Pınar Önalan: Hakkında ziyaretçi görüşle ...

Pınar Önalan
BİR GARİP YOLCU...geldik gidiyoruz işte...
105

ŞİİR


10

TAKİPÇİ

  • Pınar Önalan
    Pınar Önalan 01.01.2009 - 23:41

    Yokluk Halinde İşlenen Aşk: Baran

    Baran…
    Göğün ağlayışı…
    Yağmurun modern dünya insanı üzerinde açtığı delikleri örterkenki sükûtu…

    Son zamanlarda İranlı yönetmenler birçok imkânsızlıklara rağmen çok kaliteli yapıtlar ortaya koyuyorlar. Örnek olarak Majid Majidi'yi söyleyebilirim. Şu ana kadar Majid Majidi'nin Baran, Rang-e khoda (Color Of Paradise) , Bacheha-Ye aseman (Children Of Heaven) , Pedar (Father) ve Baduk filmleri enfes bir sinema şöleniydi. İyi bir senaryo, konu bütünlüğü ve de oyunculuk vardı. Majid Majidi filmlerinden sonra diğer İran filmlerine yelken açarsak, Lakposhtha hâm parvaz mikonand (Turtles Can Fly) dikkatimizi celbeder. Ardından Salaam Cinema, Zamani barayé masti asbha (A Time for Drunken Horses) , Bad ma ra khahad bord (The Wind Will Carry Us) ile sinemanın büyüsüne tanık oluruz.

    Baran, Tahran'da bir inşaatta kaçak olarak çalışan babasının iş kazasında ayağının kırılması üzerine onun yerini almaya karar veren genç bir Afgan kızının, erkek kılığına girerek inşaatta çalışmaya başlaması ve kız olduğunu fark eden aynı inşaattaki bir Azeri gencin ona âşık olmasının hikâyesini anlatıyor. 2005'te İran'da çıkan Resalet gazetesinin haberine göre, Farabi Sinema Vakfı, 10 İran filmi arasından Majid Majidi'nin Baran filmini, Yabancı Film Oscar'ına aday gösterdi.

    'Bir film bu kadar mı doğal, gerçekçi ve etkileyici olur? ' sorusunun cevabını buluyoruz Baran'da. O kadar gerçekçi ki, bir senaryoyu izlediğinizi unutuveriyorsunuz ve kendinizi daha filmin başında olayın geçtiği yerde; inşaatın içinde buluyorsunuz. Kimi yerde Latif oluyor, inşaatta çalışıyorsunuz. Kimi yerde Rahmat olup kuşlara yem veriyorsunuz, gözlerinizden sevgi ırmağı çağlıyor. Kimi yerdeyse âşık olup sükûta eriyorsunuz, bakışlarınız her şeyi anlatıyor… Karakterler, olaylar, konunun işleniş tarzı... Hayatın içinden; hayatın içinde var olup göremediğimiz nehirlerden beslenmiş bir ırmak duruluğunda. Baran; sade, yalın, pak…

    Sinema bilinçaltımızda aşk vardır bizim malum; bir filmde aşk farzdır ve film boyunca da o iki aşığın özel hayatlarıyla baş başa kalırız, oradan kendi hayatımıza çıkarımlar yaparız, kavuşamayan iki sevgilinin şiddetle kavuşmasını isteriz mesela. Zira onlarla kendi iç dünyamızda bir doyuma ulaşırız farkında olmadan, kendi hayatımızda isteyip de bulamadığımız aşk adına güzel sahneleri onlar yaşadıkça biz kendi dünyamızın içinden bir seyirlik çıkarak mest oluruz onlarla birlikte, bu da bizi bir süreliğine tatmin eder.

    Milyon dolarlar dökülen filmlerde, dizilerde iç dünyamıza seslenebilecek, düşlerimize girebilecek sahneler de bulabiliyoruz fakat Mecid Mecidi bunu yapmıyor. Burnumuza burnumuza sokmaya çalışmadan saf bir halde, duygularımızı sömürmeden aşkın yalın halini sunuyor. Aşkı anlatmak için olayları kurgulamıyor, bir savaş sonrası binlerce Afgan insanının içler acısı hayatını ortaya koyarken aşkı tanımlıyor. Hafife almadan o kadar çilekeş hayatın içerisinde 'aşk kimin umurunda' havasını estiriyor.

    Filmde âşık olan Latif, öyle bir kapılmıştır ki, çalışmak, yemek yemek, dinlenmek gibi hayatın getirdiği her şeyden uzak kalacak kadar tutkundur. Sadece Rahmat'ı düşünür, 'O'na nasıl yardım edebilirim? Nasıl ulaşabilirim? ' sorularıyla geçirir geceleri, uykusuz kalır. Rahmat'ın göz kapaklarına odaklanır, ruhu katre katre olup yanaklarından süzülür. Yalnız olduğunun bilincinde ve aç kalacak olmanın şuurunda değildir. Sevdiği için her şeyi göze almıştır Latif; Rahmat'ın babası için kimliğin çok önemli olduğu o zorlu mülteci yıllarında kimliğini satıp yardım yapacak kadar sevmiştir çünkü…

    Kanaya kanaya doğar dolunay. İçgüdülerin hâkimiyetinden sıyrılmış hakiki sevginin kaynaklık ettiği aşka yelken açmıştır Latif... Sevenin sevgilide gördüğünü istemek değil, bizzat sevgilinin gözlerinde var olan albeninin seveni kendisine çektiği aşktadır. Dokunulmazlığına ant içirtecek bir sevgi... İki ruhun buluşup kaynaşması… Gözle görünenden gözle görünmeyene doğru akan bir nehirde tutkudan çok sevgiyle çağlayan, sevgiyle beslenen ve kim bilir belki de sevgiyle ilerleyecek olan bir nehir…

    Rahmat, Latif'e göre kendisini ağaçların tortusundan çıkıp şehrin boğuk havasında yiyecek aramaya çalışan yaralı bir serçedir. Aç kalmamak için sakat babasına ve iki kardeşine bakmak zorundadır Rahmat. Çocuk yaşta olmasına rağmen inşaatta çalışmaya, nehirden taş taşımaya zorlanır. Şefkatin, merhametin dilim dilim işlendiği, vicdanın haykırışıyla yüreğin paramparça edildiği Baran, modern dünyanın kıskacına sıkışan insanı öyle bir yerinden yakalıyor ki, insan kendisini çaresiz bir şekilde gözyaşları içerisinde buluyor, titriyor, hıçkırıyor, ağlıyor…

    Rahmat suskundur, muhataptır. Sadece kulak verir, bakar, tebessüm eder, tasdik eder ama asla konuşmaz. Film boyunca tek bir kelime bile etmez, bakışları her şeyi anlatır. İçinde tuttuğu acı o kadar büyüktür ki gök bu diyarı terk etmişçesine maviliğini yitirmiş kararmıştır. Sanki bir daha güneş doğmayacak, bahar gelmeyecektir. Kâinat selam durmuştur bu muhteşem aşka!

    Alışmışız; yere düşen her ne olursa olsun, toplanırken iki aşığın ellerinin birbirine değmesine bekleriz. Ama Baran'da yere düşen meyveler eller birbirine değmeden, gözlere bakılamadan toplanır. Baran'ın diğer filmlerden farkı sadeliği, yalınlığı… Latif'in Afganlı kızın tokasında gördüğü saç teline dokunamamasını modern zihin ile açıklayamayız.

    Şefkatten merhamete, sevgiden aşka, ölümden ölümsüzlüğe muhteşem bir aşkın işlendiği Baran, muhteşem bir sonla biter. Afganlı kızın Latifin gözlerine son defa baktıktan sonra burkasını kapatışı ve gidişi… Rahmat'ın çarığının izini göğün ağlayışlarının dolduruşu…

    Gök titrer:
    'Ya sen beni yanına çağır, ya da ben seni kendi yanıma çağırayım! '

    Toprak haykırır:
    'Merhamet şebnemi süzüldü yüreğine
    Aşkın idamı olur mu ey çocuk!
    Şefkatten aşkın şahikasına
    İzini yârinin gözlerinde bırakan…'

    Yağmur fısıldar:
    'Aşk yağmur suyuyla yeşerdi
    Dua dua indi kar tanesi yeryüzüne
    Güneş görünmeye çekindi
    Yağmur oluk oluk eritti yüreğini…

    Yâri Allah olacak aşkın yağmurunda ıslandın ey çocuk
    Dönüşü olmayan gidişlere gebedir bu yol
    Suskun, mahzun ve kederli
    Bir susuşla evreni yüreğine sığdırabilen…

    Gözlerini bilemeye devam et
    Çarmıha gerdiğin kelimeleri göm
    Seni her geçen gün O yapan derviş sabrında yoğrul
    Turnaları izle,
    Kaf dağına götürecekler seni'

    Yıldız Teknik Üniversitesi
    İşletme Kulübü Ritmik Gazetesi 4. Sayı

  • Pınar Önalan
    Pınar Önalan 30.08.2008 - 20:52

    _KIZIM ÜST'ADIM OLDU...
    ...
    yetmiyorum kendi başıma
    ille bir ben daha lazım bu yürek yangınıma...

