1980 ler Şiiri - Esmehan Sarı

Esmehan Sarı
8

ŞİİR


0

TAKİPÇİ

1980 ler

BİR AKIMA KATILDIM, GEÇMİŞTEN ÇIKAMADIM…

Sosyal medyada
1980’li yılların giyim tarzını yansıtan
bir akım başlatılmıştı.

İnsanlar o yılların kıyafetleriyle,
saçlarıyla ve fotoğraflarıyla
bu akıma katılıyordu.

Ben de katıldım…

O yıllarda giyilen eski tarz bir kıyafet giyecek,
bir fotoğraf paylaşacaktım, paylaştım da…
ve geçip gidecektim ama olmadı..geçmişten çıkamadım.

Çünkü o fotoğraflara baktığımda
yalnızca elbiseleri değil,
Çocukluğumun geçtiği sokakları,
evimizi, komşularımızı, okul arkadaşlarımı,
gençliğimin şarkılarını
ve yüreğimde kalan o tertemiz aşkları gördüm.

Bir fotoğrafla başlayan bu yolculuk
beni yıllardır kalbimin en derin yerinde
sakladığım hatıralara götürdü.

Ve içimden,
“Keşke geri dönebilsem,” dedim.

Takvim yapraklarına değil ha!…
insanların daha samimi,
yiyeceklerin daha doğal,
komşulukların daha güçlü,
sevgilerin daha gerçek olduğu
o güzel günlere…

1980’li yıllarda beş yaşında bir çocuktum.

Dünya, küçük gözlerime sığacak kadar sade,
çocuk kalbime güven verecek kadar samimi ve içtendi.

Hayat bugünkü kadar hızlı değildi;
ama herkes her şeye yetişirdi sanki.

İnsanların birbirine ayıracak zamanı,
kapı önünde paylaşacak iki çift lafı,
komşusunun hâlini soracak kadar
çok geniş gönlü vardı.

Mahallemiz büyük bir aileydi.

Komşunun çocuğu hepimizin çocuğu,
komşunun derdi hepimizin derdiydi.

Kapılar kilitlenmezdi bile çoğu zaman,
evlere çekinmeden girilip çıkılırdı.

Bir tabak yemek yan komşuya gider,
o tabak asla boş dönmezdi.

Ekmek pişen evin kokusu
bütün sokağa yayılır;
sofradaki lokma
hesap edilmeden bölünürdü.

“Organik” diye bir kelime bilmezdik o zamanlar.

Çünkü her şey zaten doğal,
her lokma gerçekti.

Domates domates gibi kokar,
salatalık mis gibi kendi kokusunu taşırdı.

Süt köyden gelir,
yoğurt evde mayalanırdı.

Yaz sonuna doğru
kış hazırlıklarının telaşı başlardı.

Domatesler konserve yapılır, biberler hazırlanır,
salçalar güneşin altına serilirdi.

Biber salçası yapılacağı zaman
bütün komşular bir araya gelirdi.

Biberler ortaya dökülür,
kadınlar yan yana oturup
hep birlikte temizlerdi.

Birinin eli yorulursa
diğeri onun bıraktığı yerden devam ederdi.

Eller biberin rengine boyanırken
sohbetler koyulaşır,
kahkahalar avlulara yayılırdı.

Kimse sadece kendi kışlığını hazırlamazdı.

Bugün bir komşunun biberi temizlenir,
ertesi gün diğerinin salçasına yardım edilirdi.

Buğday büyük kazanlarda kaynatılır,
bezlerin üzerine serilerek
güneşin altında kurutulurdu.

Yufka ekmekler de
imece usulüyle yapılırdı.

Komşular erkenden toplanır;
biri hamuru yoğurur,
biri bezeleri hazırlar,
biri incecik yufkaları açar,
bir diğeri sacın başında pişirirdi.

Sacın üzerinde kabaran yufkaların kokusu
bütün çevreye yayılırdı.
Üst üste dizilen her yufkada
bir kadının alın teri,
bir komşunun yardımı,
bir mahallenin dayanışması vardı.
Mis kokulu peynirli, patatesli sıkmaların hele tadına doyum olmazdı.

