Hıçkırık Şiiri - Şükrullah Yavuzer

Şükrullah Yavuzer
194

ŞİİR


13

TAKİPÇİ

Hıçkırık

HIÇKIRIK
“Tayin işlemlerim tamamlandı. Bu şehirden taşınıyoruz. Yeni bir şehir, yeni bir çevre… Belki bir süreliğine bize ağır gelecek. Doğup büyüdüğümüz bu topraklardan kopmak kolay olmayacak, biliyorum. Görev icabı gitmek zorundayız. Allah hakkımızda hayırlı olanı nasip eylesin.”
“Âmin Ya Rabbi… Peki, ne zaman ayrılacağız buradan?”
“Eylülden önce, okullar açılmadan; çocuklar okullarından geri kalmasınlar. Biz yavaş yavaş taşınma hazırlıklarına başlayalım.”
Babam ve annemin bu konuşmalarına istemeden kulak misafiri olmuştum. O an içime serin bir gölge çöktü. Evin duvarları sanki daralmış, havası incelmişti. Okulumdan, arkadaşlarımdan ve bu şehirden ayrılacaktım. Her sokağında, tepesinde, taşında hatıralarımın olduğu şehir… Bir insan hatıralarını geride bırakabilir miydi? Arkadaşlarım gözlerimin önünden bir film şeridi gibi geçti. Her birinin sesi, gülüşü, duruşu gözlerimde canlandı. Hele öğretmenlerim. Onları bu kadar içselleştirmişken nasıl bırakabilirdim…
Yeni bir şehir, yeni bir okul, yeni yüzler… İnsan alışkanlıklarından vazgeçebilir miydi? Kendimi bir balık gibi düşündüm; bu şehir de benim denizimdi. Bu şehirden ayrılmak, denizden çıkarılmış; oksijensiz kalmış bir balığın çırpınışı gibi geldi bana… Bu düşüncelerle yorgun bir hüzne sarılarak uykuya daldım.
Birkaç gün sonra taşınma hazırlıkları başladı. Sandıklar, koliler, bohçalar… Çerçeveler söküldükçe sanki duvarlardan hatıralar da bir bir kazınıyordu. Aslında en büyük ağırlık vedalaşma vakti geldiğinde çöktü içime… Okul arkadaşlarımla vedalaşırken ağlamamak için zor tutuyordum kendimi. Birkaç arkadaşımın ellerinde hatıra defterleri vardı. Gözlerinde kaçamak bir buruklukla uzatıverdiler defterleri. Bu defterler aslında bir kopuşun bir vedanın kâğıda dökülmesiydi. “Kalbin kadar saf ve temiz bu sayfayı bana ayırdığın için teşekkür ederim.” diye başlayan satırlar… Veda kelimesi o gün demir gibi ağırdı. Hassas yürekler bu ağırlığa dayanamazdı. Veda kelimesi sanki ateşten bir kora dönüşmüş, boğazıma düğümlenmişti. Yutkunamıyordum. Edebiyat öğretmenimizin okuduğu, Necip Fazıl’ın dizeleri çınladı zihnimde:
“Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan.
Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan…
Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu an.”
Dövünmek işe yarar mıydı? İçimdeki yangını söndürür müydü? Bilemedim…
Ayrılık vakti geldi, çattı. Eşyalar bir kamyona yüklendi. Ağabeyim ve kuzenlerim kamyona bindiler. Ben, annem ve babam ise minibüse bindik. Araçlar hareket ederken komşular arkamızdan bir sürahi su döktüler. Yolumuz açık, günümüz aydın olsun diye… Yolumuz açık, gökyüzü berraktı. Ama benim içimde yağmur yüklü kara kara bulutlar birikmişti.
Minibüsün en arka koltuğuna oturup, gözlerimi camdan ayırmadım. Ardımızdan el sallayanlar gözden kayboluncaya kadar elimi indirmedim. Geçtiğim yollara, oynadığım sokaklara da el salladım…
Dışarıdaki güneşin ışıklarına inat İçimdeki yağmur yüklü bulutlar daha da kararmaya başladı. Gözyaşlarım beyaz gömleğime ve sağ elimin başparmağına düşüyor, küçük ıslak bir iz bırakıyordu.