    ....... oğlan çocuğu gibi cesur yürekli kızım.seninle aşacağız bu bitmeyecek dağ yangınlarını.içine düşeceğiz ibrahim -i aşkın.Kahkaha atacağız halimize gülenlere. gülsünler...
    gülsünler bakalım... varlığından dolayı beni var eden rabbim!
    -beklesinler! bizde bekliyoruz...demişti sevGİlimiz(s.a.v) Muhammed Mustafaya..
    naçiz vucudum günden güne takatten düşerken halet-i ruhim yangın yangın ivmenin peşinde. Bir korku ki..korkusuzluğun uçurumuna yuvarlamalıydım dı.
    Tefe-üle vurdum bütün sorularımı.. çok geçmiş sanmayın iki nefes arasıydı;
    __CEVAP GELMİŞ OLMALI__

    Gözkırpıntısına takıldım yeşil kaftanlı kızımın.Oysa derler di ki..kızlar pembe giyermiş çoğu zaman.Bence kocaman yalan.
    Cennetten düşen müjdem.itinayla yeşil-i aşka boyanmıştı kızımın entarisi.

    geldiiiiiiiiii..... -dedi.....
    geldi.

    .. geceleri gündüzünle boyadığın mektubun kokusuna bak.Misk-i amber! ! ben bastı zaman olmuşum ki...demiştim di iki nefes arası.. değilmiş oysa.
    haberi geldi..
    haber geldi..
    müjdem geldi... açmaya kıyamıyorum.Elimde kokluyorum..kokluyorum...koklayamaya bile kıyamıyorum.
    .. oğlanların cesaretini sollayan kız çocuğum! ! seni seviyorum.
    dilim tutuldu..
    sustum..
    sustum.. sorduğum neydi? aradığım kimdi?

    sahi, neyi sorguluyordum.!

    kalbimden bir parantez açtım. Gözümden damlayan yaş değildi... kalbimi nuruna bandırdım..bandırdım.
    Kızım dokunmadı! dokun-a-madı...
    usulca elimden tuttu mektubu açarcasına olamaz bu açış...
    kalbim yarılıyormuşcasınaydı..
    korkum ebediyetin girişindeki acının eseriydi. Olmak için önce ölmemim gerekliydi. ölmekten korkan 'ben'' ölüm dendikçe iliklerim çekilmekteydi.. bir sus işareti dokundurdu kızım minik dudağına. Kırık tebessümle sustum.. o oturdu ben oturdum.. artık birtek saniye bile bekleyemezdim suskunluğuklara çıldırıyordum... son sus çığlığını zamansız zaman attı....ve an çoktan kendine tanıklık yaptı...

    cevap..... şiir mısrası gibi dilimde tül perdenin zerafetinde danstaydı...

    tadacaktır...dedi!
    tadacaktır..
    ta_______da______caaaaaaakkkkk... beklediğim cevap işte buydu...
    cevap kalbim kadar huzurluydu. Cevap şah damarım kadar yakınlık besliyordu. Körlüğü yeni bilenmişti gözlerimin. Rabbiniz dilemedikçe siz dileyemesiniz..diye yazmıştı Kitap’ta.
    diledi..diliyorum..haberdarım haberinden müjdesinden..
    kızımın dilinden,evvel gönül dilime...............................sonra ağzımdaki bekçiye nur gibi yayıldı...o can alıcı,o can bağışlayıcı, o huzur pınarı söz gümbür gümbür yayıldı... kızım ilkin mırıldandı...
    kızım üst.adım olmalıydı!
    KÜLLİ NEFSİN ZAİGETÜL MEVT... KÜLLÜ NEFSİN ZAİGETÜL..
    KÜLLÜ NEFSİN...
    KÜLLÜ...dedi.
    Bende beden elbisesisi giymiş ruhumu alıp dolaştım..Elbisem bembeyazdı.Düğün sonrası gelin dolaştırır gibi...kornam olsa dııııııııııııınn...dııııııınnnn..diye çalacaktım..
    Nereye girsem KÜLLÜ diyordum..
    Nefsim bakışlarımı kıskanmıştı..
    mutfağa giriyorm küllü.............
    odayaya giriyorum küllü.....
    balkona çıkıyorum küllü... heryerde söyledim durdum du bu mısrayı... ay ve yıldız ses verdi sesime.Sesim yankılandı; hep beraber söyledik...
    güneş bile eşlik etti.Şu saatte başka gönüllerde adalet ışığını yansıtırken arada bir göz kırpıyordu sanki...tarık yıldızı gibi..sabah yıldızı nefesti. Gecenin zulmetine merhaba! dedi.Sonrası suskunluğa sattım neşvelerimi.Susarak huzurun sohbetine daldım.Kızm ve idris(a.s) anlattılar bana bu sırrı...

    Korkman yersiz değil amma..işte sana müjde..

    yani
    yani neydi beni sevindiren...
    her can ölümü tadacakken...
    iyi düşün insan kardeşim
    İyi bak!
    oku! demişti rabbin
    anladın mı? sadece tadacak...tadacak... tatmak ki...
    insan ömründe saniyelerle ölçülür...
    yemeğin tadına bakarcasına... eğer amelimiz iyi ise... ne mutlu leziiz bir yemeği tadar gibi... yakışıklı bir azrail ile..elveda bu dünyaya ya..ebede merhaba.

    eğer amelimiz paslanmış ise... zehiri tadmak fenadır...
    vay ki.. o saniyeler..kimbilir bin sene gibi...

    ...şükre muttasılım...
    bir şifa ki.Naziat suresinin sesini duyurdu ya Semi.......
    söktükçe sökenlere
    yüzdükçe yüzenlere
    yavaşca çekenlere (müjde burda) andolsun..........
    küllü nefsin zaigetül mevt..........her can ölümü tadacaktır...

    pınar ÖNALAN.. ______________________________ içimdeki kızım (ruhiyem) .. 23.08.08 GÜNLÜĞÜNDEN... ______________________________

  • Pınar Önalan
    Pınar Önalan 27.08.2008 - 23:33

    _________CAM YANAKLI ÇOCUKLAR________
    M.NEDİM HAZAR...

    Bir kediyi, bir de çocuğu hoplayıp zıplarken görmekten fena halde haz duyarım. Her ne kadar resim ve tasvirlerde sıcağa sığınmış uyuklayan kediler yer alsa da, ben hazzetmem uyuşuk kedilerden. Ve tabii çocuklar da...
    Eskilerin, epey eskilerin ileride iş yapacak sağlam, girişken ve gözünü budaktan sakınmayan birey ararken, çocukların kafalarını sıfır numaraya vurup, kafadaki kırık sayısına göre seçim yaptıklarını duyduğumda yüzümde benzersiz bir mutluluk gülümsemesi belirmişti.

    Yara demek deneyim demek değil miydi aslında? Ve her yara belki bir özgürleşme madalyasıydı.

    Kediler özgür olmalı... Ve tabii çocuklar da...

    Eski aristokrat evlerin mahzenlerinde saklanan kavanozlar vardır. Hani şu Hacı Abdullah türü lokantaların raf ve vitrinlerini süsleyen türden. Muhteşem bir şeffaflık ve içinde billur gibi bir sıvıda duran meyve ve sebzeler. Turşu yahut komposto olarak bekletilen bu cam kavanozlar nedense hep içimi burkar. Ve ne zaman yüzünü cama dayamış, sokağı seyreden bir çocuk görsem hep bu kavanozları hatırlarım. Bir çeşit mahpus hayatı gibi gelir bana o çocuğun yaşamı.

