Şair Lautréamont Şiirleri - Şair Şair La ...

Şiir Yarışması
1

ŞİİR


1

TAKİPÇİ

Şair Lautréamont

... Mario ve ben kumsal boyunca ilerliyorduk. Uzayın çeperlerini yarıyor ve kıyının çakılları üzerinde kıvılcımlar saçıyordu boyunları gergin atlarımız. Harmanilerimizde şişiyor ve ikiz başlarımızın saçlarını geriye savurtuyordu yüzümüzü döven karayel. Çığlıkları ve kanat vuruşlarıyla bize fırtınanın yaklaştığını boş yere haber vermeye çalışıyor ve haykırıyordu martı; “ böyle delice dört nala nereye gidiyor bunlar? ”. Hiçbir şey konuşmuyorduk; düşler içinde bu çılgın koşunun kanatlarına bırakmıştık kendimizi; Albatros gibi hızla geçtiğimizi gören önünden akıp giden, her zaman birlikte oldukları için o zamanlar kendilerine takılmış olan adlarıyla o “iki gizemli kardeş” i gördüğünü zanneden balıkçı çabucak haç çıkarmaya çabalayarak, derin bir kayanın altına saklanıyordu inmelenmiş köpeğiyle birlikte. Korkunç bir savaş, zıpkının iki düşman ülkenin göğsüne saplamakla tehdit ettiği ya da kolera sapanıyla, bütün kentlerin üzerine çürüme ve ölüm fırlatmaya hazırlandığı sırada, yeryüzünde, bulutların arasında, büyük felaket dönemlerinde ortaya çıkan bu iki insan hakkında garip şeyler anlatıldığını duymuştu kıyı sakinleri. Kasırgalar çıktığında, kum yığınları ve kör kıyılar üzerinde geniş kara kanatlarını yayan bu iki hayaletin, büyük doğa değişimleri sırasında, benzersizliği ve görkemi kuşakların bitimsiz zincirinin şaşkınlığına yol açan ölümsüz bir dostlukla birleşmiş durumda, yüceliklerini sergileyen kara ve deniz cinleri olduklarını doğrulayıp, ciddi bir tavır takınarak kaşlarını çatıyordu en yaşlı enkaz yağmacıları. İki And akbabası gibi yanyana uçan bu iki hayaletin, güneşe komşu hava katmanları arasında özekdeş çemberler çizerek süzülmeyi sevdikleri; bu yörelerde ışığın en saf özellikleriyle beslendikleri ama kentlerin ortasında, gizlice, kin ve kıskançlık hançerleriyle birbirlerini kalleşçe öldürmedikleri zamanlarda, savaşın kükrediği alanlarda birbirlerini kılıçtan geçiren ve kendileri gibi yaşam dolu ama canlılar sıralamasında kendilerinden birkaç basamak aşağıda bulunan varlıklarla beslenen acımasız halkaların yaşadığı insanlı kürenin kendinden geçmişçesine dönüp durduğu o ürkütücü yörüngeye doğru dikey uçuşlarının yönünü çevirmeye kolay kolay karar vermedikleri söyleniyordu. Ya da, vahiylerin ayetleriyle, insanları pişmanlığa yönlendirmek amacıyla, uzaklığı yüzünden küçük bir top gibi görünen belli belirsiz bir gezegenin, kendi iğrenç yüzeyinden yükselen yoğun bir cimrilik, gurur ve sırıtma gazlarının ortasında devindiği yıldızsal bölgelere doğru büyük kulaçlarla yüzmek kararını aldıkları zaman, anlaşılmamış ve rezil olmuş iyi yürekliliklerine acı acı dövünmek fırsatlarını kaçırmıyorlar ve özeksel yer altı teknelerinde fokurdayan o sönmeyen ateşi korumak için yanardağların dibine, ya da insan p.