Dağlar, tepeler, dereler camdan hızla akıp geçiyordu. Jandarma Karakol kontrol noktasında durduk. Araç arandı, kimlik kontrolleri yapıldı. Başımı cama dayamış içimdeki korun sönmesini bekliyordum. Aracın içine giren bir Jandarma omuzuma dokundu. Başımı kaldırdım. Göz göze geldik. Sanırım kimlik isteyecekti; gözlerimdeki nemi görünce vazgeçti. “Hayırlı Yolculuklar,” dedi ve araçtan indi.
Yol boyunca köpük köpük akan dereyi, yemyeşil çimenleri, otlayan koyunları, inekleri izledim. Derken Hoşap Kalesi göründü tüm görkemiyle. Yüksek kayaların üzerine kurulmuş bir kartal yuvası gibi, burçları zamana meydan okuyan bir ihtişam…
Hoşap Çayı, kalenin eteklerini yalayarak, tarihi köprünün altından akıp gidiyordu. Köprünün üzerinde sigarasının dumanından derin bir nefes çeken yaşlı bir adam, sanki hızla akan su ile ömrünü kıyaslıyordu. Minibüs şoförü, “kaleyi yaptıran Bey’in, Kale ustasının kollarını kestirdiğini,” anlattı. İçim ürperdi. “böyle bir eserin ödülü bu olmamalıydı,” diye geçirdim içimden… Bazen farklı ve yetenekli olmanın cezası da ağır oluyordu…
“Hoşap’ın çayı güzeldir haa…” şoförün bu tavsiyesi üzerine çay molası verdik. Tek katlı, kerpiçten yapılma; küçük, şirin bir kahvehanenin önünde durduk. Küçük ahşap taburelere oturduk. Annemle göz göze geldik. Onun da gözleri buğuluydu. Başımı göğsüne yasladım. Hiçbir şey demeden saçlarımı okşadı. Babam her zaman ki gibi güçlü ve vakur görünüyordu. Boğazıma düğümlenen hıçkırık hala yerli yerindeydi…
Uzunca bir yolculuğun ardından masmavi sular, beyaz kanatlarıyla martılar belirdi. Martılar çığlık çığlığa uçuyor, gökyüzünde sevinç ile hüzün arası bir ses bırakıyorlardı. Bir deniz motoru mavi suları yara yara ilerliyor; ardında bembeyaz köpükler bırakıyordu. Sahilde kadınlar ellerindeki sopalarla yıkadıkları yünleri dövüyorlardı. Kadınların yaktıkları semaverden çıkan dumanlar, gökyüzünde beyaz izler bırakıyordu.
Kısa bir süre sonra minibüs yemyeşil bir yola girdi. Mavinin tonlarından sonra yeşilin de tonları baş döndürücüydü. Yol siyah bir yılan gibi yeşil tarla ve bahçelerin arasından kıvrılıp gidiyordu. Etrafta bağlar, bahçeler, meyve yüklü ağaçlar vardı. Yolun sol tarafında kahverengi dikili mezar taşları ve bu taşların arasında muhteşem duruşuyla Halime Hatun Türbesi görünüyordu. Tarih “ben buradayım,” diyordu adeta…
Nihayetinde Bu şehirdeki evimize ulaştık. İğde ağaçları ile çevrili, tek katlı, çatılı; betonarme bir ev. Önünde kiraz, vişne ve ayva ağaçları vardı. Masal kitaplarındaki şirin evler gibiydi. Arkada büyükçe bir bahçe, bahçede elma ve armut ağaçları… Ağaçların dalları elma ve armutların ağırlığından dolayı kırılmasınlar diye yer yer başka ağaçlarla desteklenmişti.
