA !!! Dur gitme !!!
.
ONİKİYE ÇEYREK KALA
.
Üç çeyrek gece ne zaman ve nasıl geçti, hiç bilmiyorum ama
gecenin son çeyreği anadan doğma, önümde duruyor hala…
Öyle fırtına kopmuş, öyle şimşek ve gök gürültülü gökyüzü
şişeden boşanır gibi yağan anason kokulu bir yağmur altında
Saymak aklıma bile gelmedi ki kaç kişi olduklarını ama biliyorum sayılamayacak kadar çoktular… Kimliklerinde ne yazıyordu., bakmadım ama hepsi kadın., hepsi erkek., çocuk., genç ve yaşlıydılar…
Her biri aynı yöne bakarak., mesela bir taş atsa oturduğu yerden denize diye düşününce.,
dalga-dalga aynı sonsuza ulaşırdı suda halkalar… Matematik bir yana., sonuç kelebek kanadı gibi doğal bir simetri… Çünkü hepsi aynı denizin kıyısında ve aynı güneşin altındaydılar…
Ve hepsi kadın., hepsi erkek., çocuk., genç ve yaşlıydılar ve gün geldi birdenbire ve beraberce oturdukları koltuklardan ayağa kalktılar… Yürüyüp geçtiler önlerine çekilmiş siyah perdenin arkasına… Önce müthiş bir aydınlık gözlerini aldı ama kırpmadılar… Ve sonra denizin ilk dalgası ayaklarını ıslattı., şaşırmadılar…
Hikayeleri aydınlıklardan saklanan kavgalar., gün karanlığa döndükten sonra
bir kuşkonmaz dalı üstüne konmuş gibi sallanarak yaşanmaya başlar…
Gözlerden uzak., orman içi bir kulübede gibi…
. . .
Bazen en alt perdeden bir ağır yel eser., dalgalandırır sakin denizleri
Uyanır içindeki cevapsız soruların., uyku tutmaz hesap verme sesleri…
.Yedi-sekiz yaşlarımın orta dalgadan yayın yapan “Türkiye Postaları-Ankara radyosu” saat gece yarısını buldum dediği an yayınını sonlandırır, istiklal marşını dinletir ve “hadi bakalım herkes yatağa” komutunu verirdi. Bu komutla beraber sokağımızın karşı sırasındaki apartmanların ışıkları teker teker söner, manzaramız dahilindeki Ankara çanağı da, dibi is tutmuş tencere gibi kararırdı...
Bu manzara, (çok sonraları bir şiirime giriş dizeleri olacak olan) sadece kuru ekmekle beslenen ve ismi muhtemelen düldül olan çelimsiz ve yaşlı bir atın çektiği arkasında sac kaplı bir kasa olan ekmek arabasının ve A.O.Ç marka süt şişeleri ile dolu eski kamyonetin sabah ezanından hemen sonra servise çıkıp, mahalle bakkalının önünde durduğu saatlere kadar hicri takvimin on bir ayı boyunca hiç değişmezdi...
.
Ama on ikinci ay gelince…
Ne bileyim işte, birden bire her şey çok farklı olur, renklenirdi...




-
Nur Tuna
-
Ertuğrul Söyünmez
-
Gülin Su
Tüm YorumlarNe kadar ben...ne kadar yürek...ne kadar yaşam dolu şiirlerinz...yüreğinize kaleminize hayran oldum şiir dostu...yaşanmışlığın her köşesinde duygularınız aksın bir ömür...selam ve saygımla
sen çok seviyorum Cevat çeştepe
şirlerinide
özledim seni geleceğim elini öpmeye
iyiki varsın hocam
...sevdiklerimizden ve okuduğumuz kitaplardan değildi uğradığımız ihanetler...duvarlarımızdaki yaralar sevgisi tutsak olanların ve düşüncesi korkakların ihanetlerinin izdüşümüydü...
....yaşam çizgisinin iki ucu arasında bir merdiven çıkar ya da ineriz...doğuma veya ölüme doğru..etrafımıza ördü ...