İmece yalnızca işleri kolaylaştırmanın yolu değildi.
İnsanları birbirine yaklaştıran,
sevinci çoğaltıp yorgunluğu azaltan
köklü bir hayat kültürüydü.

Salça da yufka da buğday da
kış için hazırlanırken
içine sohbet, emek,
dostluk ve komşuluk da katılırdı.
Bu yüzden o yiyeceklerin
yalnızca tadı değil,
hatırası da vardı.

Her lokmada emek,
her sofrada bereket,
her yemekte evin sıcaklığı saklıydı.

Kekler bile başka kokardı...
Şimdiki gibi elektrikli fırınlar nerdeeee,
toprakla doldurulmuş bir kabın üstüne konulan kek tencerelerinde
Ocakta ağır ağır pişerdi.

Kapak her kaldırıldığında
eve mis gibi yayılan o muhteşem kokudan dünyada başka varmıydı?
Bazen bir yanı fazla kızarır,
bazen şekli düzgün olmazdı ama içinde emek, sevgi vardı.
Bizim çocukluğumuzun tadı vardı…

Bugünkü gibi büyük alışveriş merkezleri yoktu.

Mahalle bakkalımız
Ömer Amca vardı.

Ömer Amca yalnızca bir esnaf değildi.
Mahallemizi, ailelerimizi,
çocukları ve evlerin hâlini bilirdi.

Bakkalına girdiğimizde
yabancı bir dükkâna değil,
tanıdığımız ve güvendiğimiz
bir büyüğümüzün yanına girmiş gibi olurduk.

Mahallemizin terzisi terzi Mesut...
Bir de evinde elbise diken Terzi Hatice vardı.

Yeni bir şey almak yerine
sökülen kıyafetlerimizi diktirir,
dar geleni genişletir,
uzun olanı kısalttırırdık.

Bir kıyafet hemen gözden çıkarılmaz,
emeğe ve eşyaya değer verilirdi.

Ömer Amca’nın bakkalı,
Terzi Mesut’un dükkânı…

Onlar yalnızca alışveriş yaptığımız yerler değil,
mahalle hayatımızın birer parçasıydı.

Çünkü o zamanlar esnaf müşterisini,
müşteri de esnafını tanırdı.

Alışverişin içinde yalnızca para değil;
selam, sohbet, güven
ve yılların komşuluğu vardı.

İhtiyacımız kadar alır,
elimizdekini eskimeden atmazdık.

Kıyafetler onarılır,
ayakkabılar tamir edilir,
bozulan eşyalar hemen çöpe gtmezdi.

Eskinin kıymeti bilinir,
israf ayıp sayılırdı.

Tükettikçe mutlu olacağını sanan
bir toplum değildik o zamanlar.

Mutluluğu vitrinlerde, markalarda
ve dolu alışveriş torbalarında aramazdık.

Kapitalizm denen o doyumsuz canavar
henüz evlerimize, sofralarımıza
ve hayallerimize bu kadar yaklaşmamıştı.

Belki az şeyimiz vardı;
ama eşyalar bizi değil,
biz eşyaları kullanırdık.

Cebimiz bugünkü kadar dolu değildi belki;
ama gözümüz tok,
gönlümüz zengindi.

Çocukluğumuz ekran başında değil,
sokaklarda geçerdi.

Saklambaç, ip atlama,
seksek, yakan top…

Dizlerimiz yara olurdu
ama ruhumuz incinmezdi.

Oyuncaklarımız azdı da;
hayallerimiz gökyüzü kadar büyüktü.

Bir taş, bir ip, eski bir top
saatlerce mutluluğa yeterdi.

Okulda zenginlik, fakirlik bilmezdik.

Aynı sıralarda yan yana oturur,
aynı tahtaya bakar,
aynı bahçede birlikte oynardık.

Hepimizin üzerinde aynı önlük,
yakasında aynı beyazlık vardı.

