İlahi alanı da ancak köleci bir yapı içine geçince, ayan beyan görür olduk. Köleci ittifakların ilk ete kemiğe bürünme biçimi monarşidir. Monarşi rızk veren mülk sahibiyle ahit sen olunan yapı biçimiydi
Yaratıcılığı hazırlayan tarihsel dönüşümün temel ön envanterle bileşimleri bilmeden, ne idüğü belirsiz bir yaratıcılık kavramı ortaya atılıyordu. Bilişsel süreçleri bilmeden kolektif organizmayı kavramadan yaratıcılığı da kavrayamazsınız. Kavradığınız da yüzeysel bilgi ve biçimsel bilgi olmaktan öte gidemez.
Kişisi bencilliğe endeksli av yapmadaki yaratıcılığınız sizi, Mars’ı bilecek olan yaratıcılığa götüremez. Bu nedenle bencil düşünce tavır ve hilelere yaratıcılık atfedersiniz. Oysa tekil kişi düşünmesinin bırakın yaratıcı olmasını, groteski anlamalara sahip animizdi bir anlamaydı. Yani ilk sel hayatın içinde doğuştan gelen bir yaratıcılık yoktu.
Alet kullanma zekâdır ama yaratıcılık değildi. Alet yapma yaratıcılıktı. Atalarımız aleti neolitik çağ içinde yani kolektif ilişkiler içinde yapmışlardır. Özellikle de üreten totem meslekleri içinde alet yapma yaratıcılığı, her mesleğin kendi içinde dallanmış çatallanmıştır.
Aşk işareti ile doğanlar yaşarken dünyaya talip olmazlar...Bilirler ki ne isteseler,neyi ansalar,ne kazansalar aşkın dışında hiçbir şey avutmaz onları,teselli etmez...Gönüllü sürgündür onlar...Gizliden gizliye hissederler bunu...Sonsuz bir ışıktan kopup gelmişlerdir geldikleri yere...Kopup geldikleri ışığa inançları ne kadar büyükse,içlerinde ki acı da o kadar derindir...Bu acı hatırlatır onlara kopup geldikleri yeri...Bu acı hatırlatır onlara kim olduklarını ve niye varolduklarını...
Kalplerinde aşk işaretiyle doğsa da bazı günler yorulur insan karşılıksız sevgilerinden...Yorulur kendisini anlatamamaktan...Sevgilim der,sevgilim der,ama,sevgilim dediği yanında değildir,bilir...Bazı günler insan soluksuz kalır,içindeki sevgili olmasa bile karşısındakine deliler gibi sarılır...O olmadığını bile bile sonsuz bir umutsuzlukla sarılır...İnsan soluksuz kalmaya görsün,sevgili diye bütün yanlışlarına,bütün kaçışlarına,kendine yaptığı ihanetlere sarılır...İnsan bir kere içindeki aşktan umudunu kesmeye görsün,her şey olmak,her yere yetişmek için bu hayat düşer...Her şey olduğunu,her yere yetiştiğini sandığı anda,ortada kendisi yoktur artık...Kaybolmuşluğa çok yakındır...Kopup geldiği ışığa inancı azalmıştır...Daha az acı çekiyordur artık...Ama daha mutsuzdur eskisinden....Daha mutsuzdur,o ışığı acı çekerek özlediği günlerden...
Soluksuz kaldığım kendime bile sakladığım günlerden bir gündü...Kaybolmuşluğa yakındım...İçimdeki acı hızla eksiliyordu...Işık soluyordu,soluyordu tıpkı sesim gibi...Soluyordu içimdeki aşk işareti gibi...Öylesine kaybolmuştum ki bulamıyordum artık içimde neyi yitirdiğimi,neyi kirlettiğimi...Öyle uzaklaşmıştım ki kendimden,kendimi bulmak için birine ihtiyacım vardı...
Onunla nerede ve nasıl tanıştığımız önemli değil....Gerçekten değil...Kaybolmuş insanlar birbirini çabuk buluyor....Umutsuzluk umutsuzluğu çağırıyor...
Konuşmaya susamıştık...Sanki ikimizde dilini,kültürünü bilmediğimiz uzak ülkelerden henüz dönmüş gibiydik bu ülkeye...Oysa böyle bir şey yoktu...Hep buradaydık...Hep o ışığımızdan kaybolduğumuz yerde...O ışığı orada bırakıp bu dünyaya,bu hayata gönül indirdiğimiz,her şey ve her yerde olduğumuzu sandığımız yerde...Hep o soluksuz kaldığımız yerde...Daha vakit var,o ışığa sonra dönerim, dediğimiz bu yerdeydik ikimizde...




Bu şiir ile ilgili 0 tane yorum bulunmakta