Yerebatan’ın taş boğazında,
karanlık suyun koynunda
bin beş yüz yıldır bir baş durur;
canlı, uyanık, ağlayan.
Altın şehir uyanmadan
kuytudan bir ses yükselir:
bıçak kadar tatlı,
keman kadar keskin.
Melousa derlerdi ona.
Duyan diz çöker,
duymayan kıskançlıktan kör olurdu.
Theodora tahtından indi,
mor ipeği yere değdi.
“Güzelliğin değil bakışın taş etsin;
herkes görsün, kimse dokunamasın.”
Gece yarısı zincir şakırtısı.
Yılanlar üşüştü saça;
her yılan bir âşık,
her diş bir öpücük.
Kılıç indi,
baş düştü,
gözler kapanmadı:
hâlâ bakar,
hâlâ sever,
hâlâ lanet okur.
Birini ters çevirdiler,
yeşil ateşe kimse düşmesin diye.
Ötekini yan yatırdılar,
kendi yansımasına
sonsuz kez âşık kalsın diye.
Şimdi iki Medusa var sarnıçta:
biri taş, biri ayna,
ikisi aynı kadın.
Damla damla damla…
bu onun kalbi;
hâlâ çarpıyor,
hâlâ kanıyor,
hâlâ fısıldıyor:
“Bana bak.”
Ey yolcu!
bir gün yalnız kalırsan orada,
kulak ver:
o ses yükselecek,
dilsiz, kavimsiz,
aşkın en eski diliyle.
“Bir kez olsun düz bakın bana;
gözlerime değil, içime bakın.
Taş olan gözlerim değil,
gözlerimi taş eden şehir.”
Bir yılan ıslık çalar,
su kıvrılır,
ve sen kalbinin
sütun olmuş hâlini bulursun.
Medusa kimseyi taş yapmadı;
yalnızca kendini.
Bin beş yüz yıldır
kendi aşkına bakıyor,
kendi aşkından kaçıyor.
Her damla gözyaşı
yeni bir âşık doğuruyor.
Damlalar düşsün,
sarnıç susmasın.
Susarsa bir gün,
İstanbul’un bütün aşkları
bir anda taş kesilir.
O vakit anlarsın:
Medusa ölmedi.
Sadece
çok,
çok güzel sevdi...
Mesut Yüksel
Kayıt Tarihi : 11.12.2025 20:41:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!