    Çocukluğun turşusu kurulamıyor maalesef ve çocuktan kompostonun tadı pek hoş olmaz sanırım. Ezilir çocuk ruhu, camdan bölmelerin ardında, lakin ebeveyn onu tehlikelerden korumak için içeride tuttuğuna inanır. Koruma güdüsünün neden olduğu tutsaklık!

    Bilumum tehlike işte; kötü arkadaş, kirli çevre, terleme, yorulma, sakatlanma vesaire... Ama atalarımız kafasındaki kırık sayısına göre belirlermiş çocukların geleceğini... Bu nedenle kafasında kırık izi olmaz yanağını cama dayamış çocukların. Gözlerinde ezik bir hüzün, yanakları cama dayalı bir şekilde buharlaştırana kadar camları bakarlar dışarı. Hayat oradadır; dışarıda; camın öte yanında... Durmaksızın akıp gider yollar, sokaklar, oyunları...

    Kirli çocuklar görürler camdan yanaklı çocuklar... Terlemiş, düşüp dizini kanatmış, burnu akan... Anlamam çocuklarını camdan kafese hapseden anneleri; 'çimlere basmayınız' levhalarını koyan devletlûları anlamadığım gibi.

    Ne münasebet çimlere basmamak! Çimler basılmak içindir, toprak üzerinde uzanmak!

    Esasen beton yapılarla çimleri çevrelen zihinlere asmak lazım tüm uyarı levhalarını... Upuzun gökdelenlerle dilim dilim dilimlenmiş masmavi gökyüzünü, kuyunun içindeki kurbağa gibi hüzünle izleyen cam yanaklı çocuklar hep hüzünlendirir beni.

    Bebekler henüz daha gözlerini bile açmadan el ve ağızlarıyla, yani dokunarak tanıyıp, zihinlerine tanımlarlarmış çevreyi. Minik bir bebeğin yakaladığı her şeyi ağzına götürmesi, onu yemek istemesinden değil, bu dokunarak tanıma sürecinin olağan reflekslerinden biriymiş.

    Bu nedenle bir tek camı tanıyabiliyor cam yanaklı çocuklar. Yağmura dokunamıyor, çamura, çime, toprağa, arkadaşının dizine, topa ve daha bin çeşit şeye...

    Oysa kediler dokunmalı ki, hayat denen o eşsiz mucizevi kaynağın neşesini hissetsin insanoğlu.

    Ve çocuklar da...

    Dokunmalı...

    Ve çekmeli yanağını camlardan...

    Kırıp camdan kafesin duvarlarını dışarıya çıkmalı mutlaka. Temas etmeli. Ve koşmalı hatta... Hoplayıp zıplamalı tıpkı kediler gibi. Düşmeli, kanamalı, canı yanmalı, iyileşmeli sonra, izler kalmalı küçük yaralanmalardan bacağında...Ve biz bu yaralara bakarak anlamalıyız hayatımızın anlamını.

    İnsan yaşadığını ancak o zaman hissediyor zira!

    Özgür olmalı çocuklar.

    Ve tabii kediler de...


    11 Ağustos 2008, Pazartesi LEZİZ Mİ LEZİZ BİR YAZIYDI...
    OKUDUYDUM DA OKUDUM...

  • Pınar Önalan
    Pınar Önalan 06.08.2008 - 00:23

    on sekiz bahara hazırlanan tomurcuk,
    on sekiz hayat dolu bakış
    on sekiz gülümseyen farklı çehre
    on sekiz \'OKU\' emrine itaat eden beden
    on sekiz hayal
    on sekiz gerçek
    on sekiz gelecek
    on sekiz uyku
    on sekiz rüya
    on sekiz uyanış
    on sekiz abdest
    on sekiz namaz
    on sekiz çığlık
    on sekiz feryat
    on sekiz korku
    on sekiz bekleyiş
    on sekiz sabırsızlık
    on sekiz gözyaşı
    on sekiz dua
    on sekiz kelime-i şehadet
    on sekiz ecel
    on sekiz sahibine kavuşan emanet
    on sekiz cansız fidan
    on sekiz salâ
    on sekiz tabut
    on sekiz HATUN KİŞİ
    on sekiz GELİNLİK
    DÜĞÜN MÜ? ? ?
    ONSEKİZ DÜĞÜN ARTIK MAHŞERE KALDI....
    KONYA TAŞKENTTE HAYATINI KAYBEDEN KARDEŞLERİM ALLAH SİZE RAHMET EYLESİN! ! !

    enes taha......

  • Pınar Önalan
    Pınar Önalan 30.03.2008 - 16:52

    Dua Defterim sensin aslında. İç/ten arzularının, ip/ince özlemlerinin, mecalsiz yakarışlarının, sözsüz fısıltılarının, hesapsız nefeslerinin, isimsiz sızılarının karası düşüyor avuçlarına. Dudaklarının birbirine dokunuşu hüma kuşları uçuruyor rahmet dergâhına. Nefesine � ah! � lar dolanması serin güller açtırıyor pişmanlık sahrasının yanık yüzünde. Sızım sızım sızlayan sızılarının söz kuşağını kuşanması sonsuz yakınlığın kucağına taşı(rı) yor seni.
    Dua, toprağın toprağa imzasıdır. Topraktan gelip de toprağa dönmeden önce, gökçe okunur bir yazı olman içindir. Kasvetli ağırlığını gökçekimine kaptırasın diyedir. Gelip geçen, ezilip dağılan varlığını kutsîler pazarına sunasın diyedir. Eriyen kalıbını canhıraş feryatlarla sonsuzca bir hitabın kalbine atman içindir. Suskun ve soğuk toprağın sıcacık sözü olasın diyedir. Tatlı yakarışlara dudağını yazdırman içindir.
    Öyle tatlıdır ki yalvarışın, seni aff ve mağfiretinin dergâhında ağlatıp sızlatan unutuşlarını ve sürçmelerini, lütuf ve bağışına muhtaç olmayacakmışsın gibi müstağni kılan susturan itaatlarinden daha çok sever Rabbin. Yeter ki bu toprak kabın içinden yakarış türküleri yükselsin. Yeter ki bu küskün ve dargın yüze ümit çiçekleri dokunsun. Yeter ki çamurdan bedene sahici bir nefes s/insin. Yeter ki bu boş avuçlarda dua dua kelebekler kanatlansın. Yeter ki bu varlık sadefi sancılı dua incilerine gebe kalsın. Yeter ki suskun ve soğuk dudaklar dua dua söze gelip ısınsın. Yeter ki kırık dökük hecelere tutunan sesler dirilsin, sağır uçurumlara yuvarlanan nefesler genişlesin, son nefesiyle doğan sözler miraca yükselsin.

    Söylüyor değilsin sadece, söz kesiliyorsun da. Yazıyor değilsin sadece; yazılıyorsun da. Söz kesilip yaz(ıl) dığın o defteri boynuna sarıyorsun gün be gün. Söylediklerin, eylediklerin, niyetlendiklerin kara bir kefen oluyor savunmasız çıplaklığına. Sözlerinle kefenleniyorsun. Dualarına sarılıyorsun. Defterini yazıyorsun.

    Dua Defterim hep açık kalsın.

  • Pınar Önalan
    Pınar Önalan 23.02.2008 - 14:28

    UCUNA YANILASI BİR MEKTUP OLMAK İÇİN

    Hiç mektup yazdınız mı bugünlerde? Yo, yo, bir kaç dakikada tuşa getirilmiş SMS� leri kasdetmiyorum. Elektronik postaların ekrana düşen yalnızlığında da mektup tadı yok. MSN� lerin, Palktalk� ların ayak üstü buluşmaları da mektup olmaktan hayli uzakta. Şöyle mürekkebin aşkla şevkle damladığı, kalemin dost için anlamları kıvrım kıvrım ya(ka) ladığı, parmak uçlarının her dokunuşta biraz daha hasrete bandığı, kâğıt kokulu, zarf zarafetli, ucu yakılası sahici mektuplarını kastediyorum. Öyle hemencek cevap alınmayan, öyle hemen okunmaya ayarlı olmayan; postacının elinde yol alırken, posta kutusunda beklerken gönderenin gönderilene suskun anlayışlar bahşettiği o mektuplar nerede?