çlerine oranla kendilerine birer iyilik örnekleri gibi gelen en acımasız uçurum canavarlarına ilişkin düş kırıklığına uğramış görüşlerini dinlendirmek için deniz dibine dinlenmeye gidiyorlardı. Uygun karanlığıyla gece inince, kızıl somaki doruklu yanardağ ağızlarından, deniz dibi akıntılarından yukarılara yükseliyorlar ve insan papağanlarının munkabız dübürünün ıkınıp durduğu taşlı oturağı çok gerilerinde bırakarak, iğrenç gezegenin boşlukta asılı karaltısı gözden yitinceye dek uzaklaşıyorlardı. O zaman, acılarını paylaşan yıldızların ortasında, Tanrı’ nın gözü önünde, başarısızlığa uğrayan girişimlerine üzülen toprak meleği ile deniz meleği ağlayarak birbirlerine sarılıyorlardı! .. Isınmak isteyen gece rüzgarı saz kulübenin çevresinde ıslıklarını duyurur, ve ölü dalgaların getirdiği deniz kabuğu parçalarıyla temeli kuşatılmış bu dayanıksız duvarları bütün güzüyle sarsarken, gece toplantılarında, kapı ve pencereleri kapalı odaların ocakbaşlarında kıyı balıkçılarının fısıltıyla anlattıkları o anlatılmaz ve boş inanç ürünü söylentileri elbette biliyordu Mario ve onun yanında dörtnala at koşturan kişi. Konuşmuyorduk. Birbirini seven yürekler ne söyleyebilir birbirine? Hiç. Ama herşeyi dile getiriyordu sözlerimiz. Ben ona harmanisine daha iyi sarınmasın söylüyordum; o, atımın kendi atından çok fazla uzaklaşmış olduğuna dikkatimi çekiyordu.; Birimiz ötekinin hayatına kendisininki kadar ilgi duyuyordu; Gülmüyorduk. O bana gülümsemeye çalışıyor ama ben ölümlülerin zekalarının büyük bunalımlarının yönünü uygunsuz bir gözle değiştiren sfenkslerle sürekli olarak ilgilenen düşüncenin oyduğu korkunç izlerin yükünü taşıyan yüzünü görüyordum. Girişimlerinin işe yaramadığını görerek bakışlarını başka yöne çeviriyor, dünyasal gemini öfkenin ağzıyla ısırıyor, ve biz yaklaştıkça uzaklaşan ufka bakıyor. Bana gelince, bir ece gibi, zevklerin saraylarında ilerlemekten başka bir şey istemeyen parlak gençliğini ona anımsatmaya çalışıyordum. Ama, o, sözlerimin bir deri bir kemik ağzımdan güçlükle çıktığını, ve benim gençlik yıllarımın, şölen sofralarında ve altın balkımalarıyla, hayal kırıklığının acı zevkleriyle, yaşlılığın iç bulandırıcı kırışıklıklarıyla, yalnızlığın ürküntüleriyle ve acını yalımlarıyla satın alınmış solgun aşk rahibesinin uykuya daldığı atlas yataklarda dolaşan umarsız bir düş gibi hüzünlü ve duygusuz geçtiğini fark ediyor. Girişimlerin işe yaramadığını görerek, onu mutlu edemeyişime şaşırmıyordum; işkence aletlerini kuşanmış olarak, korkunçluğun göz kamaştırıcı aylası içinde görünüyor bana Kadiri Mutlak; gözlerimi çeviriyorum ve biz yaklaştıkça uzaklaşan ufka bakıyorum... Kıyı boyunca dört nala gidiyor atlarımız, sanki insan gözünden kaçar gibi... Benden daha genç Mario; havanın nemi ve köpürerek bize ulaşan tuzlu su, soğuğun dokunuşlarını getiriyor dudaklarımıza. “dikkat et! dikkat et! ” diyorum ona, “kapat dudaklarını, birbirine sıkı sıkı yapıştır; teninde yakıcı yaralar açan çatlağın sivri cırnaklarını görmüyor musun? ” Gözlerini alnıma dikip dilini oynatarak yanıtlıyor beni; “ evet görüyorum onları., yeşil cırnakları; ama onları uzaklaştırmak için ağzımın doğal durumunu bozmayacağım. Bak bakalım, yalan söylüyor muyum? Mademki sadece Tanrı’nın iradesi böyle, uyacağım ona. En iyisi onun iradesinin gerçekleşmesi.” Ve ben haykırdım; “ hayranlık duyuyorum bu soylu öç alışa.” Saçlarımı yolmak istedim; ama o ban engel oldu sert bir bakışla ve ona saygıyla boyun eğdim. Geç olmuştu, ve kayanın girintilerine oyulmuş yuvasına dönüyordu kartal. Bana dedi ki; Harmanimi sana vereyim. Soğuktan korunman için; benim gereksinimim yok ona.” Onu yanıtladım; “ Vay haline, söylediğini yapacak olursan. Benim yerime bir başkasının acı çekmesini istemem, özelliklede