Asırlık bir rüyanın kül rengi perdesi aralandı içimde,
Bir dervişin hırkası gibi büründü gece, sokaklar sustu.
Cebimde kırık aynalar, kendimi aradım dar geçitlerde,
Uyu şimdi, küçük yavrum,
gece üstünü örtsün,
pencerende ay dursun,
annenin sesi göğsünde,
babanın eli başında büyü.
Uyu yavrum, uyu şimdi,
Gece gökten nuru indi.
Pencerende aydır geldi,
Sanki sana selam verdi.
Anne göğse kalbi vurup,
Baba eli başta durup...
Gece çöktü düşüncemin üstüne,
Yıldızlar sustu göğün kıyısında.
Bir soru düştü kalbimin derinine:
"Nedir kalan, her şey çekilince ardında'"
Yıllar geçti değişen mevsimler gibi,
Tanrı
gecenin içinde oturan bir müzisyendi.
Önünde dünya,
üzerinde henüz adı konmamış bir beste.
Babamın avucunda
pas tutmuş bir çivi vardı.
"Atma," dedi.
"Duvar yıkılır.
Demir hatırlar."
Gök yarılması gibiydi o an.
Zamanın sarı saçları tutuştu ilkin,
Sonra oklar düştü gökyüzünden;
Yağmur gibi değil,
Saplanır gibi etin en derinine.
Bir alfabenin en mahzun harfiyim ben,
Hiçbir cümlenin kapısını açamaz ellerim.
Ne bir adın ilk harfi olabilirim gururla,
Ne de bir haykırışın en başında yürüyebilirim.
Tek başımayken, tarihin en büyük yalnızlığıyım;
Kelimelerin dışladığı, lügatlerin sustuğu o boşluğum.
I. URUK’UN MAĞRUR KRALI
Yeryüzünün göğsünde parıldayan o pişmiş tuğladan surlar,
Gök tanrısı Anu’nun tahtına uzanır, tunç kapıları güneşi savurur.
Orada yürür kral, yarı tanrı gövdesiyle Uruk’un ulu efendisi,
Bakışlarında bir şahin hırsı, avucunda halkının kırbaçlanmış nefesi.
Bir açık dünya şiiri — kader, unutuluş ve özgür irade üzerine
Dünyaya gelmeden önce bir ekran vardı.
Gökyüzü değildi bu.
Henüz yıldızların adını koymamışlardı.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!