Korkmazdım karanlıkların körebe siyahından
Geceleri çakalların seslerini dinlerdim
Su serperdi yüreğime dalga hışırtıları
Ay vururdu bazı geceler pencerelerine evimin
Şiirler yazardım su kabağı asılı verandada
Rüzgar gülü büyülü bir melodi çalardı
Ben yüzümü arkada uzanan ormana döner
Kalplerinde aşk işaretiyle doğar kimileri... Yeryüzüne gönül indiremez onlar... Hayatı ve insanları anlarlar,hayata ve insanlara merhamet duyarlar,ama hayatın ve onun içindeki insanların yaşadıkları gibi yaşamazlar.
Aşk işareti ile doğanlar yaşarken dünyaya talip olmazlar...Bilirler ki ne isteseler,neyi ansalar,ne kazansalar aşkın dışında hiçbir şey avutmaz onları,teselli etmez...Gönüllü sürgündür onlar...Gizliden gizliye hissederler bunu...Sonsuz bir ışıktan kopup gelmişlerdir geldikleri yere...Kopup geldikleri ışığa inançları ne kadar büyükse,içlerinde ki acı da o kadar derindir...Bu acı hatırlatır onlara kopup geldikleri yeri...Bu acı hatırlatır onlara kim olduklarını ve niye varolduklarını...
Kalplerinde aşk işaretiyle doğsa da bazı günler yorulur insan karşılıksız sevgilerinden...Yorulur kendisini anlatamamaktan...Sevgilim der,sevgilim der,ama,sevgilim dediği yanında değildir,bilir...Bazı günler insan soluksuz kalır,içindeki sevgili olmasa bile karşısındakine deliler gibi sarılır...O olmadığını bile bile sonsuz bir umutsuzlukla sarılır...İnsan soluksuz kalmaya görsün,sevgili diye bütün yanlışlarına,bütün kaçışlarına,kendine yaptığı ihanetlere sarılır...İnsan bir kere içindeki aşktan umudunu kesmeye görsün,her şey olmak,her yere yetişmek için bu hayat düşer...Her şey olduğunu,her yere yetiştiğini sandığı anda,ortada kendisi yoktur artık...Kaybolmuşluğa çok yakındır...Kopup geldiği ışığa inancı azalmıştır...Daha az acı çekiyordur artık...Ama daha mutsuzdur eskisinden....Daha mutsuzdur,o ışığı acı çekerek özlediği günlerden...
Soluksuz kaldığım kendime bile sakladığım günlerden bir gündü...Kaybolmuşluğa yakındım...İçimdeki acı hızla eksiliyordu...Işık soluyordu,soluyordu tıpkı sesim gibi...Soluyordu içimdeki aşk işareti gibi...Öylesine kaybolmuştum ki bulamıyordum artık içimde neyi yitirdiğimi,neyi kirlettiğimi...Öyle uzaklaşmıştım ki kendimden,kendimi bulmak için birine ihtiyacım vardı...
Onunla nerede ve nasıl tanıştığımız önemli değil....Gerçekten değil...Kaybolmuş insanlar birbirini çabuk buluyor....Umutsuzluk umutsuzluğu çağırıyor...
Konuşmaya susamıştık...Sanki ikimizde dilini,kültürünü bilmediğimiz uzak ülkelerden henüz dönmüş gibiydik bu ülkeye...Oysa böyle bir şey yoktu...Hep buradaydık...Hep o ışığımızdan kaybolduğumuz yerde...O ışığı orada bırakıp bu dünyaya,bu hayata gönül indirdiğimiz,her şey ve her yerde olduğumuzu sandığımız yerde...Hep o soluksuz kaldığımız yerde...Daha vakit var,o ışığa sonra dönerim, dediğimiz bu yerdeydik ikimizde...
Devamını Oku
Aşk işareti ile doğanlar yaşarken dünyaya talip olmazlar...Bilirler ki ne isteseler,neyi ansalar,ne kazansalar aşkın dışında hiçbir şey avutmaz onları,teselli etmez...Gönüllü sürgündür onlar...Gizliden gizliye hissederler bunu...Sonsuz bir ışıktan kopup gelmişlerdir geldikleri yere...Kopup geldikleri ışığa inançları ne kadar büyükse,içlerinde ki acı da o kadar derindir...Bu acı hatırlatır onlara kopup geldikleri yeri...Bu acı hatırlatır onlara kim olduklarını ve niye varolduklarını...
Kalplerinde aşk işaretiyle doğsa da bazı günler yorulur insan karşılıksız sevgilerinden...Yorulur kendisini anlatamamaktan...Sevgilim der,sevgilim der,ama,sevgilim dediği yanında değildir,bilir...Bazı günler insan soluksuz kalır,içindeki sevgili olmasa bile karşısındakine deliler gibi sarılır...O olmadığını bile bile sonsuz bir umutsuzlukla sarılır...İnsan soluksuz kalmaya görsün,sevgili diye bütün yanlışlarına,bütün kaçışlarına,kendine yaptığı ihanetlere sarılır...İnsan bir kere içindeki aşktan umudunu kesmeye görsün,her şey olmak,her yere yetişmek için bu hayat düşer...Her şey olduğunu,her yere yetiştiğini sandığı anda,ortada kendisi yoktur artık...Kaybolmuşluğa çok yakındır...Kopup geldiği ışığa inancı azalmıştır...Daha az acı çekiyordur artık...Ama daha mutsuzdur eskisinden....Daha mutsuzdur,o ışığı acı çekerek özlediği günlerden...
