aslında bembeyaz şeylerden bahsetmek istemişim sana
bulutlardan ve mezar taşlarından başlayarak
asılmış, yutulmuş, yakılmış ayrımı yapmadan
tüm peygamberler adına
reddetmişim belki Arapça’dan önce Allah’ı
adını doğru aksanla konuşamayan günahkâr demişler adıma
adın olmuş dünya
duymamışlar, günahkârlık da bizatihi
yollar da, Allah da
ruhuna ruhum dediğim o gün
ruhunun üzülmeye çalışmış yerlerinden bahsettiler
güya boğazı ve kordonu sel almış, görmedim
kör bir karakedinin fermanına denkmiş
güneye inen tüm yollar
diyelim ki ardıma bakmadan kaçmışım adımlarından
diyelim ki kör kedinin
kör gözü görmüş de o yolları, biz görmemişiz
herkese melek olup koşan kolların
kollarım olmuştu o ölü kuş merasiminde
aşkını özenle unutmuşsun da
bir sabahın sancısını unutamamışsın, dediler
yine de inandıysam ben bu dünyanın sabahlarına
beyaz
bembeyaz şeylerden bahsedecekmişim de
kana bulanmışsa bu gül
izleri parmaklarımdan silinen tüm mürekkebi
gülden önce
seni yazmak için kanatıyorum
tam başındayken şiirin
bulaşıyor aklıma kanserli bir masal
belki de bir gitmek ağrısı
aslında bembeyaz şeyleri anlatacakmışım ama
kana bulanmışsa bu gül
gençliğine ve gurursuzluğa dair kaç yaprak kopmuşsa
dedim, bileye bileye keskinleştirdiğimiz bu hançer
bu kan
içinde kör karakedinin cirit attığı
adına evim dediğim o dört duvar
beyaz şeylerden konuşamadığımız hangi günü, günümüz yapmıştı?
ben yine de kalktım inandım senin dünyanın sabahlarına
iz gibi ellerimiz
iz gibi bu aklın içinde kalan
soğuk ellerime bulaşmış bir mürekkep gibi
kendini asan şairleri edebiyattan saymadılar
acımasızdır dediler dünya
dünyayı bembeyaz
aşkı da vedasız anladım
ben yine de kalktım yürüdüm bu şehrin sokaklarında
kanaya kanaya çevirdiğim her bir sayfanın lekesine
karıştı ruhum, karıştı aklıma
dedim ki, dilerim aşk öldürsün hançer bileycilerini
gülü gurursuz bir kesik kurutmuş, duydum
bir solun çıkmaz sokağında
sanki bu aşk gülü kanatmaz sandım
aşk ve gül kanamaz asla
beş nefes verdiler bana, bu dünyanın sabahlarına
her sabah aç karnıma
beş kere seni unutmalıyım sandım
kalktım ve ördüğüm ip denk gelirken yarama
adımlarının adımlarıma denk geldiği şark görevleri yapıştı ayağıma
kör kedileri yapıştı
gurursuz aşkları
inandım belki
işimin gücümün seni düşünmek olduğu
Nuri Bilge’siz bir seramik taşrasına
sonra kalktım ve
sana inanmak oldu dünya
titreyen gözlerimi parça parça
ellerimi lime lime
aşkı ağlata ağlata doğradığın her sabaha
gurursuzluğumdur dedim
sonra bir gurursuzluk oldu dünya
sanattan ve edebiyattan kaçmış
bir Franklin yapışıp boğazıma
önce parasızlığa inandı
sonra seramik fabrikalarına
şimdi sensiz tüm ışıkları sönmüş bu dünya
yine de küfrü bahşetmedim sensiz dünyanın sabahlarına
aslında bembeyaz şeylerden bahsedecektim ama..
şimdi boynuma vuruluyor İsa’dan arda kalan tüm çarmıhlar
boynumdan asılıyorum sensizliğe
sonra sallandım ve
sensizlik oldu dünya
sensizliği onların Bavyera kiliseleri bilmiyor
sordum, bilmiyorlar
onların sahte ahitlerine
asılmış sahte bir peygamber bulamıyorlar
kırık aynalardan, gece ıslıklarından bahsedip
kör karakedileri
on üçüncü kraliyet filosuyla
bir Akdeniz boyu sürgün ediyorlar
ben de kalkıp, hadsizce
kaçıncı olduğu -umrumda olmadan
aşksız var olmuş tüm kraliçeler adına kadeh kaldırıyorum
yalnızca Elizabeth seviniyor, anlıyorum
Germence yazılmış adını
bileklerime vura vura kesiyorum
adın kanıyorum, kanarken
diyorum ya, bir iki kez o şehri hatırlıyorum
anla
artık bir tutulmadır bu hayatımın en güzel yıllarında
bir tutulmadır bu sana
sonra kalktım ve
sana tutulmak oldu dünya
bembeyazlığı anlatmanın
kapkara uğursuzluğunu koydular aramıza
çevirmeye dillerimin
inanmaya aklımın yetmediği o mitlerde
batıl tılsımlara bulandım, kocakarı dualarına
bu uğursuzluk, kızımdır dedim
aşkın mirasıdır, olmayan oğluma
körlüğünü sana
karasını bana bırakan o kedi söyledi
aşk ve gül kanamaz asla
sana bembeyaz şeylere düşkünlüğümden bahsetmiş miydim?
inandım belki de bulutlara, granitten bir ölü kuş mezarına
belki aşkın sefilliğini tattığın
belki de senfonisiz siyonist bir çıkarma
söylemiştim ya
bu acının tarifini bulduğunda
aşkla yazılacak adımız
aşk kanayacak o şehrin sokaklarında
tren raylarına sıkışacak ölüm notumuz
ayak uçlarına uçurum çizilen bir dilsiz okuyacak vasiyetimizi
konuşmayacak kimseye
konuşamayacak ölümümüzü
ya da dokunursun tüm hançer izlerime
önce kimsenin utanmadığı yerlerden başlayarak
hançer bileycilerini yaraya,
dilsiz kalmış vasiyetimizi Akdeniz'e bağışlamaya
eğer o Allah'tan bile daha bizatihi, bir utançsa
inanırız belki de
bembeyaz şeylerden bahsettiğimiz dünyanın sabahlarına
ve sana inanmak olur dünya
eğer öyleyse
aşk ve gül,
aşk ve gül kanamaz asla
kendime halatlardan halat
sana vedalardan eylül beğendim
sonra kalktım ve
eylüle sığdı dünya
henüz ellerimiz hançerlenmeden önce
eğer hiç merhametine rastlamamış o yollardan gideceksek
bırak
bırak ki tüm şehir adımlarımızı unutsun
unutmak olsun dünya
ikimizi de aynı ev büyüttü
ikimizi de aynı ev delirtti
ben delirirken
bir iki kez o şehri hatırladım
sen delirirken
aşk ve gülü unuttun
şimdi arkama bakmadan
gururumu boynundan
aşkı da gözlerimden astığım o sabaha
o şehri bağışlarken
tekilaya boğulduğum gecelerim olur
ağzımı burnumu
İskele’nin kirine tozuna bırakırım
bembeyaz ruhunu
gündoğumlarına vura vura unuturum
kör aşkına kör bir karakedi ararım
-bilirsin
illa ki bulurum
-ve o gece aşk
açık artırmada fahiş bir fiyata satılarak
Afrika’yı bir yüzyıl daha aç bıraktı-
Çanakkale - 27.09.2026
Mehmet Can ŞanKayıt Tarihi : 6.11.2026 21:48:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




TÜM YORUMLAR (2)