Bu bir arzuhal değil, mutlak bir ihtardır!
Mürekkeple değil, kemiğe dayanan öfkeyle yazıldı.
Gölgeleri yırtıp fırlatıyorum;
Kendi kanımla çizdiğim bu sınırda,
Hiçbir efendinin postalı iz bırakmayacak
Merhamet dilenen diller kopsun.
Mandayı lütuf, esareti kader sayan kokuşmuş aklı,
Bahşedilen sahte nefesi reddediyorum!
İpeklere sarılı bir köleliktense,
Uçurum kenarında çıplak bir hürriyet kalacak
Demir erir, et çürür, çelik paslanır;
Fakat irade kalır en dipte, sapağlam
Boyunduruk altındaki altın saraylar ateşe verilsin!
Bana, zincir tutmayan dağlarımın hırçın rüzgârı kâfi
Eğilmek, lügatimizden kazınmıştır
Kırılmak var belki, un ufak olana dek parçalanmak...
Ama bizi uysallaştıran bütün o süslü vaatler,
Merhamet maskesi takmış bütün o himayeler,
Tarihin çöplüğüne, en dibe atılacak!
Lütfunuza da, gölgenize de lanet olsun!
Bırakın kanayalım, bırakın lime lime edilelim,
Ama kendi toprağımızda, kendi göğümüzün altında!
Kefenimiz hürriyet, mezar taşımız isyanımızdır.
İlan ediyorum bütün sağırlara:
Benim yurdum, sömürge aydınının rüyası değil.
Benim yurdum,
Tırnaklarıyla uçuruma tutunanların şerefidir.
Hakikat şudur, yüzünüze çarpıyorum:
Zincirinden başka kaybedecek şeyi olmayan,
Kaybetmekten korkmaz.
Biz ölüm korkusunu öldürdük, şimdi sıra sizde!
Konforunuz, sahte güvenliğiniz sizin olsun
Bana fırtınaların tam ortasında dikilmek yeter.
Köle gibi sürüngen on yıllar yaşamaktansa,
Özgür bir kurşun gibi namludan çıkmaya bedeldir an!
Zaman daralıyor, mekân üstümüze çıldırıyor
Artık "belki"lere, "yarın"lara, "şartlar"a yer yok.
Ya tam, eksiksiz, mutlak bağımsızlık!
Ya da topyekûn, yeryüzünden silinip yok oluş!
Mahkeme kuruldu, hüküm verildi:
Hiçbir boyunduruk, hiçbir zincir, hiçbir himaye!
Karar kesindir, temyizi, dönüşü yoktur.
İcraat, meydanlarda canla ödenecektir.
Geri dönüş yok, gemileri değil, limanları yaktık!
Pusulamız yok, yol gösteren sahte yıldızları söndürdük.
Kendi ateşimizle karanlığı deleceğiz,
Veyahut bu zifiri karanlıkta devleşeceğiz.
Yazın bunu tarihin kokuşmuş sayfalarına!
Burada diz çöken tek bir silüet göremeyeceksiniz!
Yoksa mutlak hürriyet, kopsun en büyük kıyamet!
Cümlesi bin canda, ebediyen redd-i ilhak!
Biz beklemeyi unuttuk, durmayı lügatten sildik!
Yırtık çarıklardan sızan kanla çizildi bu coğrafya.
Dumlupınar’da çatlattık esaretin kof kabuğunu,
Şimdi deniz kokusu çekiyor çelikleşmiş ciğerler,
Ufukta çırpınan, mavi, hırçın Ege bekler.
Unutmadık ilk kurşunun yırttığı kahpe sessizliği!
Konak Meydanı’nda yere düşen asil bedeni.
Tek, ilk kurşun, milyonlarca namluya gebe kaldı,
İşte doğurdu kanlı şafak beklenen kâbusunuzu,
Geliyoruz, boğazınıza tıkmaya süslü üniformanızı!
Önümüzde çil yavrusu gibi dağılan korkak yığın,
Arkamızda cayır cayır yanan köylerin dinmez öfkesi!
Bizi durduracak tel örgü, siper, hendek henüz icat edilmedi.
Biz yürümüyoruz, biz yeryüzünü altımızda kaydırıyoruz,
Kaderi, süngülerin ucunda İzmir’e doğru yeniden yazıyoruz.
Göründü işte Belkahve’den nazlı, yaralı şehir!
Kordon’a çöken kirli, gri sisi parçalayarak...
Bizden çaldığınız her saniye için bin yıl alacağız,
Bütün kirlerinizi denizin tuzlu sularına kusana dek,
Bu dağlardan, tepelerden sel olup, çığ olup akacağız.
