Bir yazılamanın daktilo notları (öykü)

Davut Yıldız 2
45

ŞİİR


0

TAKİPÇİ

Bir yazılamanın daktilo notları (öykü)

Kerpiç damın alnına bir mühürdü T…. “T… ne demek abi”, “T…. H. İnan demek oğlum”.

Gökyüzüne kimse bakmayı akıl etmiyor, hepimiz çocuğuz. Herkes birbirine bakıyor, kimse yıldızları görmüyor. Derken bir gürültü koptu dışarda, bir kaç yıldız düşmüş sokağa. Birini Mahmut aldı vermiyor kimseye, henüz diğerini bulamadık.

Bekçi düdüğünü duyduğumuzda, sobacı Veysel’in dükkânının olduğu sokağa kaçtık.

Biz dedik yıldızları hemen şurada bulduk, “yalan söylemeyin lan” dedi bekçi Yusuf. Yakaladı Mahmut’u kulağından, “ver lan dedi yıldızı” Mahmut direniyor vermiyor, “ben buldum” diyor. Biz korkuyoruz Mahmut korkmuyor. “Gelin oynayak oğlum” dedi, biz oynadık güneşe kadar.

Derken fırıncı Musa gerine gerine yola çıktı, birden gözleri somun ekmeği gibi kızardı.

Duvarında, “faşizme ölüm, halka hürriyet” yazısını gördü. İlk defa kasaba evlerine kocaman kocaman harflerle bir şeyler yazmışlar, şaşırdı. “kahrolsun emperyalizm” doğru karakola gitti. Vay anam karakolun önü dolu yamyam! Ali’yi, Tacim’i birde İrfan’ı aldılar, bir güzel dövdüler.

Bir sonraki gün zifiri karanlık oldu, kimse faşizmi görmedi.

KAPİTALİST MUSTAFA AMCA

- Baba!
- Ne var oğlum, ne oldu?
- Kediyi unuttuk.
- Bir şey olmaz, burası köylük yer aç kalmaz.

İki çift güvercinim, bir tane celfinim, bir de kedim vardı. Celfini henüz civcivken boş bir kahvede bulmuştum. Oraya nasıl girmiş bir türlü çıkaramamıştım. Kediyi yavruyken almıştım. Evimizin arka odasını babam depo olarak kullanıyordu. Bir köşesini güvercinlere yer yapmıştım. Civcivi kendim besledim bayağı büyüdü celfin oldu. Bu arada kedim de yavruluktan çıkmıştı. Yatağımın ayak kısmında bir köşede celfin, bir köşesinde kedi, uyurduk beraberce. Evin içine pisleme olayı yoktu, nasıl alıştırdım halen şaşıyorum. İlginç olan kedimin evdeki ne celfine ne de güvercinlerime bir saldırısı olmamıştı. Dört ayrı cins arasında dostça “doğal” bir ilişki kurmuştuk.

Evi kamyona yükleyip yerleştikten sonra, kedinin salonun camına yaslanıp arkamızdan baktığını gördüğümde içime anlatılmaz bir üzüntü aktı. Güvercinleri satmıştım. Celfini Ansa teyzeye verdim. Biz kasabadan ayrılınca en çok o ağlamıştı. Ama kediyi unutmuştum açıkçası, götüreceğiz sanmıştım ve umursamamıştım. Kamyon kasabanın tepesini aşıp Maraş asfaltına girdiğinde, biz çoktan unutmuştuk kasabayı. Gideceğimiz yerin heyecanı sarmıştı bizi.

Gece boyu birkaç mola verdikten sonra, Ankara sınırlarına kamyonumuzla beraber girdik. Mahalleye gelmeden önce, Kayaş denen bölgede durup, babam bir on ile on beş dakika kadar yer sordu. Bu arada kamyoncunun oğlu Metin ile beraber üzerimizdeki düdüğü BMC kamyonun kompresörünün supabına taktik. Nereden bilirdik Ankara hep tepelik. Kamyonumuz (sonradan öğrendiğim) Boğaziçi tepesinden yukarı doğru dürtleye dürtleye çıkmaya başladı. Kamyoncu Deli Dursun bas bas bağırıyordu. “Metin! Metin! Or.sp. çocuğu, avradını s.kt.ğimin evladı, ne zaman taktın ulan bu düdüğü, akşam akşam. İnince ben sana sorarım.” şimdi yokuş çıktığımız için kamyonu durduramıyordu Deli Dursun. Biz kamyonun üzerinde bayağı neşeliyiz. Her dürtleme de Metin’e okkalı bir küfür geliyordu. “B.ku yedim oğlum babam beni asar artık.” diyordu Metin ama yine gülmekten geri durmuyorduk.

