TAŞINAN AĞIRLIK
Geçmiş omuzda bir gölge,
Gelecek kalpte ince bir sızı…
İkisi birleşir,
Anın tadını bozar gizlice.
Oysa geçmek gerekir andan;
Tutunmadan, iz sürmeden.
Teslimiyet dediğin
Bir kapıdır.
Herkes varamaz eşiğine.
Kul, fazlasını da eksiğini de bırakıp
Kendini Kudret’e emanet ettiğinde
Bir buluta döner.
Tonlarca ağırlıkta olsa bile
Onu tutan Rubûbiyettir.
İçini Hikmet doldurur,
Rahmet olur, yağmur diye iner.
Ama kalbe bir “acaba” değse
Sema ağırlaşır,
Bulut taş kesilir.
İnsan da yeniden düşer
Kendi ağırlığına,
Kendi hakikatine.
Teslimiyet…
Söylemesi hafif,
Taşıması ateşten bir emanet.
Allah, bu yükü rızayla taşıyanlara
Yâr olsun,
Yol olsun,
Nefes olsun.
İstanbul, 20.02.2026 - 00:40
Muhammed Bozbey
Kayıt Tarihi : 21.2.2026 08:58:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.
Taşınan Ağırlık - Hikâye Sabahın erken saatleriydi. Şehir henüz uyanmamış, sokaklar geceyle gündüz arasında kararsız kalmıştı. Hava ne serindi ne sıcak; sanki zaman da o an biraz durmuş gibiydi. Adam, elinde eski bir çanta ile yokuşu ağır ağır çıkıyordu. Çanta neredeyse boştu. İçinde birkaç kâğıt, yarım kalmış bir defter ve okunup katlanmış bir mektup vardı. Ama yine de omzuna asılı o çanta, yılların yüküymüş gibi ağır geliyordu. Bir bankın yanına geldi, oturdu. Gözlerini kapattı. Geçmiş, hiç davet edilmeden yanına oturdu. Söylenmiş sözler… Söylenememiş olanlar… Kaçırılmış fırsatlar… Yanlış zamanda verilen kararlar… Hepsi birer taş gibi kalbinin içine dizilmişti. İnsan, dedi kendi kendine, hatıralarıyla değil de onların ağırlığıyla yoruluyordu. Başını kaldırdığında gökyüzünü gördü. Bulutlar ağır ağır ilerliyordu. Yoğundular. Griydiler. İçleri su doluydu. Belki tonlarca… Belki daha fazla. Ama düşmüyorlardı. Bir süre sadece onları izledi. “Nasıl oluyor da,” diye düşündü, “Bu kadar ağır olan şey düşmeden durabiliyor?” Cevabı bilmediğini sandı önce. Sonra, içinden bir yer cevap verdi: Taşımıyorlar. Taşınıyorlar. Adamın bakışı değişti. O ana kadar hep kendi hayatını omuzladığını sanmıştı. Her şeyi kendisinin tutması gerektiğini… Her hatayı düzeltmesi, her yükü dengelemesi gerektiğini… Oysa belki de mesele, tutmak değildi. Bırakmaktı. Çantasını açtı. İçindeki defteri çıkardı. Sayfalar doluydu: hesaplaşmalarla, açıklamalarla, “neden böyle oldu”larla. Her cümle, hayatı kontrol etme çabasının iziydi. Defteri kapattı. İlk defa çözmeye çalışmadı. İlk defa açıklamadı. İlk defa, sadece bıraktı. Gökyüzündeki bulut o sırada güneşin önünden çekildi. İnce bir ışık yeryüzüne değdi. Adamın yüzüne, ellerine, açık duran defterin kapağına… İçinde tuhaf bir hafiflik hissetti. Sorular gitmemişti. Hayat değişmemişti. Geçmiş hâlâ geçmişti. Ama yük… artık aynı yük değildi. Kalbine küçük bir “acaba” gelmeye çalıştı. “Ya yine olmazsa?” diye fısıldadı. Durdu. O sesi büyütmedi. Sadece gökyüzüne baktı ve içinden şunu söyledi: “Ben taşımıyorum.” Rüzgâr hafifçe esti. Uzaktaki bulutlar yer değiştirdi. Sanki biri görünmeden onları sevk ediyordu. Adam ayağa kalktı. Çantasını omzuna aldı. Çanta hâlâ aynı çantaydı. İçindekiler de aynıydı. Ama artık ağır değildi. Yokuşu çıkmaya devam etti. Bu kez yükle değil, emanetle yürüyordu.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!