senin.” Yanıtlamadı, haklıydım çünkü, ; ama ben, sözlerimin çok ağır kaçan vurgusu nedeniyle avutmaya çalıştım onu... Kıyı boyunca dört nala gidiyor atlarımız, sanki insan gözünden kaçarmış gibi... Başımı kaldırdım, kocaman bir dalganın kaldırdığı bir gemi pruvası gibi, ve ona dedim; “Ağlıyor musun? Sana soruyorum KARLARIN VE SİSLERİN KRALI. Gözyaşı görmüyorum kaktüs çiçeği gibi güzel yüzünde, ve gözkapakların kuru, tıpkı sel yatağı gibi; ama gözlerinin gerisinde, boynunu kocaman bir akrebin ısırdığı saflığının içinde kaynadığı kan gibi bir tekne görür gibi oluyorum. Kazanı ısıtan ateşin üzerine çullanıyor azgın bir rüzgar, ve onun karanlık yalımlarını senin kutsal gözçukurundan dışarı yayıyor. Pembeleşmiş alnına yaklaştırdım saçlarımı ve bir yanık kokusu duydum, yanmışlardı çünkü. Kapat gözlerini; çünkü, volkanın lavları gibi yanan yüzün kül benzeri dökülecek avucuma yoksa.” Ve, o, elinde tuttuğu dizginleri umursamadan bana dönüyor, ve zambak gözkapaklarını denizin gelgitleri gibi ağır ağır indirip kaldırarak acımayla bakıyordu bana. Gözüpek sorumu yanıtlamak istedi ve şöyle konuştu; “Kaygılanma benim için. Tıpkı ırmaklarının buharlarının tepenin yamaçlarından tırmanması ve doruğa varınca da bulutlar oluşturarak havaya yükselmesi gibi, haklı bir nedene dayanmaksızın ağır ağır çoğalan benimle ilgili kaygıların imgeleminin üzerinde kederli bir serabın yanıltıcı bir varlığını oluşturuyor. Kafatasımın kızgın bir kömür başlığının içine sıkıştığı izlenimini duyumsuyorsam da, inan ki gözlerimde ateş yok. Bence, başımızın üzerinden geçen rüzgarın iniltilerinden başka bir şey olmayan şu çok zayıf ve belirsiz çığlıklardan başka bir şey duymadığıma göre, teknede nasıl kaynasın saflığımın bedeni? Bir sivri kıskaçlı akrebin parçalanmış gözevimde yurtlanması olanaksız bir şey; bence bunlar, göz sinirlerimi ezen güçlü kıskaçlar. Ne var ki, tekneyi dolduran kanın, son gece uyurken, görünmez bir celladın akıttığı kanım olduğunu düşünüyorum ben de senin gibi. Uzun süre bekledim seni, OKYANUSUN SEVGİLİ OĞLU; ve evimden içeri giren Kimse’yle gereksiz bir boğuşmaya girişti uyuşuk kollarım... Evet, ruhumun vücudumun sürgüsüyle kilitlenmiş olduğun, ve insan denizinin dövdüğü kıyılardan uzaklara kaçmak ve sonsuz mutluluğun yarıkları ve uçurumları arasında insan dağ keçilerini ara vermeksizin kovalayan mutsuzlukların solgun sürüsünün görünümüne daha fazla tanık olmamak için serbest kalamayacağını duyumsuyorum. Ama, yakınmıyorum. Yaşamı bir yara gibi karşıladım, ve intiharın yarayı iyileştirmesini yasakladım. İsterim ki, sonsuzluğun her anında bu açık çatlağı görsün yaratıcı. Ona verdiğim cezadır bu. Tunç ayaklarının hızını azalttı atlarımız; bir yabandomuzu sürüsünün baskınına uğrayan bir avcı gibi titriyor bacakları. Söylediklerimizi dinlemeye kalkışmamaları gerek. Dikkatlerini yoğunlaştıra yoğunlaştıra zekaları gelişebilir ve belki o zaman anlayabilirler bizi. Vay hallerine; çünkü daha çok acı çekerler! Gerçekten, insanlığın süt domuzlarını düşün yalnızca: Kendilerini evrenin öteki yaratıklarından ayıran zeka düzeyi, sayısız acıların çaresiz bedeline karşılık olarak verilmiş gibi değil mi onlara? Benim gibi yap, gümüş mahmuzların gömülsün atının böğürlerine...” Kıyı boyunca dört nala gidiyor atlarımız, sanki insan gözünden kaçarmış gibi.

Devamını Oku