    İzmir� in yabancı ve uzak bulvarlarını bir dost sıcaklığı ile bana tanıtan, yüzünde şiirin kekremsi hüznünü okuduğum sevgili Mehmet Şamil, mektup küskünlerine, zarf yoksullarına, bekleyiş yetimlerine yeni, yepyeni bir yol açıyor: Posta Kodu AŞK.

    Kırk mektup var kitapta ve iki şiir. Kılı kırk yaran, kırk ay kırk alev� Her satırında bir kalbin düştüğü, her hecesinde hasretlerin nefeslendiği, demlenmiş suskunluklar, beklemeyi göze almış şiir tadında mektuplar var.

    Öteden beri şairlerin nesir yazmasını okuyucuya şefkat olarak görürüm. Onlar şiire yükledikleri cevher anlamlarını bir nesrin açıklığına emanet edebilecek cesaretin sahibidirler. Şiirle biriktirdikleri susku barajının kapağını açabilecek cömertliğe sahiptirler.

    Şair cömertliğini ve cesaretini ikinci tekil şâhısa, � sen� e, muhatap olmanın kolay görünen ama yaralayıcı akışında gerçekleştiriyor. � Kalbime örtüyorum sakladığın sözleri.� Meçhul ancak yakın, nazlı ancak sırdaş kalan o � sen� in ayakları dibinde, kalbinin gizli atışlarını yağmalıyor, gönlünün sırça köşklerini hoyrat rüzgârlara açıyor.

    Ne uzun zaman geçti içimizin denizlerinden � sana� diye inciler devşirme dalgıçlığına soyunamayalı? Ne oldu da bize � sen� dediğimizin umursamaz gözleri önünde sırlarımızın kıyısından çakıl taşları toplamaktan korkar olduk? İncilerimiz mi yaralandı? Yalnızlığa razı olacak, � sen� in gözlerinde kendi sûretimize bakacak yalınlığı mı kaybettik?

    � Yüreğimin sana ayrılmış yerinde bir selam var, onu al. Kurtar beni. İçimde durdukça, durup durup seniNLE öldürüLÜyorum. �

    Sanıyorum, içimizin rüzgârlarını dindirdik. Gayba aşinâ bakışımızı eşyanın yüzünde dondurduk. Taş kesildi yüreğimiz; taştan da taş; öyle ki üzerimizden, bağrımızdan suların akışına ket vurduk. Lâl çığlıklarımızı yuttuk. Sonsuzluğa sözlü olduğumuzu unuttuk. Sevdalarımızı an� lık, günlük, aylık, mevsimlik avuntuların avuçlarında uyuttuk.

    Mehmet Şamil� in açtığı o yara hâlâ kanıyor.. İyi ki kanıyor; canlı olduğumuza alıştırıyor bizi. İyi ki kanıyor; acıyan yanlarımızla tanıştırıyor bizi...

    � Her şeyi yazmak ve paylaşmak mı dediniz? Kim ısınır uzaktan bu ateşin harında. Üşüten nedir ve yanan kim? � Yazmaya cesaretimiz yok belki.. Peki ya, okumaya? Hiç olmazsa, okuyabilir miyiz tesellisiz bıraktığımız, elsiz dilsiz eylediğimiz sızılarımızı?

    Kalplerimizin ezelden gönderilmiş mektuplar olduğunu bu sancılı beden zarfları içinde, Mehmet Şamil� in hatırına olsun, bir daha hatırlayabilir miyiz? Mektup türünün farklı imkanlarını ön plana çıkaran şairin, aşkın tanıklığına olan davetine katılabilir miyiz?

    Sahaf kokulu sayfalara bir mektup daha ekliyorum sana ulaşması umudunu şerh ederek. Gece üç nokta boyu derinleşiyor zarfın üzerinde. Kıvranıyor kumsaati akmamak için zamandan hızlı. Tekfin ve teçhizi tamamlıyorum. Kalbimi çıkarıp yapıştırıyorum bir kez daha. Katlıyor ve gömüyorum yine yola çıkmaya tutkulu düşlerimi.

    � Rabbim sadrımı şerh eyle... Zarfını aç bu ebede yazılı kalbimin. İşlerimi kolay eyle. Çöz düğümü dilimden. Beni ok(un) ur eyle. Ta ki anla(şılı) r olayım.�

    Posta Kodu AŞK
    MEHMET ŞAMİL
    yediharf yayınları/mektup

  • Pınar Önalan
    Pınar Önalan 24.12.2007 - 20:17

    ____ :))) BEN BU YAZIYA BAYILDIM,OKUMUŞ OLSA BARİ....______
    Medâr-ı iftihârımız, dünyaca meşhur piyanistimiz Fâzıl Say, “Bizim Türkiye rüyalarımız biraz öldü. Tüm bakan eşleri türban takıyor. İslamcılar zaten kazandı, biz yüzde 30, onlar ise yüzde 70. Başka yere taşınmayı düşünüyorum” diye vermiş-veriştirmiş…

    Fâzıl aabi, ben seni tanırım ama sen beni tanımazsın; bundan üç-beş sene önce sen, “Âşık Veysel’in köyü Sivrialan’da rahmetlinin mezarı başında piyano çalacağım” diye tutturmuştun da, tee nerelerden yeldire yeldire seni dinlemeye gelen kalabalık arasında ben de vardım. Onun için sana iki çift lâfım var; dinlemeden gidersen küserim, ona göre…

    Yav sen elbette gidersin gitmesine; dünyanın her yerinde akortlu piyano ve seni dinlemeye hazır sanatsever bir kitle bulursun fakat biz ne oluruz hiç düşündün mü? Onun için Fâzıl aabi, acele karar verme, bir düşün; içinden ona kadar say, yetmiyorsa yere uzan, sâkinleşinceye kadar bekle, öfken yatışsın.

    Yapma güzel aabim, o ünlü fıkradaki sokak serserisinin dediği gibi, “Toplum buna henüz hazır değil” bir kere; insan böyle şeyleri alıştıra alıştıra söyler. Aniden gazetede okuyunca bir fenâ oldum, bir fenâ oldum; elim ayağım boşandı. Öylece kalakalmışım!

    “Biz yüzde 30, onlar yüzde 70″ demişsin; canın sıkılmış besbelli. Fâzıl aabi, lütfen böyle şeylere kafanı takma; olaya bir de bizim gözümüzle bak; tamam, kâğıt üstünde % 70 filan görünüyoruz ama inan ki tedavi oluyoruz canım abim benim; biz de hâlimizden memnun değiliz yani. Değil 70, % 100 olsak, şu sizin % 30′ un forsunu, havasını, edâsını, kültürünü yakalayamıyoruz. Hiç değilse bunu bil ve müsterih ol. Demin “tedavi oluyoruz” demiştim ama sen belki dalga geçtiğimi zannetmişsindir: Fâzıl aabi biz, inan ki sizin gibi olmak için deli gibi didiniyoruz; senin gittiğin ülkelere gitmek, takıldığın restoranlara takılmak, giyindiğin mağazalardan giyinip şık görünmek, kaliteli yaşamak, şu dâr-ı dünyâda varlık sahibi olmak istiyoruz. Vallahi ve billahi.

    Senin dünyadan haberin yok Fâzıl aabi; bizim hanımlar, evet, başını örtüyor, bu hususta titizler ama içlerinden bir teki bile kara çarşafa girmek istemez; şimdi biraz umur gördüler ya, biz erkeklere “siz neredeyseniz biz de orada olacağız” diye kafa tutuyorlar; çalışıp iş-güç sahibi olmak, -hatta inanmayacaksın bak yeminle söylüyorum- okumak bile istiyorlar. “Biz mütedeyyin insanlarız, özel otomobil bize yakışmaz; adam gibi tedavi olmak, tatil yapmak, ev-bark sahibi olmak, hele köşklerde oturmak bize iki numara fazla gelir” diyenimizi hiç duydun mu Fâzıl aabi? Çağdaşlıksa çağdaşlık kardeşim; demokratlıksa demokratlık, hürriyetse hürriyet; sen neyi istiyorsan, % 70 de onu istiyor; bundan emin ol ve şu “çekip gitme” kararını aceleye getirme. Şöyle çok değil, iki kuşak daha geçsin, kimin daha modernist, kimin daha bu dünyacı olduğunu daha iyi göreceksin; kafayı piyanoya taktığın için bazı şeyleri görmüyorsun; öyleyse bu kardeşinin sözüne kulak ver, dinle ve inan.

