1977 senesinin. İnsanı iliklerine kadar üşüten bir Kasım ayının 9'uncu günü İzmir'de Behçet Uz Çocuk Hastanesi'nde dünyaya gözlerimi açtım. Doğumumla dünyanın zorlukları merhaba diyordu. Önce sarılık hastalığı sonucu defalarca kanım değişiyor ve ancak 1978 senesinde ailemin yaşadığı eve merhaba diyordum. 1979 senesi ise bana kardeşimi bahşediyordu. Ardından ihtilal ve zorlu yıllar... Tek kanallı televizyon kuşağının Komser Colombo, Sinsi Köpek Değerli, Dallas, Adile Teyze ve Kuzucuklar, Uzaylı Zekiye, Oyun Treni, Mupppet Show, Kartallar Yüksek Uçar...vs. Ardından 1982 TRT 2 ile yeni bir kanala merhaba ve ilk program Ağaçkakan Woody Wood Packer... Türk Silahlı Kuvvetlerindeki görevi babamı dolayısı ile bizi İzmir'den sonra Nevşehir'e sürüklüyordu. Bu şehirle ilgili İlk öğretmenim Rahmetli Asım Hocam, Çukulata Dedem ve sarı civcivlerimi hatırlıyorum. Akabinde babamın tayini Mardin'e çıkıyordu. Biz ise annemle İzmir'e gidiyorduk.Tahsil hayatımın büyük bir bölümü İzmir'de geçiyordu. İlk okulda erkek arkadaşlarla kızlara olan düşmanlığım. Ortaokul'da ilk aşık olduğum kız olan müthiş koşucu Şelale'ye olan platonik aşkımla yıkılıyordu. Futbol yıldızlarının resimlerini topluyor ve kitaplarına yapıştırıyorduk. Asteriks, Karaşimşek, Ziyaretçiler ve İşte Hayatınız bu döneme damgasını vuran programlardı. Ben ise B. Manco, Beatles ve Bob Dylan ile Klasik Müziğin dahi çocukları W.A. Mozart, F. Chopin, L.V. Beethoven arasında kararsız salınımlar yaşıyordum. Ortaokul çağımdaki o aziz dostlarımı halen özlemle hatırlıyorum. Lise çağımsa bana o sinsi sivilceleri, Muhabbet kuşumuz Can ve lepistes, kılıçkuyruk, japon..v.s. balıklarımızı, kardeşcesine dost olduğumuz komşulukları, fen ve matematik sorularında formül ezberlemektense formülün nasıl bulunduğunu çözmeye çalışan aykırı mantığımı ve gelecekte kemikleşen dünya görüşümün tohumlarının atıldığı yılları hatırlatıyordu. Bu dönemde Uçan Kaz, A Takımı, Mc Gavyer, Patron Kim, Charles iş Başında... Ardından Üniversite yıllarım ve arkadaşların evlerinde geçen göçebe bilim tutkusu... Memuriyetime gurbet şehrinde ay yıldızın altında bir güzel şehirde başladım... Burada hayatımın anlamı sevgili eşimle tanıştım. Hayat bana ilk defa gülümsüyordu. Umarım hep bu tebessümüyle kucaklar...
Aşkta yarın yoktur sevgili. Zaman ileri doğru değil, içeri, yüreklere, derinlere doğru işlemeye başlar, bilgeleşir. Hiç bilmediği sezgileriyle buluşur. Yükü çok ağırdır, kendiyle buluşmuştur. Hem dışındadır dünyanın, hem de ortasında.
Hindistan'da Ganj Nehri'nin kıyısında yakılan yoksul adamın hissettikleri de onunladır, yitirdikleri de... Newyork'ta, bir sokakta, o kartondan kulübesinde yaşayan kadının çıplak yalnızlığı da. Her şey onunladır, ona emanettir sanki, ama o, çıldırtıcı bir yalnızlık içindedir yine de...
Aşkın kültürlü olmakla, bilgili olmakla da ilgisi yoktur sevgili, kanımıza karışan ilkel acı, o yaban ağrıyla hiçbir kitabın yazmadığı hakikatlere daha yakınızdır, inan...
Kim demişti hatırlamıyorum, aşk varlığın değil, yokluğun acısıdır diye. Belki de bu yüzden ilk gençliğimde, o yoğun aşık olduğum yıllarda, gözüme uyku girmez, dudağımda bir ıslıkla bütün gece şehri, o karanlık, o hüzünlü sokakları dolaşır, insanları uykularından uyandırmak isterdim. Uyanıp, içimde derin bir sızıyla uyanan o derin sancının acısına ortak olsunlar diye...
Aşk çok eski bir şeydir sevgili. Onun içinden o çileli çocukluğumuz geçer. Sevdiğimiz insanların çocuklukları da... Oradan üvey anneler, eksik babalar, parasız yatılılar geçer. Ve sonra aşk bütün bunları alır, daha da eskilere gider, hep o ilkel acıya, o yaban ağrıya...




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!