Şimdi hangi sokağın tozuna karışsam,
ayak izlerimden mahcup bir hikâye dökülüyor.
Cebimde çoktan vazgeçilmiş birkaç niyet,
dilimin ucunda ise henüz söylenmemiş,
ama sızısı çoktan yıllanmış o yarım kalmışlık.
Sana kelebek desem,
Hemen ölecekmiş gibi bakma yüzüme.
Öyle renkli kanatlarım, süslü desenlerim de yok;
Sadece, ismini duyduğumda
Göğüs kafesime çarpan o telaş var.
Hani camın kenarına konar da bir tanesi,
Gözlerinin sokağından geçmeyeli çok oldu,
Oysa mevsim hâlâ bıraktığın çıkmaz sokakta.
Salkım söğütler gölgesini döktü içime,
Bir ben yürürüm bu kaldırımlarda, bir de yalın ayak.
Her köşe başında bekleyen o ince yalnızlık,
Bir duman gibi sarıyor eskiyen ceketimi.
Sevgilim, gece üçte ev küçülüyor.
Duvarlarına çekiliyor sanki.
Munzur'un boğazına düğümlenen bir söz gibi,
Susturamadım içimdeki o çıplak uğultuyu.
Kaç zemheri geçti, kaç ayaz kırdı parmaklarımı,
Ben senin adını kazıdım ömrüme, bir yemin gibi.
Ben susarsam, rüzgârın omzuna kalır bütün o ağır kelimeler,
bir kış akşamının yorgun nefesi gibi titrer koca şehir.
Dudaklarım kapanır belki ama içimde öyle bir gürültü kopar ki;
sen duymayasın, sen huzursuz olmayasın diye susar,
ama yine her zerremle sana doğru savrulurum.
Ben susarsam, göğsümün içinde hapsolmuş o her söz
Bir akşamüstü denize ağladığımı
kimse bilmedi.
Herkes bir mevsim yaşadı o şehirde,
Bir çift göz tanıdım ben.
Bakmaya bile kıyamadığım,
Sana sevdalar biriktirmiştim gönül bahçemde,
Senin gibi kokan, senin gibi güzel.
Oysa bir bardak çayın masum muhabbetinde demlenmişti sevdamız.
Şimdi, yokluğunu demliyorum yüreğimin el değmemiş yerinde.
Bir kartanesi olsam gökyüzünde, sevdiğim,
Adını rüzgârın o serin hafızasına bırakıp düşmeye başlasam.
Bulutların o ağır kalbinden kopup,
Beyaz bir gül yaprağı gibi usulca pencerene insem.
Zamanı o camın kenarında inceltip kendimi mutlak bir sessizliğe teslim etsem,
Avuçlarında saniyeler içinde erimeyi göze alıp,
Bir sevdaydı o kadim, o dilsiz İstanbul,
sokak lambaları gazla, yürekler hasretle yanardı.
Geceler, loş ve buğulu bir masal gibi ahşap evlerin yorgun saçaklarına tutunurdu.
Kapı önlerinde dünyayı bekleyen o mahzun sandalyeler, pencerelerde yarım bırakılmış türküler.
Ve her Arnavut kaldırımının altında saklanan biraz karşılıksız aşk, biraz kör kader vardı.
Sen, bir sabah ezanının serinliğiyle uyanan o kutsal şehir gibiydin,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!