    Diyorsun ki, “Biz artık azınlıkta kaldık, dışlanıyoruz. Çankaya’daki davete bile beni çağırmadılar…” İyi de, güzel Fâzıl aabim benim, Çankaya’daki davete sen davet edilmedin de, biz % 70 olaraktan kırmızı mumlu davetiyle ile çağrılmış değiliz ki; her camiânın kendine göre bir “creme de la creme” tabakası var! Anlayacağın biz de çağrılmadık ama bu kadar eften-püften şeyleri mesele yapıp “bırakın, gideceğimm” diye huysuzlanmadık. Zaten senin gibi horozlansak da gidecek bir yerimiz yok bizim: Orta Asya çok uzak, İran-Suudi Arabistan ayağımızı sıkar; Avrupa’yı dersen bastırmıyorlar bile. Ee? ..

    Şimdi “siz kiiim, ben kim; benim çağrılmam gerekirdi” diyeceksin; orada da sen haklısın Fâzıl aabi; biz % 70 olaraktan alayımız bir araya gelsek bir piyanoyu senin gibi güzel çalamayız, bu doğru işte…

    Lütfen bi daha düşün Fâzıl aabi; hadi bize acımıyorsun, bari % 30′ a acı!

    _______ * AHMET TURAN ALKAN ________________

  • Pınar Önalan
    Pınar Önalan 23.11.2007 - 21:49

    Mecnun Leyla’sının köyüne gitmek için dişi bir deveye bindi. Bir süre yol aldı. Mecnun’un tek derdi bir an önce Leyla’sına kavuşmaktı. Dişi deve ise geride bıraktığı yavrusunu düşünmekteydi ve onun tek derdi ise geriye dönmekti. Mecnun bir an dalıp gitse, elinden yuları gevşetse, deve bunu hisseder ve geriye döner geldikleri köye yani yavrusunun olduğu yere doğru giderdi. Mecnun kendine gelip baktığında, bulundukları yerden çok daha geriye gittiklerini fark ediyordu. Bu yolculuk iki-üç gün böyle sürdü. Mecnun yıllardır yollardaymış gibi şaşırmış kalmıştı. Baktı ki bu yol böyle bitmeyecek, deveden indi ve:“Ey deve! ” dedi. “İkimiz de aşığız. Fakat aşklarımız birbirine zıt, birbirine aykırı! Demek ki biz, birbirimizle yol arkadaşlığı yapmaya uygun değiliz. Senin sevgin de, yuların da bana uymuyor. O halde en iyisi ayrılalım! ” diyerek deveyi bıraktı. Ve yalınayak yürüyecek de olsa çölü aşıp amacına Leyla’sına kavuştu.

    Bu hîkayede geçen ‘Mecnun’ insan ruhunu temsil ediyor. Ve ruh, Ezelî bir Sevgiliye yani Rabbine muhtaçtır. ‘Deve’ ise nefistir. Maddî arzuların sembolüdür. O da yavruları olan heveslerin ardından koşmaktadır.Ya da maddi arzularının peşinden giden,dünyayı sadece oyun ve eğlenceden ibaret sanan, heveslerinin ardından koşan kötü ruhlu arkadaşlarımızı temsil ediyor. Bunu hayatımızda binlerce kez yaşamışızdır.Hayatımızı ilahi olanla değiştirmeye karar verdiğimizde kıramadığımız bir arkadaşımıza uymuşuzdur ve her zaman 'Bir seferden ne olur? Beni seviyorsan, yapmasan da benim için yanımda ol’’, sözlerine kanıp, emeklerimizi heba etmişizdir. Hem de bu arkadaşlıklarımızı Allah'ın uyarılarına rağmen yapmışızdır. Rabbimiz diyor ki;

    Siz ey imana ermiş olanlar! Eğer gerçek müminler iseniz, inancınızı küçümseyen ve onunla eğlenenleri –bunlar ister sizden önce vahiy verilenlerden, isterse [bu vahyin] hakikati[ni] inkar edenlerden olsunlar– dost edinmeyin ve Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun: Maide-57

    Sizin dostunuz ancak Allah’tır, O’nun Resulüdür ve Allah’a tam boyun eğerek namazlarını hakkıyla ifa eden, zekâtlarını veren müminlerdir: Maide-55

    Müminler, müminleri bırakıp hakikati inkara şartlanmış olanları dost edinmesinler çünkü bunu yapan, Allah ile bütün bağını koparmış olur- kendinizi onlardan korumak için bu yola başvurmanız hariç- Ancak Allah, Kendisine karşı dikkatli olmanızı ihtar eder, çünkü bütün yollar Allah'a varır: Al-i İmran-28

    Onlar müminleri bırakıp kafirleri dostlar ediniyorlar. Acaba onların yanında şeref mi arıyorlar? Oysa şeref bütünüyle Allah’ındır: Nisa-139

    Rabbimizin uyarıları tabii ki birbirimizi bırakmamak, sıkı dostluklar, bağlar kurmak, ötekiler kavramımızı netleştirmek üzerine bina edilmiş. Bizden olmayanlara karşı takınmamız gereken tavrın çerçevesi çizilmiş. İnancımızı küçümseyen ve onunla eğlenenleri, namazlarını hakkıyla kılmayanları, zekatlarını vermeyenleri, hakikati inkara şartlanmış olanları dostlar edinmememizi öğütlüyor. Eğer gerçekten inanıyorsak; arkadaşlarımız, dostlarımız; inancımızı sahiplenen, Allah’a tam bir teslimiyetle boyun eğerek namazlarını hakkıyla ifa eden, zekatlarını veren müminlerdir, Allah’tır ve O’nun Resulüdür. Günümüz cahiliyesindeki arkadaşlık kavramı ise hayattan olabildiğince fazla haz alma, dünya metaını elde etme ve nefisleri tatmin noktasında Allah’ı dikkate almadan yaşanan sefil hayatların kesişmesi üzerine bina edilmektedir. Anlaşmazlık noktaları hep dünyaya dair kazanımlarda yaşanılan sorunlarla ilgilidir. İlişkileri, birbirlerine biçtikleri değer ölçüsü, makam-mevkii ve statüleri sayesinde işlerini yaptırabiliyor olmalarıyla alakalıdır. Yaşamları, yürüyüşleri, salt tanışıklıklar ve bu tanışıklıkların kendilerine sağladığı -haklı ya da haksız- faydaları üzerine kuruludur. Kısacası hep bu dünyayı ölçü alan, başka dünyası olmayan bir arkadaşlık biçimi... Söz konusu şey, dünya ve kazançlar ise ilişki biçimleri acımasızdır. İlişkilerinin başkalarını karşılıksız düşünen, sıkıntılarını gideren bir yanı yoktur. Bu dünyada 'düşenin gerçekten dostu yoktur.' Tabii ki resmin öteki yüzünde bizler varız. Dünyaya ne kadar bağlandığımız, hayatımızın ve dostluk ilişkilerimizin ötekilerle ne kadar benzeştiği sorgulanması gereken bir vakıa. Arkadaşlık ilişkilerimizin eksenini vahyi doğrular mı yoksa dünyaya dair geçimlik endişelerimiz ve sahiplenme duygularımız mı yönlendiriyor? Bunları denenen her Müslüman yaşamıştır ki, genel olarak maddi menfaatler ilişkilerimizde daha belirleyicidir. Zamanımızın çoğunu, bir başka ifadeyle günümüzün büyük bölümünü iş aletlerimizle olan ilişlilerimiz almaktadır. Zaten dostluk ilişkileri kurmaya zamanımız bile yok. Vahyi bilgilerin yaşanılırlığı, biz nasıl düşünürsek düşünelim arta kalan zamanlarımızda yer almıştır. Bu mazeretlerin Rabbimiz huzurunda geçersiz mazeretler olduğu bilinci ile ilişkilerimizi asıl olana dönüştürmek ve pek tabii vahyi kuşanan arkadaşlarımızla, kardeşlerimizle olan sıkı dostluklarımızla mümkündür. Yukarıda bahsi geçen 'Mecnunun devesi' gibi sevgileri, hedefleri, aşkları farklı olan arkadaşlarımızla iyi olana yürüyüşümüzde yol kat edemeyeceğimiz aşikardır. Çünkü mecnunun devesinde olduğu gibi eğer İslami yaşantımızdaki hislerimizde gevşek davranırsak bu arkadaşlarımız bizleri kendi müptelası oldukları sefil hayatlarına ortak edececeklerdir. Böylece sürekli başladığımız noktaya geri döneceğiz. Mecnun, sevgi ve değer yargıları farklı olan devesini kendi sevdasıyla baş başa bırakıp yalın ayak da olsa çölü aşıyor ve sevgilisine kavuşuyor. Söz konusu amaç bizim içinde aynıdır. Allah’ı dikkate alarak ebedi bir hayatı, cenneti arzuluyorsak zorluklara katlanmalı, arkadaşlarımızı seçerken, rüku eden, secde eden, sevgileri Allah'a olan kişileri arkadaş olarak seçmeliyiz, develerle arkadaşlık yapmamalıyız. Yoksa bu arkadaşlarımız gafletimizden faydalanarak bizleri kendi heva ve heveslerine tabi duruma getirebilirler.

