Taştan, kocaman kaplumbağa heykeli üzerinde otururken, gülüşüyorlar sarı çil çocuklar.
Alman turistler. Yeni yeni keşfediyor çocuklar, etraflarında olup bitenleri. Meraktan yaramazlıkları…
Babaları dolamış kollarını birbirine ve tüm kara düşler, tüm beyaz düşler, tüm yedi renk, taş sokağın bin yıllık yolunda dağılıyor.
Adam farkında mıdır, bilinmez. Ama şu andan geleceğe doğru kendisi de dağılıyor.
Ve sokakların taşlardan örgülü beliklerinde tarih olmaya başlıyor.
İki adet kikirdek küçük insanıyla orada öylece… Kaplumbağayla göz göze…
Bu sokak, doğu denizi, doğu beldesi, doğu yolu bu: Östervaag burası.
Kuzey yıldızı, doğudan doğma paranın yol rehberi.
Ana cadde üzerinden sola çevirdiğinde başını, buz dalgalı denizi görür.
Sağa çevirdiğinde ise, ardı ardına dizilen ufacık sokakları görür; yokuş yukarı çıkılan.
Birinden dalar içeri, düşünmeden… Ayaklarının götürdüğü yerlere, her zamanki gibi.
Her biri ufak kareli, rengi gri taşlarla döşeli burası da. Yaşları yüzyıldan fazla…
Mardin, Eskişehir’i hatırlatır ona bu taşlar…
Oralarda taşlar daha da yaşlı.
Kuzey ve doğu anıları birbirine karışır bilincin,
cehennemindeki cennete götüren taşlarla…
Doğunun dölünden doğma kuzey yıldızı, yeşil yeşil parlar. Ses çıkarmadan…
Zamanını kollar, göklerle sevişinin.
O, Aurora.
Havayı doldurur ciğerlerine, çıkarken yokuşu.
Ne de temiz hava. Ne kadar ılık ve ara ara sıcak…
Gösterdiğinde güneş kendisini bulutların arasından, ısınır etraf. Tekrar tekrar…
Işık ve aşk salar kokular.
Kendinden bağımsızca eğdi başını yere.
Sarı bir papatya, sokağın dar yolunun ortasında.
Kafası kopartılıp atılmış.
Yüzüstü kalakalmış başı, oracıkta.
Ölürken bakamamak göklere… Ne acı bir cezadır, bir papatya için bile. Bilmiyoruz.
Ölümü rahat olsun ister can çekişenler, yataklarında.
Taştan yataklar üzerinde can çekişiyor sarı papatya.
Eğmeseydi O başını yere, belki de basıp geçecekti üzerinden sarı papatyanın.
Baş eğmeler, can kurtarır ya da temiz bir sona uğurlar bir diğerini. Bilmiyoruz.
Sarı papatyanın gözlerine bakamamak, gücendiriyordu O’nu yaşama karşı.
— “Geri dön,” dedi sessizce ve çevirdi yüzünü sarının yüzüne.
Gülümsedi sarıya, acımaktan azade.
Temiz bir üzüntüdür bu. Beyaz bir üzüntü.
Gözler nihai kavuşur birbirine: O ve sarı. Sarı papatyayla göz göze…
Solmamış, gözleri yarım açık…
Hatır soramamaktan ötürü, yüksünmeden dedi ki sarıbaş:
— “Eee, sonra…”
İnce yapraklarıydı dile gelen.
Hâlâ nefes alıyordu, ah gövdesizim.
Taze saldırının izlerini taşıyordu saçlarında.
Başladı, son nefesleriyle;
hikâyenin boş kahramanı olanlara seslenerek:
— “Çok olmadı vaziyetimin hâli.
Gövdemi kopardılar neşe içerisinde.
Evet, bahar geldi.
Sarı sarı açtı yapraklarım güneşe.
Neşe içinde, güle oynaya kopardılar beni.
Küçük insanların küçük elleriydi.
Fırlatıp gülerek uzaklaştılar.
Çok olmadı…
Geçti buralardan birileri, katillerimden sonra.
Eğmediler başlarını yere o birileri.
Görülmedim. Görünmez zaten can çekişenler, yabancılarca.
Durdu her şey, parçalanışlarımın An’ında.
Düzen bozuldu.
Başka bir masal lazım şimdi bana.
Yarım metrecik mesafede, işte sağ yanımdan gülümsüyor kabile demetim.
Sarilar dile geliyor güneşin turuncusuna, birlikte.
Ben yalnız yanıyorum.
Eller, katilim.
Gövdesizim. Işıksızım, yol ortasında.
Koklanmadım.
Tam, hiç değilse güneşimde öleyim dedim ki…
Bir de yüzüstü fırlatıldım; ölümüm yetmezmiş gibi, taşlara.
— “Allah ölümünde hayırlısını versin,” öyle demediniz mi?
Almadı kimseler beni ellerine…
Severek, koklayarak tacımı öpmediler.
Bulanmadım sarılışlara.
Bakireyim.
Bakire bir mahkûma çevrildim.
Dava ediyorum kendimi.
Bu cevapsız bırakılan sorgu kahırlarımla,
ömrümden geriye kalan nefeslerimi meclisimin içinde vermektir son dileğim.
Son mektubum, kendi Tanrılarıma…
Ecel.
Buldun beni sen, Aurora!
Avcunun içine alıyordun beni.
Uzun, can kokan parmaklarının arasından kayıyordum avuç içine.
Kadın olduğunu, parmaklarının zarifliğinden fark edebildim.
Zerafetim benim!