Arkadaşımızı evinin büyüklüğüyle,
babasının arabasıyla,
giydiği kıyafetin markasıyla tanımazdık.

Çoğu zaman ailesinin
zengin mi, fakir mi olduğunu bile bilmezdik.

Sınıfın en zengini yoktu ;
en güzel yazı yazanı,
en hızlı koşanı,
en iyi şiir okuyanı,
en güzel resim yapanı vardı.
Çocuk; ailesinin adı, makamı
ya da servetiyle değil;
çalışkanlığı, dürüstlüğü, arkadaşlığı
ve kendi başarısıyla tanınırdı.

Eve dönüş vaktini
cep telefonları değil,
annelerimizin pencereden yükselen sesi
haber verirdi:

“Haydi, hava karardı!
Eve gel!”

Akşamları aynı sofraya otururduk.

Büyükler anlatır,
küçükler dinlerdi.

Televizyonun tek kanalı vardı
ama sohbetimiz çoktu.

Aynı odada oturur,
aynı programa güler,
aynı habere üzülürdük.

Yayın başladığında İstiklâl Marşı okunurdu.

İlk notalar duyulur duyulmaz
ailecek ayağa kalkardık.

Küçücük salonumuzda
büyük bir gurur yükselirdi.

Vatan sevgisini uzun uzun anlatmaya gerek yoktu;
büyüklerimizin duruşundan öğrenirdik biz.

Misafir geleceği zaman
evde tatlı bir telaş başlardı.
evin en güzel köşesi misafire ayrılırdı.
Gelen kişi yük değil, bereketti.
Çay bardakları defalarca dolar,
sohbetler aceleye getirilmezdi.

Bayramların kokusu da başkaydı.

Evler günler öncesinden temizlenir,
en güzel kıyafetler hazırlanırdı.

Büyüklerin elleri öpülür,
şekerler ceplere doldurulurdu.

Birkaç bozuk para
bizi dünyanın en zengin çocuğu yapardı.
Mutluluk parayla değil,
kalpte uyandırdığı heyecanla ölçülürdü.

Düğünler iki kişinin değil,
bütün mahallenin sevinciydi.
Düğün yemekleri yapılırdı kocaman kazanlarda..
Yüzük çorbası dökülür, dövme aşı pişirilirdi…
Yemeklere yardım edilir,
Uzaktan gelen misafirlere evler açılırdı.

Eksikler sessizce tamamlanır,
sevinç herkesin yüreğine yayılırdı.

Genç kızlar günler öncesinden hazırlanırdı.

Elbiseler, çantalar,
ayakkabılar, takılar…

Herkesin yeni bir kıyafet almaya
gücü yetmezdi belki;
ama kimse mahcup olmazdı.

Elbiseler paylaşılır,
çantalar el değiştirir,
genç kızlar birbirlerini düğüne
en güzel hâlleriyle hazırlardı.

Kimse diğerinden güzel görünmenin değil,
birlikte güzel olmanın peşindeydi.

Müzik bütün mahalleyi sarınca
gençler dans eder,
büyükler halaya durur,
çocuklar aralarda koştururdu.

Halayın bir ucundan tutan herkes
aynı sevincin parçası olurdu.

Kahkahalar, alkışlar, türküler…

Yorgunluk bile mutluluğa karışırdı.

Ama hayat yalnızca sevinç değildi.

Bir evden cenaze çıktığında
aynı insanlar bu kez
acının etrafında toplanırdı.

Bir ailenin kaybı,
bütün mahallenin yarası sayılırdı.

Ölümün hak olduğu bilinir,
Gidenin geri dönmeyeceği kabul edilir;
ama ardından duyulan acı
sessizliğe terk edilmezdi.

Taziye evinde yaşlı kadınlar
gidenin ardından ağıtlar yakardı.

O ağıtlar yalnızca ağlamak
ve feryat etmek değildi.

Ölen kişinin nasıl bir ömür sürdüğünü,
kimlere iyilik yaptığını,
hangi acılara sabrettiğini,
ailesi için nelerden vazgeçtiğini
anlatan sözlü bir hayat hikâyesiydi.