Eşyalar eve yerleştirildi. Güzel bir yemek ve çay molasının ardından yorgun düşen bedenleri deliksiz bir uyku ile taçlandırdık.
Sabah erkenden kuş cıvıltıları ile uyandım. Pembe, beyaz ve kırmızı güller güzellikte birbirleri ile yarışıyorlardı. Yaptığım kahvaltıdan sonra artık bu yeni şirin şehri tanıma vakti gelmişti.
Şehrin güneyinde yüksekçe bir dağ vardı. Artos Dağı. Şehir bu dağın eteğine kurulmuş, yemyeşil bir Y harfini andırıyordu. Kuzeyde uçsuz bucaksız bir mavilikle uzanan Van Gölü. Sahile vuran mavi dalgalar beyaz köpüklere dönüşüyor, ardından mavi bir patiska gibi duruluyordu. Göl belli saatlerde hırçınlaşıyor sonra uslu çocuklar gibi sessizliğe bürünüyordu. Sanırım yorulan dalgaların da dinlenme saati vardı. En çok okulu merak ediyordum. Okulların açılmasına da az bir zaman kalmıştı. Okul benim ayrıldığım okulun nerdeyse tıpa tıp aynısıydı. Tek katlı taştan yapılma ince uzun bir yapı…
Okula giden anayolun alt tarafında uzanan yemyeşil bir çayır ve bu çayırda top peşinde koşuşturan gençler gördüm. Onlara doğru yürüdüm. Yol kenarında bir kaldırım taşına oturup onları seyre daldım. Arkadaşlarım aklıma düştü. Onlarla gezmelerimiz, oyunlarımız… İçimi derin bir hüzün kapladı yine… Omuzumda bir el hissettim. Başımı kaldırdığımda top oynayan gençlerden birinin gülümseyen yüzünü gördüm. “Merhaba” dedi usulca. Şaşkın bakışlarla “Merhaba” dedim. “Buralarda yenisin galiba, seni daha önce hiç görmedim.” Bu cümlelerle tanıştım Mehmet’le. İşin güzel tarafı ise Mehmet ile aynı sınıfta olacağımız idi. Bir top sahasında başlayan bir dostluk sonsuz bir kardeşliğe dönüştü zamanla… Artık benim de bu şehirde bir arkadaşım vardı…
Okullar açıldı Mehmet ile aynı sınıfta olmanın mutluluğunu yaşıyordum. Sınıfımızın mevcudu 28 öğrenciden ibaretti. 24 erkek ve 4 kız öğrenci. Kısa sürede sınıftaki tüm öğrencilerle kaynaştım, arkadaş oldum. Ancak sınıftaki 4 kız arkadaş, Mehmet ve iki erkek arkadaşla daha çok yakınlaştık. Okuldaki zamanımızın çoğunu birlikte geçiriyorduk. Okul dışındaki zamanlarda da bir araya gelir dostluğun verdiği hazla güzel vakit geçirirdik… Ben, Mehmet, Faysal, Murat, Gülay, Aycan, Reyhan ve Betül artık birbirinden ayrılmaz, güçlü bağlarla bir bütün olmuştuk…
Yıllar çabuk akıp geçti. Acı, tatlı hatıralarla liseden mezun olduk. Artık hayatın kapısında bekleyen gençlerdik. Sınavlar. Üniversite. İş hayatı derken hayat her birimizi bir yere savurdu. Hayatın zorlukları, mesafeler araya girse de bağlarımız kopmadı. Birbirimizden haberdar olduk. Kız arkadaşlarımızdan Reyhan, Gülay ve Betül evlendiler. Aycan İstanbul’a yerleşti. Mehmet devlet memurluğuna atandı, başka bir şehre yerleşti. Murat da evlenip Adana’ ya göç etti. Ben de öğretmen oldum…