Bakın! Dağlarında açmaya başladı kan kırmızı çiçekler.
Tohumu, bağrına düştüğümüz şehitlerin ta kendisidir!
Artık hiçbir yabancı postal basamaz bu mukaddes yeşile,
Toprak uyandı, taş dirildi, ağaçlar yerinden ayaklandı,
İzmir’in damarlarında yatan deli kan yeniden şahlandı.
Dokuzuncu günü eylülün, zaman tam burada duracak!
Takvimler bu kıyametten sonrasını sadece "hürriyet" sayacak.
Hükmü yok sahte kralların, kağıttan imparatorlukların,
İzmir’in göğünde yırtılırken kirli, karanlık paçavralar,
Meydanları titretecek en gür, en haklı, hür nâralar
Sulara gömülüyor şimdi sarsılmaz sandığınız kibir.
Deniz, ihanetin son durağı, korkaklığın karanlık mezarıdır!
Ne gemileriniz kurtaracak sizi, ne de sahte müttefikler,
Çırpına çırpına öğreneceksiniz bu en acı, yutulmaz hakikati:
Bu millete giydirilemez esaretin, mandanın lanet gömleği!
Geldikleri gibi gittiler, hayır, kaçarak, sürünerek!
Arzularını, heveslerini, utançlarını kumsala dökerek.
Size bir daha bu coğrafyada "belki" bile yok, bitti!
İzmir’in suları şahittir boğulan çürük emperyal düşe,
Tarih burada şahit oldu en büyük, en rezil, en kanlı çöküşe
Bu deniz, artık sadece mavi bir su değil yüzdüğünüz,
Yıkılmaz duvardır, demirden kalkandır bizim için.
Karaburun’dan Foça’ya, dalga dalga esen bu asi poyraz,
Her sabah yüzünüze çarpacak o ezici yenilginin tokadını,
Unutturmayacağız size asla, bu mutlak direnişin adını
Ağlayan anaların gözyaşı kurudu Kadifekale’de.
Başı dik, gözü pek yiğitlerin sevdasıdır şimdi parlayan.
Bu şehir, zeybeklerin diz vurduğu mukaddes bir altardır,
Her efe bir dağdır, her dağ devrilmez, sarsılmaz bir kale,
Ege’nin incisi uyandı, sığmaz artık hiçbir kalıba, hiçbir hayale
Sanmayın ki kılıçlar kınına girince rehavet çökecek.
Biz o namluları kalbimize, fikrimize, ruhumuza sabitledik!
Barış dediğiniz şey, bizim tetikte uyuduğumuz bir nöbettir.
Gözümüz ufukta, kulağımız suların gizli hışırtısında,
Özgürlük, bitmeyen bir kavgadır İzmir’in ışıklı kıyısında
Yüzbaşı Şerafettin’in göğsündeki kanlı, kutlu leke,
Bağımsızlık madalyasıdır Ege’nin gururlu yakasına takılan.
Adım attığınız her kaldırımda isimsiz bir canın bedeli var.
Sokaklarımız, üstüne basıp da geçtiğiniz sıradan bir toprak değil,
Göğsünü siper etmiş binlerce dirinin görünmez gölgesidir, eğil!
Sınır namustur ve İzmir bu dev namusun son kilididir!
Anahtarı denizin en dibinde, şehitlerin o sımsıkı avucunda.
Kim ki bir daha uzatırsa o kirli pençesini bu aziz vatana,
Koparmak için hazır bekler yüz binlerce görünmez kılıç,
Burada ne himaye geçer, ne manda, ne de sahte bir barış!
Artık ağlamak yok, diz çökmek lügatlerden tamamen kazındı
Mustafa Kemal’in gözlerindeki çelik mavisi, sarsılmaz ışıktır rehberimiz.
Biz ki uçurumun kenarından söküp aldık bu yepyeni, bu hür hayatı,
Esareti Ege’nin o serin ve karanlık sularının dibine ebediyen gömdük,
Biz küllerimizden, evet, biz yokluktan, biz ateşten yürüyüp de döndük!
Duyun beni yedi düvel, duyun ey maskeli sahte yüzler!
Bu fırtına dinmedi, sadece en derine, milletin kalbine çekildi.
Yoksa mutlak hürriyet, kopsun yine o en kara, en büyük kıyamet!
İzmir’in dağlarından kopan bu ses, ebediyen yegâne hak,
Anadolu’nun kalbinde yankılanan son söz:
Mutlak Redd-i İlhak!
Ertan HurmanlıKayıt Tarihi : 9.09.2026 20:20:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!