Gidenin yaşadığı hakikatler
ağıdın içine birer birer işlenirdi.

Onun bir sözü,
bir bakışı,
bir iyiliği,
çocuklarına olan düşkünlüğü,
çektiği cefa
ve geride bıraktığı boşluk anlatılırdı.

Belki insanın değeri yaşarken bilinirdi;
ama ağıt yakıldığında
o değerin büyüklüğü
herkesin yüreğinde yeniden anlaşılırdı.

Ağıt yakan yaşlı kadınların sesinde
yalnızca o günün acısı yoktu.

Geçmiş yıllar,
yitirilen insanlar,
yarım kalan hikâyeler
ve kuşaktan kuşağa taşınan
ortak bir hafıza vardı.

Ağıt yükseldikçe
taziye evindeki herkes
gidenin hayatına yeniden tanıklık ederdi.

Çünkü ağıt,
ölümü inkâr etmek değil;
ölümün hakikatini kabul ederken
yaşanmış bir ömrün hakkını teslim etmekti.

Gideni geri getirmezdi elbette.

Ama onun kim olduğunu,
nasıl yaşadığını
ve geride nasıl bir iz bıraktığını
unutulmaktan korurdu.

O zamanlar komşular taziye evine yemek götürür,
çay demler, sofra kurar,
gelenleri karşılardı.

“Bir şeye ihtiyacınız var mı?” deyip geçilmez;
ne gerekiyorsa sessizce yapılırdı.

Elbette her evin içinde
huzur ve mutluluk yoktu.

Kocası alkole düşmüş,
kazancını kumarda kaybetmiş,
evinde şiddet gören kadınlar da vardı.

Kapalı kapıların ardındaki acılar
bazen bir kadının sessizliğine,
bazen gözündeki yaşa,
bazen de saklamaya çalıştığı
bir yaraya dönüşürdü.

Kadınların seslerini duyurabilecekleri imkânlar
bugünkü kadar fazla değildi.

Çoğu derdini içine atar,
çocukları için ayakta kalmaya çalışırdı.

Ama mahalledeki kadınlar
onun sessizliğinden anlardı.

Kapısını çalar,
sofrasına yemek bırakır,
çocuklarını gözetir,
elinden tutar,
yarasını birlikte sarmaya çalışırlardı.

Şiddetin hiçbir haklı gerekçesi yoktu.

Fakat o günlerde bunu açıkça söylemek,
yardım istemek ve sesini duyurmak
bugünkü kadar kolay değildi.

Yine de kadınlar
birbirlerinin acısını görmezden gelmez,
sessizce birbirlerine siper olurdu.

O yıllarda yaşını başını almış,
hayatın türlü cefasını çekmiş,
ailesi ve çevresi için kendinden vazgeçmiş
saygın kadınlar vardı…
elleri nasırlı yüzleri çizgiliydi.
Fakat o çizgilerin her birinde
bir hayatın sabrı,
bir ailenin hatırası,
bir mahallenin duası saklıydı.
Rahmetlik nenem böyle kadınlara
“kadınanam” derdi.
Rahmetlik yengemin de ardından
Hep kadınanam diye bahsederdi.
Ben çocuk aklımla
bu kelimenin anlamını bilmezdim.
Fakat nenemin onu söylerken
sesine yerleşen saygıyı, sevgiyi
ve derin özlemi hissederdim.

Benim çocuk gözümde kadınana olmak
Parayla satın alınamayacak
makamla kazanılamayacak
Bir kadının yükselebileceği en büyük mertebeydi.
O zamanlar böyle kadınanalar vardı.
Bir evin yükünü sessizce taşır,
Yoklukta sofrayı bereketlendirir,
Kendi acısını içine gömer,
Başkasının yarasını sarar
Başkasının çocuğuna kendi çocuğu gibi bakardı …
O kadınanalar..

Neşet Ertaş’ın
“Analar insandır, biz insanoğlu”
sözünü ne zaman duysam
aklıma bizim kadınanalarımız gelir.

