BAZEN TEK BİR BEYAZ NOKTA.
BÜTÜN BİR KARANLIĞI ÜRKÜTMEYE YETER!. Karanlığın içindeki beyaz nokta.
O beyaz nokta, siyahlığı rahatsız edebilir mi?
Tek başına ufak bir nokta. Bundan korkan karanlık ne kadar karanlık kalabilir ki?
Beyaz nokta olmak bence cesaret ister.
Çoğunluğun arasında farklı olmak...
SUSKUNLUK
Bir zamanlar adalet, bir nehir gibi akar, Dicle’nin kenarında bir kurt bir kuzu kapsa, o hesabı Ömer’den sorardı.
Şimdi ise kurtlar sürüye bekçilik ediyor, kuzular sessizliğin karanlığında kayboluyor.
Artık haksızlıklar gizlenmiyor; aksine, insanların gözünün içine baka baka yapılıyor.
Ve herkes biliyor, ama herkes duymamış gibi yapıyor.
KARDEŞLİK UZAKTA KOLAY, YAKINDA ZOR
Kardeşlik kelimesini çok seviyoruz.
Ama genellikle uzakta seviyoruz.
Haritada parmağımızı koyduğumuz, adını bile zor telaffuz ettiğimiz ülkelerde kardeşlik daha kolay. Çünkü bedeli yok. Çünkü yüzleşme gerektirmiyor.
Aynı ülkede, aynı şehirde, aynı mahallede yaşadığımız insanlara gelince iş değişiyor. Yıllardır aynı toprağı paylaştığımız Kürtlere “kardeşim” demek nedense ağır geliyor. Çünkü yakınlık, sorumluluk ister. Çünkü kardeşlik sadece slogan değil, tahammül işidir.
Bu toprakların tarihi birlikte yazıldı. Cephede yan yana öldük, barışta yan yana yaşadık. Aynı yoksulluğu paylaştık, aynı devletin yükünü taşıdık. Türk de bu ülkenin sahibidir, Kürt de. Biri fazlalık, diğeri misafir değil.
VEDA...
VE İŞTE YOLUN SONUNDASIN
Artık kaçacak bir sokağın, erteleyecek bir yarının yok. Zaman, bir ihtiyarın dizlerine çökmüş; nefesi kısık, sesi kederli. Aynaya baktığında gördüğün yüz yalnızca senin yüzün değil—üst üste binmiş yılların, yutulmuş kelimelerin, yarım kalmış cesaretlerin haritası. O çizgiler, gülüşten çok suskunlukla oyulmuş; her biri bir vazgeçişin izi. Odanın sessizliğinde gölgeler dans ediyor, duvarlar geçmişin sessiz tanıkları gibi; her köşe, her çatlak bir çocukluk hatırası fısıldıyor, bir kaybolmuş sevgi, bir söylenememiş kelime, bir dönülmemiş yol.
Çocukluk gözlerinin önünde bir yaz akşamı gibi beliriyor. Dizlerin kanlı, avuçların tozlu, kalbin hafif… Dünyayı ciddiye almadığın zamanlar. Sonra gençlik… Ateşi bol ama yönü kayıp bir yangın. Ne yaktığını anlamadan kül olmuş hevesler; yaktıkların arasında başkaları kadar kendin de yanıyor. Olgunluk sessiz, ağır bir bekleme salonu; hayaller numara almış ama çoğu çağrılmamış. “Sonra” diyerek üstünü örttüğün her şey şimdi önünde açılmış bir sandık gibi. Sevemediklerin, söyleyemediklerin, korkudan eğdiğin başın ağırlığı… Hepsi burada. Hepsi aynı anda, gözlerinin önünde.
İyilik yaptın, evet. Küçük, sessiz, kimsenin bilmediği notlar gibi. Kötülük de yaptın—çoğu bağırarak değil, susarak, çünkü insan bazen elini kirletmemek için kalbini kirletmeyi seçer. Şimdi ölüm karşında duruyor; ne acele ettiriyor ne teselli veriyor. Sadece bakıyor. O bakışta bütün yalanlar çözülüyor, bütün suskunluklar ağırlığını buluyor, tüm seçimlerin bir defterde açılıyor.
Sahi, bu hayat yaşamaya değdi mi? Değdi mi uykusuz gecelere, içine gömülen cümlelere, yarım kalmış vedalara? Değdi mi başkalarının korkularıyla daraltılmış bir ömre? Sonsuzluk diyorlar, belirsizlik diyorlar. Ama insanı titreten, cevapsız kalan sorular; hayatın kendisi bir muhasebe defteri, ölüm ise defteri kapatacak olan el.
Öyle sessizce ağladığım geceler oldu ki,
duvarlar bile beni duymadı.
Kendimi görünmez hissettim...
İnsan, bunca insanın içinde kendini niye görünmez hisseder ki?...
Sonra şah damarıma gitti istemsizce elim...
yokluk içinde kaybolurken BANA BENDEN DAHA YAKIN OLANDA BULDUM kendimi...




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!