Ne de zarif büklüm büklüm saçların dökülür beyazlamış şakaklarından…
Beni vahşice ölmenin kollarından alan bir kadının kızı oluyordum.
Koklamadın bile, son nefesini verecek olan canımı.
Sırf rahat edeyim diye, son anlarımda kıyamadın koklamaya beni.
Ailem benim, büyük ailem.
Dar sokak yolun kenarında, taşların içerisinden yaşam sevinciyle fışkırtmıştı toprak ana bizleri, kısa bir vakit önce....
Kibarca hafiften bırakıverdi beni O, ait olduğum sarı demetimin içerisine.
Mutlu kıldı beni.
Huzurumu bahşetti bana.
Son nefesimi, toprağın yeşil damarlarından beslenen sarı ailem ve arkadaşlarımla verebilecektim.
Hissediyorum şimdi, bak...
Tükeniyordu kokum ve ancak ölümüme yetebilirdi tadım.
Sarhoşum.
Yıldız yıldız, soğuk nefesini hissediyorum Aurora…
sonumdan gelecek olan başlangıcıma….
Sesimi duymadın.
Gözlerim bulandı gündüzüne.
Sıcaksın.
Temiz su kokuyorsun.
Güneşim ve toprağım gibi…”.
Hepsi o kadar.
Tohumuyla yeniden karışacak toprağa ve yeniden kendisinden gelecek varına sarı papatya.
Tüm haylaz küçük insanlara inat.
Düşünceler kördüğümünden zevk alırken, yokuşların sonunda tek bir yerde buluyordu O kendini:
Gümüşten olma şehir kütüphanesinde.
Kütüphaneler kuzeyde de doğuda olduğu gibi gümüşten olma: “Sölvberget.”
Doğuda da taş döşeli değil mi ki kitaplara çıkan yollar: “Gümüş kapılı simler.”
Diller birbirini izler ve kendini bulur akraba yönler.
Taşların ruhu süzülür, kucağından yeşil ışıklı nehirlerin.
Şu taşların dili olsa da anlatabilse kimlerin geçtiğini üzerinden …
O, geçip durmuştur defalarca yanıbaşından, bazı tatlı-sır kokan kahve tonu yerlerin.
Gel gör ki, tadına bakması hiç nasip olmamıştır çekirdeklerin.
Bakar bakar da görmez; ya da tam görmeye hazırdır gözleri, ama kapalıdır kapıları.
Bir yudum taze kahve diler, bulamaz kafasına yatan bir yer.
Yokuştan aşağı tekrar yürürken geldiği yolu, o an, tamda canı deli gibi çekerken kahve kokusunu,
yüz yıl evvelden kalma bir kahve fincanı ile geliverir masasına kahverengi.
Kime ne iyilik etmiştir ki, buluvermiştir bir anda canının arzu ettiğini...
Ne büyük bir ironi, kısa bir öğlen vaktine sığdırılmış.
Tam da hayal ettiği yerdir burası: adı KaffeKnut.
İki katlı, beyaz bir evin sokağa bakan yüzündeki tatlı ve minik kahvecisi...
Evin en alt katındadır.
Yan yana duran iki evin arası, sahibince bahçeye çevrilmiş.
İki küçük tahta masa, dört küçük tahta sandalye…
Tıpkı Sarı’nın topraktan fışkıran ailesi gibi, burası da dar sokağın yol kenarında.
Güneşin alnında parlıyor demet demet...
Yolun kenarında, tahta iki sandalyenin üzerine eski un çuvallarından biri atılmış; battaniye yerine.
Tertemiz. Eski zamanlara özlemin hatırına…
Güneşin hastalıklarını etkilediğini unutmak ister.
Görmezden gelir kızgın ateşlerin uslu çarpmalarını.
Kuzeyin ışığı hasret, doğduğu yerin sıcağına.
Ve oturur orada, belki bir saatten fazla…
Ertesi gün, sara nöbetlerine maruz kalabileceğini unutturur kendine.
Öyle bir neşe bu, içine içine çektiği.
Herkes bedelini öder neşesinin.
Neşe mi, delilik mi, bilmiyor. Ama yine de oturuyor, inadın en şeker yüzüyle.
Yine de O güneşine göz kırpıyor.
Deli deli öpüyor kendini.
Başına güneş geçmiş ve yorulmuş yol üstü acı – tatlı hikâyelerinden.
Ne çıkar... Öpüşlere engel midir mesafeler?
Ne çok sever O kör etmeyi gözleri.
— “Bir şapka alamadın bana!”
Kendini çok önemsediği günlerdir bu günler.
Önemsedikçe kendini, unutuyor.
Ve başkalarınca korumasızlaştırılıyor.
Çenesinin sağ tarafı ağrılarda.
Güneş geliyor!
Aşk kör ediyor ışığını.
Önemsemiyor O…
Güneş, aşkı buzlardan olma ışıkların.
Ten mahşer yeri.
Yavaş yavaş buluyor parçacıkları yerini.
Allah’ım, ne kadar da baştan çıkarıcı bu kızgın hava.
Hava, işgalde; işgal edilenlerce…
Çıtır çıtır bisküvi tadında kavuşmak istiyor hazne kahvesine.
Sıcak süte batıra batıra yenilecek günahlar.
Ağızda dağılacak tüm kargaşalar.
Erirken damakta, yumuşaklığın kitap gibisin; henüz yazılmamış.
Tada geliyordu ışıklarınla bilinç, yaşam ve ölüm arasında.
Kayıt Tarihi : 20.4.2025 23:06:00





© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.
Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!