I.
Hanı daralırdı ruhun, Bir mülteci gibi, Yalınayak ve ürkekçe,
Bana gelirdin...
Gülüşün vardı ya,
İçimdeki o devasa,
O kaskatı buzları eritirdi.
Bir sınır çizgisine sığamayacak kadar büyük olanlar,
Haritaların kör noktalarında yaşarlar!
Sen,
Kuşatılmış her coğrafyadasın şimdi;
Bu yüzdendir ki hiçbir fani göz,
Seni tek bir mekâna hapsedemez.
Bakma öyle suskun, mahzun durduğuma,
Ben, akıp giden zamanın içinde etten ve kemikten
bir tarihim!
Sayfalarımda yüzyılların paslı, amansız rüzgârı eser,
Bir yanım kadim bir keder benim, bir yanım
asırlık bir isyan...
I.
Bir menzile varılıyor,
Ufukta...
Şafak belirgin, gerçek ve kararlı!
Sarsılmaz bir dağ gibi dingin o yiğit,
Korkusuz,
Herhangi bir ocakta tüten sıcaklık,
O ferahlık, o esmer ekmek kokusu;
Zulmün kör hücresinde görünmez!
Ve sağamazsın şafağın memesinden bir damla ışık,
Bu kahpe feleğin kuytusunda...
Dostum, ruhumun o en kuytu hücresindeki yankı,
Düşmanım kadar diri,
Düşmanım kadar kavi ve sarsılmaz olmalıdır.
Zayıfın dostluğu, kumun denize feryadıdır;
Oysa ben, göğsümde bir imparatorluk sürgünü,
Dilimde Puşkin’in o hırçın hürriyetini taşırım.
Yalnızlığım;
Dağ başlarında hoyrat rüzgâra göğüs geren
O mağrur ardıcın kadim sabrıdır.
Kendi özsuyunda kaynaya kaynaya demlenen,
Kendi saf ateşiyle yıkanıp arınan,
Dimdik, tek başına ve suskun bir sükûnettir bu!
Sen gelirsen;
Uyanacak uykusundan yanardağlar,
Tepeden tırnağa bir alev olacağız.
Hani zamanlar vardır;
Suyu durmuş, yürümeyi unutmuş insan...
Seni göremiyorum...
Saçlarına, o rüzgârın kamçıladığı uçurumlara,
Dudaklarına, o susuz çatlamış topraklara,
Ve ellerine, o zeytin dalı serinliğindeki ellere,
Dokunamıyorum.
Gülüşlerin uzakta, bir mermi ıslığı;
Esmer bir gece ateşi bu;
Düşlerin en mahrem, en kızıl çığlığı.
Seni bekleyen o suskunluk,
Uyumuyor dizlerimde;
Bir baskın anında gece gibi sızlıyor.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!