Anız kokan o uçsuz bucaksız, tarihin mirası topraklarında,
Nadastaki tarlalar beklemekte gelecek yılın bereketini.
Ağır aksak geçen soğuk günler bitmek bilmez kahve köşelerinde,
Dağlarının tepelerindeki bulutlar raksederek süzülürken.
Ormanlar, bozkırlar, sular, kumsallar; hepsi dağılmış bir taraflara...
Limon ve portakal ağaçları kıskanırlar buğday tarlalarını,
Bir kış akşamıydı sana rastladım, kalbime sızarcasına aktın.
İncecik bir kar tozu griye çeviriyordu simsiyah gökyüzünü.
Örtemiyordu buğday sarısı dalgalı saçlarını mavi beren.
Sımsıkı sarıyordu kolların bedenini, mantonun üzerinden.
Vitrin ışığı yansımıştı gözlerime pırıl pırıl gözlerinden.
Bu kısa hikayenin aslı başlamakta eski, çok eski yıllarda,
Kişilerdeki o insan sevgisinin filizlendiği sıralarda.
Sanırdık ki o zamanlar bütün insan nesli bizim gibi; saf, temiz.
Dünyamızda hüküm sürmektedir Ömer’in adaleti dediğimiz.
Şimdilerdeyse, gözler yanan bir ateşin şulesine dalıp gitmiş.
Hava birden kıpırdadı, kaldırdı yukarıya eteğini kızın.
Hop etti yüreği karşısından yürümekte olan delikanlının.
Oğlanın aklına geldi nedense, yazın sörf tahtasındaki hali.
Hatırladı dedesinin o çocukken yanak okşayan nefesini.
Dün sabah Arap kızının yanağına sezdirmeden koymuş buseyi.
Önce bir kıvılcım düştü; yavaş yavaş büyüdü şarkıdaki gibi.
Tutuşturdu kuru otu; yayıldı alev sağa sola ok misali.
Karardı yerdeki toprak; kömür oldu çalıların gövdeleri hep.
Mangal yapma hevesiydi böylesi felaketin doğuşuna sebep.
Kara dumanlar yükseldi; bükülüp kıvrılarak semaya uzandı.
Erken vaktiydi ılıkça bir sabahın, denize yüzmeye gitmiştim.
Güneş gözümü alarak yansırken, berrak ve serin suya girmiştim.
Yüzerek yavaş yavaş ve sakince, suyun tadını çıkarıyordum.
Bana hediye edilmiş hayatın, bencilce zevkine varıyordum.
Gözüm takıldı istemeden iki kadına, duyunca seslerini.
Londra’nın ıslak öğleden sonraları; bugün yağmur, yarın da yağmur.
Ruhlar bezmiş güneşsizlikten, ışıksız yaşamaktan; bulmuyor huzur.
Özlem... Zor hayatların sonbaharında bambaşka yabancı bir yere.
Kök salmak değilse de artık, iş kalıyor karar vermeye bir kere.
Bir gün dertop edildi iki yaşam, iki valize tıkıştırıldı.
Çok çok seneler öncesiydi, denizin kıyısında bir krallık vardı.
Orada, denizin kıyısındaki o ülkede genç bir kız yaşardı.
Belki sizlerden bazıları bilirdi onu, Annabel Lee ismiyle;
Yaşardı sadece beni sevmek ve bence sevilmek düşüncesiyle.
Ben bir çocuktum o da öyle, bu denizin kıyısındaki krallıkta.
Alışıyorum yaşamaya aşkın gönle vurulmuş kelepçesiyle,
Erişemiyorum gözlerine artık, kalbine ulaşamıyorum.
Dokunamıyorum saçlarına akşam vakti yürünen iskelede.
Çalışıyorum yaşamaya aşkın gönle vurulmuş kelepçesiyle.
O güzel, muhteşem günleri felekten nasıl çalmıştık oysa ki bak.
İki gönül beraberse, seyran olur samanlık da yeşil orman da.
Korkar aşıklar Zeus'dan, yürürlerken sahiller boyunca Assos'dan.
Tanrıçalardan birisi; kızdı, köpürdü düğüne çağrılmayınca.
Armağandı en güzele; tatlı, büyük, sulu, altınla kaplı elma.
Üç güzelin hangisi o; Hera mı, Athena mı, yoksa Afrodit mi?




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!