eski siyah, beyaz bir fotoğrafım ben,
mutluluğun karesinde kalan.
bir zaman gülerken çekmişler beni,
şimdi bakıyorum da,
o çocuk benden habersiz,
ben ondan yaralıyım.
saçlarımda bahar,
gözlerimde dünyayı yenmiş bir adam.
ne tuhaf,
insan en çok güldüğü günlerde
hangi acıya doğru yürüdüğünü
bilmiyor.
zaman dedikleri
duvardaki saat değilmiş meğer,
annemin yüzünde derinleşen çizgi,
babamdan kalan boş sandalye,
dostların eksildiği masa,
aynada bana benzeyen
bir yabancıymış.
gençken ömür uzun sanırdık,
ölümü başkalarının başına gelen
eski bir masal.
meğer doğduğumuz gün
dönüş bileti de kesilirmiş,
biz yalnız gidişi
hayat sanırmışız.
bir güzel sevmiştim vaktiyle,
adını kalbimden başka yere yazmadım.
gitti.
sonra öğrendim,
bazı gidenler ölmez,
insanın içinde kalır.
ne gömebilirsin,
ne sarılabilirsin.
dostlarım vardı fotoğrafta,
omuz omuza, kahkaha kahkaha.
kimi toprağın oldu,
kimi dünyanın,
kimi üç kuruşluk menfaate
bir ömürlük hatırayı sattı.
ölene kırgın değilim,
onun mazereti ölüm.
ben yaşayanlara şaştım,
bir selamı çok görüp
cenazede gözyaşını
cömertçe harcayanlara.
çok adam gördüm,
cebi büyüdükçe gölgesi büyüyen,
kendisi küçülen.
çok yoksul gördüm,
bir lokmayı ikiye bölüp
sofrasından daha büyük
bir insan olan.
anladım,
insanın ağırlığını
cüzdanı değil,
yokluğunda bıraktığı boşluk
ölçüyormuş.
şimdi çekmeceden çıkarıyorum
o eski fotoğrafı.
kenarları sararmış,
ortasında ben.
o hala genç.
ben ise ona her baktığımda
biraz daha
onun geleceğine benziyorum.
göz göze geliyoruz bazen.
annenin sesini iyi dinle
demek geliyor içimden.
çünkü bir insanın sesini unutmak,
onu ikinci kez
kaybetmekmiş.
babana biraz daha otur
demek istiyorum.
bazı sandalyeler boşalınca
ev büyümüyor,
insanın dünyası
küçülüyor.
sevdiğine sarıl desem güler,
dostlarına dikkat et desem inanmaz,
ömrün kısa desem
önünde yıllar var sanır.
susuyorum.
çünkü gençlik,
ihtiyarlığın gönderdiği mektupları
açmadan çöpe atarmış.
ah be çocuk.
sen geleceği beklerken
ben senin sıradan bir pazar öğleden sonranı
ömrümün kalanına
değişirdim.
meğer insan
büyük günleri özlemiyormuş.
bir mutfaktan gelen sesi,
kapının açılışını,
masadaki eksiksiz tabakları,
adını çağıran birini.
o zamanlar
sıradan dediği ne varsa
onu özlüyormuş.
şimdi biliyorum.
ölüm insanı bir kere alıyor,
zaman ise
geride kalanlardan
her gün biraz daha çalıyor.
bir gün o fotoğrafa bakıp
orada kimlerin eksildiğini değil,
kimlerin olduğunu
hatırlayamamaktan korkuyorum.
çünkü fotoğraf dediğin
geçmişi saklamıyor aslında,
geçmişin elimizden kaçarken
bıraktığı parmak izini saklıyor.
ve yıllardır
yanlış yere bakmışım.
mutluluğu
yüzümdeki gülüş sanmışım.
oysa mutluluk,
fotoğraf çekilirken
kadrajın dışında duran annemmiş.
birazdan eve gelecek babammış.
ertesi gün yine göreceğimi sandığım
dostlarımmış.
ve adını söylemeye
bir ömür yetmeyen
o kadınmış.
hepsi birer birer
fotoğrafın dışına çıktı.
bir tek ben kaldım
o karenin içinde.
işin acı tarafı şu.
fotoğraftaki ben
onları kaybedeceğini bilmiyor.
fotoğrafa bakan ben ise
onları bir daha bulamayacağını biliyor.
iki adamın arasındaki mesafe
birkaç santimlik kağıt değil,
bir ömür.
eski siyah, beyaz bir fotoğrafım ben,
mutluluğun karesinde kalan.
yıllarca öyle sandım.
meğer ben
mutluluğun karesinde kalmamışım,
mutluluk,
ben kıymetini anlayana kadar
kareden çıkmış.
fotoğraf hala önümde.
gençliğim orada,
gülüşüm orada,
sevdiklerim orada.
elimle dokunabiliyorum hepsine.
bir tek
geri dönemiyorum.
✍️
Mustafa AlpKayıt Tarihi : 23.08.2026 18:32:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!