Biz mahalleye girdiğimizde, kamyonumuz son dürtlemesini yapıp durdu.

- Hop arkadaşlar, nedir bu, nereye gidiyorsunuz?
İki kişi sonradan öğrendiğim devrimci arkadaş, kamyonu durdurup babamları indirdiler.
- “Göçümüzü getirmişiz oğlum.” dedi babam.
- Ev senin mi amca, referansınız var mı?

İşte bu kelime babamın boğazına takıldı, akşam olduğu için babamın yüzünü görememiştim ama ne şekil aldığını tahmin edebiliyordum.

- O nedir oğlum?
- Amca yani mahallede tanıdığınız biri var mı?
- Var, oğlum bu mahallede oturuyor.
- Öyle mi biz görmek istiyoruz oğlunu.
“Tabi ki tanımazsın. Nereden tanıyacaksın? Koskoca mahallede herkesi tanıyor musun? Daha kımıl bir şeysin.” babam kendi kendine söylenirken, kardeşim kamyondan atladı.
- Ben abimin evini biliyorum baba, abimi çağırırım.
Tabii o da bana hava atacak ya, önceden bir kaç defa Ankara’ya gelmiş. Hava basıyor bize.

Abim geldikten sonra biz devrimci arkadaşlardan vize alıp, evimize doğru, düdüğü tekrar küfürle çıkarılıp kırılmış, kamyonumuzla bir yokuş daha çıktık.

İşte bela geliyorum demiyor, biz evin yarısını boşalttık, tam o esnada iki devrimci arkadaş daha geldi.

- İyi akşamlar, emekçi arkadaşlar.
- “İyi akşamlar.” dedi babam.
- Biz falanca örgütteniz, örgütümüzün amacı şu, şu, örgütümüze yardım topluyoruz, sizin de gönlünüzden ne koparsa.

Babam elini cebine soktu, tabi ki en küçük parayı çıkartmaya çalışıyordu. Sanırım beş lira verdi. Arkadaşlar memnun olmamışlardı. Babamda memnun olmamıştı. On beş dakika ya geçti ya geçmedi, iki üç kişilik bir grup daha.

- Biz şu hareketteniz, hareketimiz devrimci bir hareket olup…
Onlar konuşurken babam fukaram cebini karıştırıyordu, küçük para bulmak için. Suratından anladım ki beşlik yerine onluk çıkmıştı. Devrimci arkadaşlar giderken babamda arkalarından verip veriştiriyordu.

Kardeşime, eğer bir grup daha gelirse babam evi kesin geri yükleyip döner, dedim. Neyse ki gelen giden olmadı. Babamda rahatlamıştı.

Ertesi gün erkenden uyandım, dışarı çıkmamla içeri girmem bir olmuştu.
- Abi! Abi!
- Ne var oğlum sabah sabah?
- Abi güneş bizim köyün tarafından doğmuyor muydu?
- Bizim köy nerede oğlum?
- Bu tarafta değil mi?
- Bir şey olmaz oğlum, bugün de bu taraftan doğsun git biraz daha uyu.

Yön algım tarumar olmuş vaziyette ve güneşe bakamaz olmuştum. Bu birkaç ay bu böyle surdu. Sonradan güneşin “tersten” doğuşuna alışmıştım. İlk sokağa adım attığımda duvardaki yazıların çokluğu dikkatimi çekmişti, girnan yazı, yazı üstüne tekrar yazı. Hepsi de genelde Türkiye devrimci ile başlayıp hareketi, partisi, cephesi ile biten yazılar. Kasabada bir defa karşılaşmıştım. Ama kasabada biz yalnızca Kürt ve Kızılbaş’tık. Ortaokul bitince biz Ankara’ya taşınmıştık ve ben Kürtçe ve Kızılbaşca yazı arıyordum duvarlarda, buldum da ve de hiç bırakmamacasına.