Soluksuz kaldığım kendime bile sakladığım günlerden bir gündü...Kaybolmuşluğa yakındım...İçimdeki acı hızla eksiliyordu...Işık soluyordu,soluyordu tıpkı sesim gibi...Soluyordu içimdeki aşk işareti gibi...Öylesine kaybolmuştum ki bulamıyordum artık içimde neyi yitirdiğimi,neyi kirlettiğimi...Öyle uzaklaşmıştım ki kendimden,kendimi bulmak için birine ihtiyacım vardı...
Onunla nerede ve nasıl tanıştığımız önemli değil....Gerçekten değil...Kaybolmuş insanlar birbirini çabuk buluyor....Umutsuzluk umutsuzluğu çağırıyor...
Konuşmaya susamıştık...Sanki ikimizde dilini,kültürünü bilmediğimiz uzak ülkelerden henüz dönmüş gibiydik bu ülkeye...Oysa böyle bir şey yoktu...Hep buradaydık...Hep o ışığımızdan kaybolduğumuz yerde...O ışığı orada bırakıp bu dünyaya,bu hayata gönül indirdiğimiz,her şey ve her yerde olduğumuzu sandığımız yerde...Hep o soluksuz kaldığımız yerde...Daha vakit var,o ışığa sonra dönerim, dediğimiz bu yerdeydik ikimizde...




Aşıklardan biri, bir gün sevgilisinin kapısına dayanmış ve başlamış sevgilisine seslenmeye:
- Ey benim birtanem, nurtanem, cantanem. Nerdesin? Nerelerdesin? Artık bir gözüksende gözlerime, bende gündüz ne imiş bir öğrensem. Sen bir an olsun pencereden yüzünü gösterecek olsan, güneş mümkün değil olduğu yerde kalamaz. Bir an evvel senin o akılları baştan alan güzelliğin karşısında utanır ve ay'ın arkasına gizlenir. Sonra da tutulur. Bu yüzden yeryüzünü karanlıklar basar ki; bu zaten benim istediğim bir şeydir. Zira sen meydana çıkınca benim dışımda bir gözün sana ilişmemesi icab eder.
Ey sevdiğim! Ey baharım! Ey varlığım! Hadi bana acı, merhamet et. Bir nazar lütfet. Bir bakışın bana bir ömür yeter. Sadece bir bakış. Bir daha semtine uğramam söz. Hani bundan bilmem kaç vakit önce, yağmurlu bir günde, gökten yağmur indiren bulutlara bir bakış atmıştın ya. Taa o zamandan beri şu ülkeye yağmur namına birşey yağmamış, bütün memleket kuraklıktan harab olmuştu. O bulutlara gören biri ise asla bulanamamıştı. İşte o bulut misali yok olur, giderim. Yeter ki bir bakış lütfet.
Aşık, inledikçe inliyor ve aklını da kaybetmeye başlıyordu:
- Ey aşkının kölesi olduğum! Canıma tak etti sensizlik. Ne istiyorsan söyle, derhal yerine getireyim. Ama yeter ki birşey söyle, 'öl' de, öleyim. 'Git' de gideyim, ama konuş, birşey söyle. Şayet şu güneşi söndürmemi istersen, derhal bu emrini yerine getiririm.
Aşık böyle deyince, onu en başından beri dinleyen güneş öfkelendi. Hadi durduk yerde kendisini ay'ın ardına kovalamıştı. Ama bu son söyledikleri de neyin nesi idi, dedi ve aşığa seslendi:
- Ey şaşkın! Sen ne dediğinin farkında mısın? Daha fazla canımı sıkma. Şayet ileri geri konuşmaya devam edecek olursan bir karış yaklaşırım, seni de, senin bulunduğun cihanı yakarım, dedi.
Aşık, güneşin sesini işitince, boynunu büktü ve cevab verdi:
- Ey cihanı aydınlatan eşsiz güneş. Sen bari böyle deme. Şu düştügüm hale sen şahidsin. Benim şu pervasız hareketlerime bakıp da sende bir delilik etme. Onca suçsuz ve günahsızın kanına girme. Sende biliyorsun ki şu güzelin sevdası bende akıl namına birşey bırakmadı. Ağzımdan çıkanlar da bu akılsız halimin sonucudur. Akıl baştan gidince ne dediğimi ben bilmiyorum ki. Sen de bilirsin ki aşıkların sözü pek ciddiye alınmaz.
Güneş, aşıktan bunları işitince tebessüm etti ve arkasını dönerek ağır ağır ufka doğru ilerledi.
Ortalığı yavaş yavaş karanlık basmaya başlayınca aşık kaldığı yerden sevgilisine hitab etmeye, yalvarıp-yakarmaya devam etti.
Güneş ise ufuktan kaybolurken kendi kendine söyleniyordu:
- Doğru ya aşıkların sözü hiç ciddiye alınır mı? Kim bir deliyi mahkemeye şahid diye götürür ki?
Vesselam...
Bu şiir ile ilgili 1 tane yorum bulunmakta