Belki bu sözler
birbirinden doğmadı.

Ama ikisi de
aynı toprağın yetiştirdiği,
aynı kadim anlayışın sesiydi.

Bizim kadınanalarımız
tarih kitaplarına yazılmadı.

Adlarına heykeller dikilmedi,
hayatları gazetelerde anlatılmadı.

Ama onların emeği
evlerin duvarlarında,
çocukların terbiyesinde,
sofraların bereketinde,
yakılan ağıtlarda
ve bugün hâlâ hatırladığımız
o güzel insan ilişkilerinde kaldı.

Biz sadece annelerimizin değil,
bütün bir mahallenin kadınanalarının
emeğiyle büyüdük.

1990’lı yıllarda çocukluğumu geride bırakmış,
ülkede yaşananları anlayabilecek yaşa gelmiş
genç bir kızdım.

Televizyon ekranlarında
Süleyman Demirel’i görürdük.

Şapkası, kendine özgü konuşması,
halka yakın tavırları
ve siyasi tecrübesiyle
o yılların en tanınan isimlerindendi.

1991 seçimlerinin ardından
Süleyman Demirel’in DYP’si ile
Erdal İnönü’nün SHP’si
aynı hükûmet çatısı altında buluşmuştu.

Biri merkez sağı,
diğeri merkez solu temsil ediyordu.

Farklı siyasi geleneklerin
ülkeyi birlikte yönetmek için el sıkışması,
toplumda uzlaşmaya dair
yeni bir umut oluşturmuştu.

Halk; huzur, adalet, demokrasi
ve ekonomik rahatlama bekliyordu.
Fakat...
Enflasyon yükseliyor,
paranın değeri eriyor;
işçi, memur, çiftçi ve emekli
geçim mücadelesi veriyordu.

Bir yandan siyasi tartışmalar,
bir yandan terör ve şehit haberleri
ülkenin yüreğini yoruyordu.

Biz gençliğimizin heyecanını yaşarken
ülke de kendi sıkıntıları içinde
yolunu bulmaya çalışıyordu.

Bir tarafta siyaset, geçim derdi
ve gelecek kaygısı…

Diğer tarafta saçlarımız, elbiselerimiz,
arkadaşlarımız, şarkılarımız
ve kalbimizin ilk çarpıntıları vardı.

Saçlarımızı özenle yapar,
en güzel kıyafetimizi giyer,
aynaların karşısında uzun uzun hazırlanırdık.

Otuz altı pozluk fotoğraf makinesinde
her kare çok değerliydi.

Dikkatle durur,
filmin bitmesini,
fotoğrafların tab edilmesini
günlerce beklerdik.

Bazen gözümüz kapalı çıkar,
bazen görüntü bulanık olurdu.

Fotoğraflar kusursuz değildi;
ama hatıralar capcanlıydı.

Kasetlere şarkılar kaydederdik.

Radyonun başında bekler,
sunucunun sesi kesilir kesilmez
kayıt tuşuna basmaya çalışırdık.

Kalemle kaset sarar,
aynı şarkıyı defalarca dinlerdik.

Her melodinin bir yüzü,
her şarkının bir hatırası vardı.

Aşk da başka türlü yaşanırdı o yıllarda…

Sevgiler sessizdi ama derindi.

Birini sevmek;
onu merak etmek,
beklemek,
özlemek
ve sevgisi için emek vermekti.

Sevenler birbirinden kolayca vazgeçmezdi.

Cep telefonları, görüntülü konuşmalar,
sosyal medya yoktu.

Yan yana yürümek,
aynı bankta oturmak,
göz göze gelmek bile
büyük bir mutluluktu.

Eller tutulmaz,
Duygular öyle hemen çok kolay söylenmezdi.

Bir bakışın,
mahcup bir gülümsemenin,
usulca söylenen birkaç kelimenin
koca bir anlamı vardı.

Mektuplar yazılırdı o zamanlar…

Kâğıda yalnızca kelimeler değil,
yüreğin en saklı duyguları da dökülürdü.