O ana kadar yalnızca resimli Zagor, Tom Breaks falan gibi kitapların dışında kitap okumamışım, abimin kitaplarını görünce ağzım açık kalmıştım.

- Vay be bu ne kadar kitap abi, Zagor yok mu Zagor?
Abim gülerek:
- Var oğlum, git kitaplıktaki Küba yazan kitabı çıkar ve oku.

Gittim kitabı çıkardım, ooo tam bana göre, aradığım kitap resimli. Kitabı bitirdiğimde kahramanım artık, Fidel ve Che olmuştu ama ne yazık ki tek kitaptı. Böylece abim bana kitap okuma alışkanlığı edindiriyordu. Kitap okuma alışkanlığı kazanayım diye, Aziz Nesin, Muzaffer İzgü kitapları veriyordu ve ben de su gibi okuyordum, bazen gülmekten okuyamıyordum. Böylece başladık biz kitap okumaya, tabi ki kitaplıktaki ince kitapları okuyorum. O gün kitaplıktaki en kalın kitabı okuyacağım inadı ile elimi Kapital yazarı Karil Markis (ben öyle okuyordum) kitabına atmış bulundum, atmaz olaydım. Başladık yani bir defa. Daha önsözünde, Firederik Engelis yazmış, beni bir sıkıntı, ter basmaya başladı. Simdi inat ettiğim için kitabı bırakamıyorum da. Neyse ben kitabı iki üç ayda falan bitirdim. İşçi sınıfı, meta, para, sanayi, kapital, artık değer vay beni vay.
Kasabadan ilk geldiğim dönemler neler yapabilirim diye düşünüp duruyorum. Kasabadaki “yeteneklerimi” burada da kullanıp paraya dönüştürmem lazım. Yani işe atılmam lazım, yaz tatili. Yoksa ekmek arası helva, gofret, koka kola, gazoz içi leblebi, nasıl olacak! İlk iş olarak limonata yani oralet yapıp aşağıya çöplüğün olduğu yere, son durağa götürdüm, yarım plastik bidon içerisinde, bardağı bir liradan satıyorum. O gün fazla iş olmadı, ertesi gün yine aynı. Mahallede çarşı da yok, başka bir şey denemem lazım. Gittim büfeciye, gazeteleri satma önerisi götürdüm. “Tamam, la dedi, sat karın yarısı senin.” Ben ne yapıyordum? Gazeteyi ayrı, ekini ayrı satıyordum, genelde bayanlar ekini alıyordu. Birkaç gün, birkaç kuruş aldım ama o da açmadı.

En sonunda mahallemizin fenomen bakkalı, Mustafa Amca’ya, “Kese kağıdı yapsam alır mısın? ” dedim. “Getir la alırım.” dedi. Ben başladım yarım kiloluk, bir kiloluk, iki kiloluk kese kağıtları yapmaya. Ben yapıyorum Mustafa Amca alıyor, çok memnun, ben de memnunum. Böylece aramızdaki ticari ilişki başlamış oldu. Gerçi aldığım parayı Mustafa Amca’ya tekrar veriyorum ya, ben de helva ekmek, gazoz, gofret, koka kola, leblebili, iyiyim yani. Kilodan ağır gelsin diye kese kâğıtlarına hamuru bol sürüyorum, içine de bir kaç sayfa eski ders kitaplarından yırtıp koyuyorum. Güzel kar yapıyorum, masrafsız.
İşte ne olduysa o Kapital’i okuduktan sonra oldu. Kitabı tam anlayamamıştım, boyumu çok aşıyordu ama yine de kar nasıl yapılır orasını iyice kafama koymuştum. Kitabı bitirdikten sonra mahallede kapitalist aramaya başladım. Geldim geldim Mustafa Amca’ya takıldım. Tamam ya dedim bizim mahallenin kapitalisti bakkal Mustafa Amca. Yandın sen şimdi Mustafa Amca. Her hafta bu adama nereden baksan dört beş kilo kese kağıdı satıyorum. Bir torba şeker elli kilo, bir torba mercimek, pirinç elli kilo, yani herif verdiğim kilo kadar kar yapıyor kafadan. Vay “alçak” Mustafa Amca dedim.