    Benim çok üzüldüğüm ve anlam veremediğim olay; tevhidi mesajla karşılaşan kardeşlerimizin aynı davayı savunan kardeşlerine duyacakları özlemi kendileri açısından 'arınmak' olarak nitelendirmemeleridir, ayaklarının birbirlerine doğru gitmemesidir. Kardeşlerinin yanında mutlu olmayı becerememektedirler. Birbirimizi gördüğümüzde yüzümüzdeki gülümseler o kadar sıradanlaştı ki, ışık vermiyor artık. Birbirimizle yaptığımız musafahalarımız bile unutuldu, hatta nerdeyse geçmişin tozlu sayfalarında öylece kalakaldı. Farklılıklarımız birbirimize karşı davranışlarımızdaki mesafeyi belirlemeye başladı. İnşaallah bu zafiyetlerimizi tekrar gözden geçiririz. Çünkü kardeşleriyle mutlu olmak, onlara karşı özlem duymak, yanlarında olma ihtiyacı hissetmek, onları ötekilerden daha değerli bilmek imanla alakalı bir hadisedir. Malımızı paylaşmayı beceremesek de gülümsemelerimizi, birbirimize karşı ilgi ve alakamızı kardeşlerimizden eksik etmeyelim. İnşaallah Allah bizlerden bu sevgiyi çekip alarak imanımızı boşa çıkartmaz. Tabii burada bütün zamanını Allah'a inkara şartlanmış, onun emir ve yasaklarını görmezden gelen ve kendilerini Müslüman zanneden topluluklarla geçiren insanlardan bahsetmeye gerek duymuyorum. Çünkü bu arkadaşlar Allah'ın apaçık ayetlerine rağmen yanlış insanlarla birlikte olup Rabbimizin bahsettiği kardeşleriyle birlikte olmaktan kaçınıyorlarsa bizim bu konuda söyleyecek pek fazla bir şeyimiz yok. Peygamberimizin dediği gibi 'Kişi sevdiğiyle beraberdir.' Rabb'imiz bu arkadaşların Müslüman kardeşlerinin yanında olduklarını kabul etmeyecektir. Öyle ki, yukarıdaki ayetlerden anlaşıldığı üzere kabul etmeyeceğini, üstelik kendileriyle bağlarını da ebedi olarak koparacağını bildirmektedir. Bu tarz arkadaşlıklarımıza sınırlamalar getirmeden ilahi olanı yaşamak mümkün değildir. Allah’ın bunca ikazına rağmen ters bir yolda ilerliyor olmamız bizleri hiçbir zaman varılması gereken yere ulaştırmaz. Kaldı ki, bu konuda bir tercihte bulunmak bizlere bırakılmış bir inisiyatif değildir, aksine bu Rabbimizin bir emridir.

    Hayatımızı vahiyle iyi olana dönüştürmek istiyorsak arkadaş edindiğimiz kişileri tekrar gözden geçirmek zorundayız. Allah'a rağmen yaşadıkları sefil hayatta ısrar ediyorlarsa onlarla yolculuk yapmaktan vazgeçmeliyiz. Aksi halde yaşam içerisindeki gevşek anlarımızda bizleri kendi saflarına dahil edebilirler. Böylece öteki dünyada yanacağımız ateşin yakıtını da bu dünyadan kendi ellerimizle götürmüş olacağız. Geçici olan bu dünyadaki tercihimiz ebedi olanı kaybetmemize sebep olacaktır. Üstelik İslam’ı yaşamayı o kadar çok istiyorken, sevgi ve değerleri farklı olan arkadaşlarımızı kıramadığımız, onların yaşantılarından uzaklaşamadığımız için. Öyleyse kalplerinin temiz olduğunu iddia ederek günah işleyen bu arkadaşlarımıza şunları söyleyelim: 'Bütün bir ömrünüzü içki masalarında hayata meydan okuyup sorunlarınızı unutmaya çalışmakla geçiremezsiniz. Hayatınız sürekli peşinde koştuğunuz kız arkadaşlarınızla yaşadığınız aşklardan, red cevabı aldığınızda kadehlere sarıldığınız garip duygusal durumlardan ibaret değildir. Sorunlarınızı aklınızdan kaçarak, unutmaya çalışarak halledemezsiniz. Allah’a yaklaşmak için kullanmanız gerken zamanı acımasızca tükettiğiniz kahvehane köşeleri iyi olanı kuşanacağınız yerler değildir. Daha önce hiçbir özelliğini bilmediğiniz, sadece kare ası atıp oyunu kazanmanızı sağlayan masa arkadaşınıza duyduğunuz sevgi sizi ateşe götürecek anlamsız bir sevgidir. Geleceğinde kuşku olmayan bir güne hazırlanmak zorundasınız. Rabbimiz diyor ki:

    SİZ EY imana ermiş olanlar! Sarhoşluk veren şeyler, şans oyunları, putperestçe uygulamalar ve gelecek hakkında kehanette bulunmak, Şeytan işi iğrenç kötülüklerden başka bir şey değildir. O halde onlardan kaçının ki mutluluğa eresiniz! Şeytan, sarhoşluk verici şeyler ve şans oyunları ile sadece aranıza düşmanlık ve nefret sokmaya ve sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymaya çalışır. O halde, (artık) vazgeçmeyecek misiniz? Maide 90-91

    Dikkat edin! Yukarıdaki ayet kalblerinizin temiz olmasından, arkadaşlarınızla çayına, kolasına oyun oynamanızın kumar olmadığından bahsetmiyor. Ayrıca sarhoşluk veren şeylerin, şans oyunlarının ve akıp giden zamanın sizleri Allah’ı anmaktan ve namazdan alı koyacağından bahsediyor ve artık bu tarz şeylerden vazgeçmenizi istiyor. Aksi halde hiçbir zaman mutlu olamayacağınızı söylüyor. Şeytan işi pislikler olarak tanımlanan bu davranışları terk etmenizi emreden hepimizin yegane yaratıcısı olan Rabbimiz değil mi? O halde aramızda tartıştığımız gibi bu sözleri sıradan sözler gibi tartışma konusu yapamayız. Müslüman olma iddiasında bulunan bizlerin yapması gereken tek şey sözü işitip itaat etmektir. Bu tarz arkadaşlık ortamlarından uzaklaşmadığımız takdirde emeklerimiz her daim boşa gidecek ve varmamız gereken hedefe hiçbir zaman ulaşamayacağız.

    Hiç kimse bir diğerinin alternatifsiz olduğunu, onunla yollarını ayırdığında yalnız kalacağını düşünmemeli ve bunun korkusunu yaşamamalıdır. Çünkü dünya zevklerine dalmış kötü ruhlu arkadaşlarınızı terk ettiğinizde sizleri siz olduğunuz için karşılıksız seven, sıkıntılarınızda hep yanınızda olan gerçek arkadaşlarınızla, kardeşlerinizle tanışacaksınız. Onlar yeri geldiğinde sizin için ölümü bile göze alacaklar. Size karşı sergiledikleri eksiksiz ahlaki davranışlara, Allah için karşılıksız sevgilerine şaşıracaksınız. Heyecanla sizlere sarılışlarındaki sıcaklığı hissedeceksiniz. Gülümsemeleriniz yüzünüzden hiç eksik olmayacak ve hatta sıkıntılarınızdan bile mutluluk duyacaksınız. İnşaallah merhum Ali Şeriati’nin dediği gibi, bizleri sorumluluklarımızdan kaçmaya yönelten ucuz bir inanç anlayışına kapılmadan, günahlarımızdan arınmayı öteki dünyaya ertelemeksizin hepimiz bu dünyada arınmayı başarırız.

