İdamda Bir Tarih
Dağ, o gün erkenden uyandı.
Sis, Munzur’un omzuna çöktü
sanki su konuşmaktan vazgeçmişti.
Takvimler Kasım’ı gösteriyordu,
Bu şehirde mevsimler takvimle yürümezdi
acı erken gelir, kış içten başlardı.
Bir baba yürüyordu.
Yürümek denirse buna
Bir çağın sonuna,
bir halkın suskunluğuna doğru.
Bir mahkeme kuruldu.
Duvarları acele örülmüş,
kararları çoktan yazılmış bir mahkeme.
Söz kısa, zaman dardı
adalet, dosyaya sığmayacak kadar ağırdı.
Sanık konuştu.
Bir sanık gibi değil,
bir tanık gibi.
Dağların, sürgünlerin, yakılan köylerin tanığı olarak.
Oğluna baktı sonra.
Bir baba gibi değil
bir soyun son nöbetçisi gibi.
Oğlunun gözleri,
henüz yaşamamış bir hayatın yasını tutuyordu.
Yaş meselesi soruldu.
Seksen dedi beden,
altmış dedi kayıt.
Çünkü bazen devlet,
yaşı küçültür
vicdanı büyütmemek için.
Geceydi.
İdamlar gündüz yapılmaz
gündüz görür,
gece unutturur sanırlar.
İp kuruldu.
Sessizlik gerildi.
Ve o sözü söyledi
tarih onu unutmasın diye değil,
insanlık utansın diye.
"Ben sizin yalanlarınızla baş edemedim,
bu bana dert oldu.
Ben de sizin önünüzde diz çökmedim
bu da size dert olsun"
Konuşmaya devam etti
Ne bir merhamet dilendi,
ne de canı için pazarlık etti.
Sadece babalık konuştu içinden.
Önce beni alın, dedi.
Oğlumun asıldığını görmeyeyim.
Bir babaya bunu göstermeyin.
Bu, bir isyan sözü değildi.
Bu, tarihte kayda geçmeyen
vicdana kazınan
son istekti.
Kabul etmediler.
bazı iktidarlar,
öldürmekle yetinmez
seyrettirmek isterdi
İpi oğlunun narin boynuna geçirdiler önce.
Oğul
babasının gözleri önünde
hayattan koparıldı.
O an,
ip sadece bir boynu değil,
bir soyu da sıktı.
Baba bakmak zorunda kaldı.
Bakmak, ölmekten ağırdır
Bir baba için,
evladının canının
saniye saniye çekilişini görmek
bin idamdır.
Gözleri kapatılmadı.
Sesini susturmadılar.
Çünkü istedikleri şey
sessizlik değil,
kırılmaydı.
Ama kırılmadı.
Oğlu düştüğünde,
Baba’nın bedeni değil
zaman çöktü.
Sonra döndüler ona.
Şimdi sıra sende, dediler.
İp bu kez
bir bedene değil,
bir duruşa atıldı.
Baba yürüdü.
Yürüdü çünkü
artık bekleyecek kimsesi yoktu.
Bir baba,
evladını toprağa değil
göğe emanet etmişti.
Ve asıldığında,
orada sadece bir adam ölmedi.
Bir halkın hafızası
boynuna ilmik geçirip
bu ülkenin gecesine bırakıldı.
Bugün hâlâ,
o gecenin utancı
bir yerlerde
sessizce sallanır.
Ve tarih şunu yazar
kalem utanarak
Bir babanın son isteği bile
fazla görüldü.
Sonra sandal devrildi.
Bir beden düştü,
bir duruş asılı kaldı gökyüzünde.
Oğlunun ardından yürüdü.
Bir evlat,
babasının izini değil,
kaderini takip etti
O gece şehir sustu.
Susmak unutmaktı sanmayın.
Şehir susarak ezberledi.
Dağlar hâlâ anlatır.
Munzur hâlâ hatırlar.
Ve her Kasım,
bir ipin gölgesi düşer
bu ülkenin vicdanına.
Bu bir isyan mıydı?
Bu bir başkaldırı mıydı?
Belki.
kesin olan şudur
Bu, yargının acele ettiği,
adaletin yetişemediği,
insanın tarihe geciktiği bir gecedir.
Ve
bir mezarı bile olmayan o babanın
bugün hâlâ bir sorusu duruyor
Devlet mi büyüktür,
insan onuru mu?
Azra Nimet Öner
Kayıt Tarihi : 18.1.2026 15:58:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!