Ertesi gün annem mercimek almak için bakkala gönderdi beni. Yarım kilo mercimek ver Mustafa Amca ama kese kağıdına koyma, naylon poşetle ver. “la oğlum kese kağıtlarını sen bana satıyorsun.” Olsun ama ben istemiyorum, naylon poşete koy dedim. Tabi ki ters ters konuşuyorum, çatacağım ya. Söylene söylene naylon poşetle mercimeği aldım ve böylece savaşım başlamış oldu.

Şeker Bayramı geldi çattı. Kolonya alınacak, annem şişeyi verdi, doğru bakkala.
- Ne istiyorsun la?
- Kolonya, şu tütün kolonyasından, şişeyi doldur.
Mustafa Amca şişeyi doldurdu.
- Yedi buçuk lira.
- İyi de Mustafa Amca nasıl hesapladın sen bunu, litresi kaç lira ve sen kaç miligram doldurdun?
- La oğlum doldur dedin ya, ne bilim doldurdum işte, bir tüp.
- Ben burada görüyorum Mustafa Amca, litresi ne kadar ben hesaplayacağım. Daha önce farklı para almıştın.
- Ne diyorsun oğlum sen, vermiyorum la.
- Ne diyeceğim Mustafa Amca, kafadan hesap yapıyorsun, milletten fazla para alıyorsun.
Demeye kalmadı Mustafa Amca kontrol dışı. Peynir bıçağını kaptığı gibi:
- Ula sen başımın belası mısın, nerden çıktın da geldin? Demesiyle kendimi dışarı zor attım ve kaçmaya başladım, ben önde Mustafa Amca arkada. Bahçe duvarını zor atladım, ikinciyi duvardan atladım, evin önündeyim ve annem karşımda.
- Ula ne oldu, kolonya nerde?
- Kolonya bakkalda anne.
- Ula yine ne yaptın elin adamına?
- Ne yapacağım, bir şey yapmadım kapitalistin teki.
- Ula çocuk o ne! Sen şimdiden ortalığa düştün. Toz küreğini bacağımda hissetmemle kendimi bahçe dışına atmam bir oldu. Sende işbirlikçisin anne, diye bağırıyordum.

Bir ay sonra ancak bakkala gidebilmiştim. Mustafa Amca ile ticari ilişkimiz bitmiş artık bir “yabancı” gibiydik. “Ne istiyorsun la? ” dedi. Bu arada çok kızgın tabi ki. Ben hiç bozuntuya vermiyorum, “haklıyım” çünkü.
- İki ekmek ver Mustafa Amca.
- Ekmek kalmadı.
- Nasıl yani, Mustafa Amca hiç ekmek yok mu?
- Yok, oğlum erken bitti, ne yapayım Allah Allah.
- Yav hiç mi yok Mustafa Amca iki tane falan.
- La havle, ulan oğlum. Elifff Eliffff.
- Ne var baba la?
- İki ekmek getir içeriden.
- Yav baba bize kalmıyor ekmek
- Ver kızım ver, bunla uğraşamam.

Ve çok sonraları, küçük dünyamdan ve küçük mahallemden çıkıp, büyük resmi görünce, çok gülmüştüm. Mahallemizin fenomeni bakkal Mustafa Amca’nın mekanı, tüm mahallenin toplanma yeriydi. En sosyal dernekten daha aktif kendiliğinden doğal bir toplanma yeriydi. Bizim oyun mekanımızdı, kahrımızı çok çekti. Veresiye defteri ikiye katlanmış, kimseyi zorlamaz herkesi idare ederdi. Gece yarıları evin camını vurduğumuzda hiç üşenmez bize sigara getirirdi. “Ula oğlum hiç uyumuyor musunuz? ” O Sivaslı ağzıyla bize kızardı. Her şey onun bakkalının etrafında döner gibi bir şeydi. Ve biz hepimiz yüreğimizde o her şeyi hep saklı tuttuk.

Davut Yıldız 2
Kayıt Tarihi : 1.8.2019 17:45:00
Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!