Mektubun yolu gözlenir,
gelen mektup defalarca okunur,
sonra özenle katlanıp saklanırdı.

Arasına konulan
kurutulmuş bir çiçek ne kadar anlamlıydı.
Hasret gerçekten hasretti,
beklemek gerçekten beklemekti.

Bir şarkı çalardı radyoda,
sevdiğimizin yüzü düşerdi aklımıza...
O şarkı,
iki kişinin ömrüne yazılırdı.

Her aşk mutlu sonla bitmezdi elbette.

Kavuşamayanlar,
söyleyemeyenler,
bir hatırayı yıllarca kalbinde taşıyanlar da vardı.

O zamanki sevdalar
ruhta iz bırakan gerçek bir hikâyeydi.

Aşk, sanki iki kişinin arasında
gözlerden uzakta büyüyen
mahrem bir çiçekti.

Mesajlar yoktu,
Mektuplarımız vardı.

Emojilerimiz yoktu,
mahcup gülüşlerimiz vardı.
İmkânlar azdı
ama sevgimiz çoktu…

Arkadaşlıklarımız da içtendi.

Yüz yüze konuşur,
sevincimizi de kırgınlığımızı da
saklamadan paylaşırdık.

Birini merak ettiğimizde
profiline bakmaz, kapısını çalardık.

Özlediğimizde mesaj atmaz,
yanına giderdik.

Dostluk emek isterdi;
belki de bu yüzden
daha uzun sürerdi.

Elbette yokluklar, sıkıntılar
ve hüzünler de vardı.

Hiçbir dönem bütünüyle kusursuz değildi.

Ama insanlar birbirlerinin yarasını
daha çabuk fark ederdi.

Bir evde acı varsa müzik kısılır,
bir evde düğün varsa
herkes elinden geleni yapardı.

Sahip olduklarımız azdı belki;
ama birbirimize güvenimiz çoktu.

Şimdi geriye dönüp baktığımda
en çok neyi özlediğimi düşünüyorum…

Çocukluğumu mu?
Gençliğimi mi?
Eski bayramları mı?
Sacın üzerinde pişen yufkaların kokusunu mu?
Güneşe serilen salçaları mı?
Biber temizlemek için toplanan komşuları mı?
Topraklı kek tenceresinden yayılan kokuyu mu?
İstiklâl Marşı okunurken
ailecek ayağa kalktığımız o gururu mu?
Okul bahçesinde eşitlenen çocukları mı?
Ömer Amca’nın bakkalını mı?
Terzi Mesut’un dükkânını mı?
Düğünlerde elbiselerini paylaşan genç kızları mı?
Taziye evindeki ağıtlar yakan
Gidenin değerini sözleriyle yaşatan
o yaşlı kadınları mı?
Rahmetli nenemin dilindeki
“Kadınanam” sözünü mü?
Yoksa bir mektubun yolunu bekleyen
o tertemiz aşkları mı?

Galiba ben en çok
hayatın telaşsız hâlini özlüyorum.

İnsanların birbirinin yüzüne baktığı,
birbirini gerçekten dinlediği,
kalpten sevdiği…
Domatesin domates,
ekmeğin ekmek,
dostluğun dostluk koktuğu günleri…
Bir kap yemekle gönüllerin birleştiği,
küçük şeylerle büyük mutlulukların yaşandığı yılları…
Bugün, yarım asrı aşan ömrümün penceresinden
o günlere baktığımda
içimde sıcacık bir tebessüm,
derin bir sızı beliriyor.

Çünkü ben yalnızca geçmiş yılları değil;
insanların birbirine daha çok güvendiği,
hayatın daha gerçek,
aşkların daha mahcup,
sevgilerin daha samimi,
dünyanın daha doğal olduğu
bir zamanı özlüyorum.

Hayat zor olsa da
insanın insana yakın olduğu
o zamanları çok özlüyorum…

Esmehan SARI

Esmehan Sarı
Kayıt Tarihi : 11.09.2026 21:13:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!