Musa'mı kaybedip firavunumla kaldım baş başa,
Umarken bir mucize, vurdum başımı sert taşa.
Ne bir asa elimde, ne Tur Dağı'nda bir nur,
Zindanımda yalnız karanlık durur.
Sorma bana yolumu, koptu aklın şirazesi,
Savrul savrula çölde, oldum delinin divanesi.
Kızıldeniz yarılmıyor, dalgalar boğar sesimi,
Kendi nefsimin sarayı, yavaşça alır ten kafesimi
Musa'sız bir Tih Çölü'nde dolanıp durur ruhum,
Zalim firavun tahtında, esir düşen ben oldum.
Sokakların sessizliği artık gürültüyle soluyor,
Demirden bir hayalet, yüzsüz kalabalıkların arasında dokunuyor.
Tarihin o yaldızlı kafesi kırılmak üzere,
Demir kafesteki işçiler uyanmaya başlıyor.
Bırak tâcın kibri şehrin kalbiyle çarpışsın;
İşte o vakit yılların nehri kendi kanında boğulacak.
Geçmişin ve geleceğin gölgeleri birbirinden koparken,
Gök gürültüsü soğuk taş kaldırımlarda yankılanacak.
Şehrin kalbinin saklayacak bir sırrı kalmadı.
Sular saray kapılarını dövene dek akacak bu sel;
Tarihi mürekkeple değil, kanın ritmiyle yazacak.
Hiçbir taht, bu selden kaçacak kadar yüksek değil,
Hiçbir duvar, istibdadı saklayacak kadar kalın değil.
Mürekkep kurudu, eski fermanlar fırlatılıp atıldı,
Artık yarını tayin eden, bu şehrin nabzı.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!