Gökyüzüne baktığım sessiz bir geceydi,
Yıldızlar uzak değil, gönlüme düşecek gibiydi.
Ay, karanlık içinde bir kandil gibi yanarken,
Kâinatın baştan başa okunmamış bir şiiriydi.
Başımı kaldırdıkça küçüldüğümü gördüm,
Sonsuzluğun önünde sessizliğe büründüm.
Dünyayı büyük sanıp kendimle övünürken,
Bir yıldızın yanında bir zerreye dönüştüm.
Kim astı şu kandili gecenin tavanına?
Kim ölçüyü yerleştirdi zamanın damarına?
Kim öğretti güneşe her sabah doğmasını,
Ayı kim gönderiyor gecenin kervanına?
Bir tohum nasıl bilir toprağı yaracağını?
Bir kuş kimden öğrenir göklerde uçacağını?
Kim söyler bulutlara hangi yere yağacak,
Bir arı nasıl bilir peteği kuracağını?
Deniz hangi emirle kıyısında duruyor?
Toprak hangi sır ile binbir renk doğuruyor?
Bir damlanın içinde hayat saklı dururken,
İnsan bütün bunları nasıl sıradan görüyor?
Elimi göğsüme koydum...
Bir kalp vuruyordu.
Ben ona hiçbir zaman
“Şimdi çalış,” dememiştim.
Uyurken de vurmuştu,
ağlarken de, gülerken de.
Ben dünyadan habersiz bir bebekken bile
o benim için çalışmıştı.
“Ben mi yönetiyorum kendimi?” diye sordum.
Cevabım yine sessizlikti.
Sonra nefesimi dinledim.
Bir nefes aldım...Bir nefes verdim...
İki nefes arasındaki küçücük mesafede
bütün hayatımı gördüm.
İlk ağlayışımı hatırlamadım,
son nefesimi ise bilmiyordum.
Demek ki başlangıcımı ben seçmemiştim,
sonumu da ben belirlemeyecektim.
Peki aradaki bu ömür?
Neden verilmişti bana?
Yalnızca doğmak, büyümek, kazanmak,
bir ev yapmak, yaşlanmak ve ölmek için mi?
Bir insanın bütün hikâyesi
bir mezar taşındaki iki tarihten mi ibaretti?
İçim kabul etmedi bunu.
Başımı yeniden göğe kaldırdım.
Bir yıldız kaydı uzaklardan,
ardında ince bir ışık bıraktı.
Dedim:
“Belki insan da böyledir;
dünyadan geçerken ardında
bir ışık bırakması gerekir.”
Bir yetimin yüzünde tebessüm,
bir düşkünün omzunda el,
bir yalnızın kapısında dost,
bir karanlığın içinde kandil...
Belki var olmak biraz da buydu.
Yıldızları saymaya kalktım, vazgeçtim.
Aklım yetişmedi sonsuzluğun kıyısına.
Sonra kendime baktım.
Şu küçücük bedenimin içinde
sevebilen bir gönül,
düşünebilen bir akıl,
ağlayabilen bir yürek vardı.
Bir avuç topraktan gelen insan
nasıl olur da sonsuzluğu merak ederdi?
Belki de içimizdeki bu sonsuzluk arzusu,
bize bu dünyanın yetmediğini söylüyordu.
Ey gönlüm,
neden her kavuşmanın ardından
başka bir kavuşma istersin?
Neden aldığın her şey eskir de
aradığın o son huzur eskimez?
Neden dünya önüne serilse
yine içinde dolduramadığın
küçücük bir boşluk kalır?
Belki sen dünyaya sığmadığın için değil,
dünya sana yetmediği için ağlıyorsun.
Gece ilerledi. Şehir sustu.
Evlerin ışıkları birer birer sönerken
gökyüzünün ışıkları çoğaldı sanki.
O anda Allah'ı uzaklarda aramanın
ne kadar garip olduğunu düşündüm.
O'nu görmek için göğün sonuna mı gitmeliydim?
Bir çiçeğin damarına bakmak yetmez miydi?
Yeni doğmuş bir bebeğin avucuna?
Yağmurdan sonra yükselen toprak kokusuna?
Bir annenin evladı için sabaha kadar ettiği duaya?
Bir insanın affedişine,
bir mazlumun sabrına,
bir ekmeğin ikiye bölünüp paylaşılmasına?
Belki mucize dediğimiz şey
hep olağanüstü hadiselerde değildi.
Biz alıştığımız için sıradan sandığımız
hayatın kendisi başlı başına mucizeydi.
Rüzgâr yüzüme vurdu.
Bir ağacın dalları gökyüzüne doğru uzanıyordu.
Sanki o da benimle birlikte soruyordu:
“Ey insan, bunca işaret arasında
hâlâ neyi arıyorsun?”
Sustum.
Çünkü bazen insanın Allah'a söylediği
en güzel söz, sessizliğidir.
Gözlerimi kapattım.
Çocukluğum geldi aklıma,
gençliğim geçti önümden,
sevdiklerim, kaybettiklerim,
kırdıklarım, beni kıranlar...
Hepsi bir yıldız gibi
karanlığın içinde görünüp kayboldu.
Sonra kendi kendime sordum:
“Bu muazzam âlemde ben neden varım?”
Gökyüzünden bir ses gelmedi.
Yıldızlar yerlerinden oynamadı.
Fakat içimde bir şey cevap verdi:
Belki dünyaya her sırrı çözmek için gelmedin.
Belki önce insan olmayı öğrenmek için geldin.
Sevmeyi...Affetmeyi...Paylaşmayı...
Düşenin elinden tutmayı...
Sana verilen aklı hakikati aramakta,
kalbi merhamette kullanmayı...
Ve sonunda geldiğin yere
temiz bir gönülle dönebilmeyi...
O gece yıldızlara bir başka baktım.
Artık onlar yalnızca uzak ışıklar değildi;
insana haddini hatırlatan aynalardı.
Dünya da eskisi kadar büyük değildi gözümde.
Ben de...Kibirlerim de...Kavgalarım da...
Bir tek hakikat büyüyordu içimde:
Bu sonsuz kâinatın ortasında
küçücük bir insan olabilirdim;
ama bana verilen bir kalbi
iyilikle doldurabilecek kadar da değerliydim.
Sabaha doğru gökyüzünün rengi değişti.
Karanlığın kıyısından
ince bir aydınlık yükseldi.
Kuşlar ötmeye başladı.
Ve ben bütün gece cevabını aradığım soruyla
eve doğru yürüdüm:
“Ben neden varım?”
Belki cevabın tamamını bulamamıştım.
Ama artık şunu biliyordum:
İnsan kâinatın büyüklüğüne bakınca küçüklüğünü,
kendi kalbine bakınca sorumluluğunu anlıyor.
Ve belki hakikate giden yol
gökyüzünün en uzak yıldızından değil,
insanın kendi içindeki
en karanlık yerden başlıyordu.
Kayıt Tarihi : 22.09.2026 22:47:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!