    Selam ve dua ile

    Hikmet ERTÜRK

  • Pınar Önalan
    Pınar Önalan 01.11.2007 - 20:21

    Hayalleri Ertelemek
    GÜZEL ŞEYLER ERTELENMEMELİ
    METİN ALKAN
    Muhteşem! benliğine bir darbe indirebilseydin burnunu kaf dağı kadar büyük görmeseydin, tevazünün bir zillet olmadığını bilseydin,şayet sadece konuştuklarında samimi olabilseydin dinlediklerinle bari biraz amel edebilseydin Keşke,keşke,keşke demeden önce

    :AH: HAYALLERİ ERTELEMEK

    Elbette her insanın hayalleri olmalı ve bu hayalini gerçekleştirmek için de elinden gelen gayreti ortaya koymalı….

    Ancak hayalleri erteledikçe ertelenen birer masala dönüşüyorsa işte acı bir durumdan bahsedebiliriz.İnanan bir insanın da hayalleri vardır.Daha da acı olanı ise bir mü’minin hayallerini ertelemesi ve hep yarınlarda bir şeyler araması değilmi dir.

    Ne acıdırki ya geçmişle övünme yada geleceğe ertelenen güzel hayallerle teselli bulma hastalığından da kurtulamıyoruz..Kitap okumayı,daha fazla yardımseverliği,yazı yazmayı,dua etmeyi,ibadetlerde derinleşmeyi, daha iyi bir baba olmayı. Daha bir ilmi çalışma yapmayı. Roman yazmayı, öfkelenmeyi terk etmeyi hilm sahibi olmayı, gece ibadetini artımayı mübarek gün ve gecelerde derinleşmeyi,sağa sola yüksek sesle bağırmadan sükuneti, halim selim olmayı,daha az yemeyi, güzel konuşup çirkini terk etmeyi helal sınırlarda kalıp harama girmemeyi ve daha neleri neleri hep erteliyoruz……

    Karıncanın bir hayali vardı Hacca gitmekti Acaba bizim hayalimiz ne ve bir hayalle yatıp kalkıyor muyuz.Askerin cephedeki hayali ya şehit olmak yada gaziliktir.Cephede bu uğurda yazılmış binlerce destan vardır.

    Acaba bir öğretmenin hayali ne olmalıdır.Acaba bir talebenin hayali ne olmalı….Leş yiyen akbabalar vazifelerini bi hakkın yapmıyor mu? Hayallerimiz varmıydı bilinmez ama erteleyeli belki 10 belki de 20 yıl oldu.Vahiy gelmesini mi bekliyorsun
    Sihirli bir değneğin dokunmasını mı bekliyoruz acaba

    Hayalleri ertelemekle harekete geçmeyi de tehir ediyor ve kaldığımız yerde öylece kalıyor ve etrafımıza onlarca yüzlerce suçlamayı da göndermeyi ihmal etmiyoruz..

    Dünyanın her zamandan daha fazla ihtiyacı olan şeye vakıf olup da geride durmanın elbette bir bedeli olacaktır.

    Gafiliz ve hep yarın yarın deriz dururuz ancak bugünün dünkü günün yarını olduğunun hep unuturuz.Tezelden bir çare bulmalı yada bir bilene danışmalı Çaresizliğimizi iblmekden daha güzeli ne olabilirki

    Vedüd olan yönelmeli el vüd istemeli Hak kapısını dövmeli ve geriye dönmemeli
    Ham hayalleri peşinde ham ve çiğ gezmemeli…açılan kapıları iyi görmeli gördüklerimiz karşısında şükretmeli

    Cennete girme Onun rızasını kazanma,sevme sevilme şeytanın tuzaklarına kapalı olma hayalleri ertelenebilir mi

    Hedefe kilitlenmeden hayal gerçekleşir mi? Gündelik meşguliyetler yüzünden mi hayal kurmayız veya hayalleri erteleriz.Tuhaf olan da mutluluğumuzu ertelememizdir.Farkındayız veya değiliz ama mutluluklarımızı ertelemenin tek bir sebebi olabilir.Oda ebedi mutluluğa ulaşma ve yaşatma sevdasıdır.

    Kararlılık bizim en temel hasletimiz olmalı değil mi? istikrar ve süreklilik ve çizgimizi koruma konusunda ki hassasiyetlerimiz değil mi

    Yılların üzerimizde bıraktığı is ve sise rağmen hatalarımızın bedelini ruhumuzun derinliklerin de ızdırabını ölesiye bir sancıyla hissetmek, kolaycılığı terk ederek zora talib misin? Elbete bir gün perişanlıkların ve hayal kırıklıklarının en zinde izleri seni esir etmek için seferber olacak ancak pes mi edeceksin

    Gösterişli ve alayişli debdebeli günlerinin biteceğini hayal etmiyorsan hayal etmen gerekli şeylerin hayaliyle meşgul değilsin demektir.Merak etmeye değmeyen onlarca belki binlerce şeyin peşinde koştuğun için hep hayallerini ertelemek zorunda kalıyorsun.

    Rüyalarının bahar soluklayan nağmelerini de erteledin; ışıl ışıl gül kokan rüyalar yerin karabasanları rüyalarımızın misafir odalarında ağırladın; aklının en derin noktalarında bile hayallerini ertelemeye endeksli bir hayatı yaşadın ise söylenecek bir söz yoktur o zaman

    Safsata kokan bir derinlik ifade etmeyen beyanların kibir kokan devasa balon misali tavırların,yere batasıca benlik kokan hallerin mi seni üstün kılan,

    Gariblik ve sadelik aldı başını kaf dağının arkasına çekip gitti.Ve davullar kırk gün ve gece düğün yapıyor şeytanlar sevindir onları, melekler de hüznünden ve akıttıkları gözyaşından harab ve bitap düşsün

    Asıl meselede güllerin derinmesi ve gül kokan günlerin soluklanmasının ertelenmesi değil mi;

    Hep erteleme hep erteleme nefsin isteklerini öne çekme arzularımızı tebdil etme başkalarını yaşatmayı ise hep erteleme Tezek kokan tavırlarla geçirilen koskoca asrı yeniden yaşama ve sonraki nesillere yaşatmalı mıyız. Son demlerini yaşayan bir fasık misali hayatımız varsa o zaman…..Acep ne olacak bizim halimiz diye ince ince düşünüp kabalıktan ve yoz düşünceden kurtulmanın zamanı gelmedi mi İnsan olmanın temel vasfı insani ve vicdaniliği ön planda tutarak gerçekleşir.yoksa nefsaniliği önde tutmanın bize insan olmanın önünü sittin sene geçse açmayacaktır.

    Kim bilir di ki bir gün talih kuşu onunda başına konacak haydi sen de gel diyecekti ama kader ağlarını örerken üzerimize düşeni de yapıp yapmadığımızın da hesabını bizim yapmamız gerekmez mi

    Dolu dizgin bir hayat sürüyordu kendi hesabına ve sonsuzluğu burada bulacağı vehmiyle bir hayat yaşıyordu.Talihsiz bir asrın talihsiz bir kentin talihsiz bir ailesinin çocuğuydu.Çocuk imparatorluğunun hüküm sürdüğü aileni veliahd prensi idi

    Bırakın onu sevindirmeyi Şeytana düğün dernek yaptırmak mı istiyorsun bu hafta ertele bütün namazlarını ve ertele aciz olduğunu bilmeyi dua etmeyi ertele günlerin en mübareğinde
    Hatırına bile getirme süründüğün ve emeklediğin günleri,Hatırına getirme anne ile babanı
    Hatırlama sakın o mahşer gününü

    Ertele erteleyebildiğin bütün güzellikleri tebdil eyle arzuladığın tüm şeyleri
    Gelsin artık gelsin kırık plaklar gibi yaşanan köhne hayatlar
    Mantar misali bir hayat sürmek ve çatlak duvarlarıyla atiye doğru kucak açmalar

    Dört ayaklı mahlukata rahmet okutacak bir hayatı dolu dizgin yaşamak ve alabildiğince keşmekeşlik içinde nefretin ve kinin duvarlarında boy atan ikiyüzlü kaypak bir atmosferde pis bir hayat bırakmak gerisin geriye

    Deve inadına denk bir inat; köpekleri aratacak bir avarelik çakallara rahmet okutacak bir sefillik içinde yılanlardan daha fitne ve fesadı kutsallaştıran, hırs ve öfkenin ve ayak kaydırmanın modalaştırılıp revaç bulduğu bir hayattan şikayet etmeye ne kadar hakkımız var.

