Saka kuşum kafeste duruyordu
Kalmak istiyor sandım
Hafifçe yokladım kalbini, yerinde yoktu
Kalbinin yokluğu sineme saplanan bir oktu
Içimi kanatan ama bırakmak istemediğim keskin bir ok...
Köklerime baktım kurumuştu
Yıllarca kalp heybemde sakladığım sevdam.
Dile kolay, kalbe kördüğüm,
Elinin elime hiç değmediği o uzun sürgün...
Sesin bir rüzgardı, sözlerin birer köprü,
Ama hep o boşlukta kaldı tenin gizli mührü.
Kurulan hayalin, sessiz ve derin izinden,
Sarı sardunyalar da soldu bak.
Oysa sen sarı sardunyaları ve tiryaki menekşelerini severdin.
Ahmet Telli'nin "Gidersen Yıkılır Bu Kent" şirini de...
Ben bu gün, sevdiğin kadına seslenirken titreyen sesinle, yıkılan tüm şehirlerin altında kalan benmişim gibi hissettim.
Meğer ben senin bir başkasına yazdığın her dizeyi kendi üzerime alacak kadar divaneymişim.
Simdi nasıl beceririm sana kalemimin artık seni yazmadığını göstermeyi.
Herkes herkese hasta diyordu
Kimse hasat etmiyordu sağ gönülleri
Ölsün diye bekleniyordu ruhlar
Sonra topraklarına güller dökülüyordu
Feridüddin öldü sözü sonsuzlukta yankılandı
Kays öldü Mecnunluğunu bıraktı âşık gönüllere
Esaret barındıran ne varsa terk ettim.
Ne sistem tanıdım artık ne de duygu.
Bu defa yüreğimi de almadım yanıma bir bavul gibi.
Onu da senin ülkende kimsenin bulamayacağı ve d/okunamayacağı bir yere bırakarak yittim.
Eskiye dair ne varsa yaşanan belki de yaşanması mümkünken yaşatılmayan hepsini ardıma bıraktım, hayallerimin dahi kanatlarını kırarak ki bir daha uçup da konamasınlar diye sol göğsümün üzerine...
Çok şey öğrendim senden.
Ruhumun piyanosunda ne kadar nota varsa bastın hepsine.
Nota bilmeyen yaramaz bir çocuk gibi umarsız.
İçimde ne kadar ses varsa yükselttin beynimin kulaklarını sağır edercesine
Sevmemene razıydım oysa!
Oysa razıydım kapılarını kapatmana!
Sense eşiğinde kalmamı istedin.
Salına salına geçti gün.
Adın dilime dolanmış değildi.
Unutulmuştun, unutmuştum...
Ama gel gör ki yine gece
Yine göğsümde çırpınan kısa ve kesik nöbetler...
Şah damarım şaha kalkmış asi atlar gibi
Günlerdir gördüğüm, hasretini ve merakımı hârlayan rüyalarım; sonunda gönlümün tahammül şişesini kırarak beni yine senin bana kapalı, hiç bir zaman açılmayacak kapına getirdi.
Benim aptal kalbim, yine, yeniden senin hasretine yenildi.
Oysa sevilmediğimi de istenmediğimi de biliyordum.
Ama seni, sana dair herşeyi ölesiye merak ediyordum.
Bu gün bir kez daha anladım ki benim aklım; kalbimin ve ruhumun yanlış hissettiği şeyleri, yine yanlış yorumlayarak hastalanmış bir uzuvdan başka bir şey değilmiş.
Benim senin kalbine ve sana adadığım bu ömür seven değil; aptal ve hasta kalbimin kendi yangını ve kendi yanılgısıymış.
Çok zor bir günün, yanılgıların ve yenilgilerin ardından nihayet bitti mesai.
Kendimi denizin dalgalarına bırakmak üzere çıktım yola.
İçimde sönmek bilmeyen bir ateş var gibi.
Sanki tüm denizleri de içsem fayda vermeyecek.
Hiç kimseyle konuşmadım tüm gün.
Ben ağladım onlar izledi, ben ağladım onlar sigara verdi.
Bu gün garip bir şey hissettim içimde.
Ne bir tutunma ne bir boşluk adı konulmamış bir sarhoşluk.
Sekerat...
Aylardan sonra ilk defa uzun uzun baktım yüzüne, göz kapaklarını, şakaklarını, elmacık kemiklerini ezberletmeye çalıştım yine parmak uçlarıma ama nafile. Ne ben vardı, ne de bana dair bir iz.
Kalbimi yokladım, ince bir sızı garip bir sûkunet.
Sana dair bize dair ne varsa sekerat merhalesini geçmiş, ruhunu teslim etmiş çoktan.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!