    Kalp ve akıl duvarlarında boy atan nedir kalbinde geçen nedir Rüyalarını süsleyen nedir.Gizemli dünyanda kurguların nelerdir.Senin senle beraber mezara götüreceğin sırların nedir.En yakın dostların kimlerdir

    Kendi hakkında verdiğin hükmün nedir.Vücut dilinin verdiği mesaj nedir Gerekli gereksiz yere konuşturduğun dilinin zekatı nedir. Sana verilen o sürmeli gözlerin kıymeti nedir Çehrenin başkalarında uyandırdığı manalar nedir.Ciddiyetin ve vakarın sendeki değeri nedir Kalbinden geçirdiğin şeylerin iyi olanların yüzdesi nedir.Çekil artık çeki önümden yol ver geçem daha da ötelere diye var mıdır bir sitemin

    Arzın derinliklerine insen,uzayın boşluklarına tayaran etsen yine de içindeki sessiz çığlıkları susturabilir misin. İçin için ağlasan yılları üst üste koyup yıldızlara merdiven diye koysan içindeki ateşi söndüremezsin. Beyin cidarlarını zonklatırcasına içte yaşanan sessiz ama derin depremlerin ruhunda meydana getirdiği tahribin önünü alabilir misin

    Heyhat ki hayır koskoca bir hayır; çünkü sen insansın ve acizsin aczini bilir misin

    Muhteşem! benliğine bir darbe indirebilseydin burnunu kaf dağı kadar büyük görmeseydin, tevazünün bir zillet olmadığını bilseydin,şayet sadece konuştuklarında samimi olabilseydin dinlediklerinle bari biraz amel edebilseydin

    Keşke,keşke,keşke demeden önce

  • Pınar Önalan
    Pınar Önalan 28.10.2007 - 13:07

    STRES OLDUM BİLLAHİ,
    AMAN UZMANLAR MEDET!

    YUSUF ÖZKAN ÖZBURUN

    Ağzını kocaman kocaman açmış adamlar, televizyondaki müzik ve görüntünün eşliğinde ter ter tepinen eşofmanlı kadınlar, en korunaklı yer olarak bellediği masasının arkasında gözlerini geriye devire devire ‘Rahat ol, stres at, gevşe’ diyen uzmanlar, kendisine uzatılan mikrofona bir yandan dondurmasını yalayarak bir yandan kıkırdayarak ‘Canımız çok sıkıldıııııı, alışverişe çıktık valla, stres atıyoz yaaaaa’ diye cevap vermeye çalışan kikirdek ve fikirdek kızlar, magazin dergilerine ya da magazin sayfalarına çöreklenen ve ‘Stres Atmanın On Yolu’, ‘Yoga Yap, Rahatla’ gibi hap çözümler üreten gazeteci ağabeyler ve ablalar, cümle alem, cümbür cemaat, bir stres atmaktır, rahatlamaktır, gevşemektir tutturmuş gidiyoruz.

    Stres atmak için alış-veriş yapıyor, gevşemek için yürüyor, rahatlamak için envai çeşit işler yapıyoruz. Maksat, üzerimizdeki ‘elektriği’ atmak, enerjiyi boşaltmak... Yerine ‘pozitif enerji’ doldurmak. Peki neden illa da bu enerjiyi boşaltmaktan yanayız, bu enerji bizde kalsa olmaz mı? Kendimizi doldur boşalt nevinden şarjlı pillere döndürmemizin alemi ne Allah aşkına? Niye stresimi atacak mışım? Yeniden doldurabilmek için mi? Hem stresimi nerede ve nasıl atacağım? Bana stres atma yolları olarak sunduğunuz yollar ve araçlar, kanserden dolayı oluşan deri kızarıklarına yara bandı yapıştırmak suretiyle kanser tedavisi olduğunu sanan avanakların melaline benzemiyor mu?

    Sorunların köküne inmeden, yılanın yuvasına inip başını ezmeden sağda solda gezinen yavrularını öldürmekle vakit geçirmek, çağın insan sorunlarına çözüm üretme stratejisini oluşturuyor. Yani ortada böyle bir sıkıntı, maraz, illet veya her neyse varsa, bunu üreten mekanizmanın kaynağı neresidir? diye bir soru sormadan, hadiseye derinlemesine eğilmeden, palyatif çözümler sunmak asrın karakteristiğini oluşturuyor. Hele de mesele insan ve onun halleri olunca, bu yüzeysellik hepten şapşalca oluyor. Sıkıntı ve stres içinde kuyruğu yanmış tilki gibi gezinen modern insana, ‘Sık adımlarla uzun bir yürüyüşe çık’, ‘Kendine bir kız arkadaş edin’, ‘Kilolarından kurtulman lazım’, ‘Evini Feng Shui Felsefesine göre döşe, huzur bulacaksın’, ‘Anti-Aging ve Reiki yap, öğle aralarında da ofisinde 15 dakika meditasyon uygula, gevşeyeceksin’ gibi çözümler sunmak gerçekten ‘çözüm’ olacak mıdır?

    Stresi ve gerilimi peydahlayan, üreten, temel ruhsal ve manevi dinamikler nelerdir? Yani bu ‘kanser’i doğuran kötü huylu hücreleri üreten yapı nedir? Bu ve benzeri sorulara, okuduğum onca psikolojik eser tatmin edici cevaplar veremedi. Bu yönüyle ben tatminsiz bir adamım. İkna edilmeye ihtiyacım var. Fakat ilginçtir, son zamanlarda yeniden okumak üzere elime aldığım bir kitap beni haddinden ziyade derin düşüncelere garketti.

    Kitapta aynen şöyle diyor: “Sıkıntılarımızın hepsi ham tamah ve hırstan, nefse tutkun olup da onun dikenliğine adım atmaktan kaynaklanır. Dane için tuzağa düşen kuş, dar bir saraydan ibaret olan kafese boyun eğmeye mecburdur…” (Mecalis-i Sab’a, Mevlana, Tercüme: Mehmet Hulusi, Kırkambar Yay. 2001) Biliyorum, naklettiklerim hiç de objektif ve bilimsel değil. İyi de bilimsellik kimin umurunda! Objektif de sadece fotoğraf makinesinde ya da kamerada bulunur ki onu da nereye yöneltirsen orayı gösterdiği için, hiç de ‘objektif’ değildir. Ayrıca, kelin ilacı olsa başına sürermiş. Üstad Lang’in dediği gibi, psikoloji ve psikiyatri çoğu kere, ‘Şaşıya yol gösteren kör gibidir” ki her psikiyatrı nerdeyse bir başkasına mahkum etmiştir. Bize stres atma yollarını öğreten uzmanlar, inanın çoğu kere bizden daha streslidirler. Adam ‘stres at’ diye diye stres oluyor, ne yapsın…

    Gövdeye tutkun olup, dünya metaının hırslarıyla sarhoş olmak, nefsi terbiye etmeyip onun şımarık bir çocuk gibi olan bütün isteklerine karşılık verememek stresin ve kaygının en büyük bataklığını oluşturuyor. Tenin haz danelerine tutulan biz kuşcağızlar, ten kafesinde feryad ediyoruz ve kanatlarımızı kafesin tellerine vura vura kanatıyoruz. Özgür ve göğe tutkun yanımız belalı bir esarete boyun eğmeye razı olmadığı için sürekli kendini baskılanmış hissediyor. Buna karşın diğer kafesteki ‘uzmanlar’, kafesin içine konan aynaya bakmamızı, sanki kafesten çıkmışız da uçuyormuşuz gibi hayal etmemizi, kafeste sırtüstü yatıp gevşeme egzersizleri yapmamızı salık veriyorlar.

    Ey uzmanlar! Stres atmıyorum, atmayacağım. Bu stres birike birike kafesi parçalayana kadar benimle beraber kalacak. Benim stresim, yolunmuş kanatlarıma yürüyen can olacak…