Aradan yıllar geçti. Müdürlüğe terfi etmiş hayatın yoğun temposuna ayak uydurmaya çalışırken telefonum çaldı. Telefonun diğer ucundaki ses Betül’ün kardeşinin sesiydi. Ağlamaklı bir sesle Betül’ün geçirdiği bir kalp krizi sonucu vefat ettiğini söyledi. O anda zaman durdu. Dünya sessizliğe büründü. Kalbimin içinden bir şeyler koptu. Elim ayağım boşaldı sanki. Artık telefondaki sesi duymuyordum. Derin bir kuyunun içinde gibiydim. Nefesim kesildi. Konuşmak istedim ama boğazıma bir şey düğümlendi. Zihnim beni o küçük taş duvarlı lisenin şirin sınıfına götürdü. Gençliğin o saf o tertemiz zamanlarına… Betül artık yoktu. Buna inanmak istemiyordum. Odamın kapısını kilitledim. Ve artık hükmedemediğim gözyaşlarımı özgür bıraktım. Bu acı haberi diğer arkadaşlarımızla da paylaştım. Canımızdan bir can eksilmişti aramızdan…
Zaman bir nehir gibi hızla akıp gidiyordu. Ben Milli Eğitim Müdürü olarak atanmıştım, iş yoğunluğum daha da artmıştı. Bir arkadaşımızın aramızdan zamansız ayrılması hepimizi derinden sarsmıştı. Bu nedenle özellikle erkek arkadaşlarımızla sık sık bir araya gelmeye gayret ediyor, kız arkadaşlarımızla da telefonla görüşüyor; geçmişi yâd ediyorduk.
Dünyada bir pandemi süreci başladı. Bu süreç insanları evlere mahkûm etti. Birçok insan bu amansız virüsten hayatını kaybetti. İstanbul’da ikamet eden arkadaşımız Aycan’ın bu virüse yakalandığı ve entübe olduğu haberini aldık. Tüm arkadaşlar Aycan için dualar ettik, Allah’ım onu bize bağıla diye…
Çok geçmeden acı haber geldi. Aycan’da sessiz sedasız bu dünyadan göçüp gitmişti. Cenazesi memleketine getirildi. Kaymakam Tepesi’ndeki mezarlığa defnedildi. Birer birer eksiliyorduk masadan…
Mesainin en yoğun olduğu bir günde cep telefonum çaldı. Sınıf arkadaşlarımızdan Necmi: “lise öğretmenlerimizi ve de sınıf arkadaşlarımızı bir araya getirecek bir program tertiplediğini bu programa katılıp katılmayacağımı,” sordu. Bu davetten dolayı çok mutlu oldum. Buluşma günü gelip çattı. Öğretmenlerimiz, sınıf arkadaşlarımız… Yıllar sonra tekrar bir arada olmak. Nasıl da heyecan verici bir duyguydu. Kiminin saçları dökülmüş, kiminin sakallarına aklar düşmüş, kimi göbekli, kimi hiç değişmemişti… Sarılmalar, özlem gidermeler… Herkesin yüzünde kocaman bir tebessüm… Gözlerim en yakın arkadaşlarım Gülay ve Reyhan’ı aradı. Reyhan yoktu. İşlerinin yoğunluğundan programa katılamamıştı. Gülay gelmişti. Onunla geçmişi ve vefat eden arkadaşlarımızı andık. Çok güzel etkinliklerden sonra herkes geldiği şehre geri dönüp hayatın rutin akışına bıraktı kendini…
Öğretmen ve arkadaşlarımızla bir araya gelmemizin üzerinden birkaç ay geçmişti. Gülay’ı aradım. Sesi çok kısık ve boğuktu. Bazı kelimeleri anlaşılmıyordu. Arkadaşımız Akciğer Basıncı ismi verilen bir hastalığa yakalanmış, nefes alıp vermede ciddi sorunlar yaşıyordu. Bu duruma çok üzüldüm. Haftada bir iki kez mutlaka arar sağlık durumunu sorar oldum. En son aradığımda telefona cevap vermedi. Bir daha aradım yine cevap yok. İyice endişelenmeye başladım. Tam o sırada telefonuma bir mesaj düştü. Mesaj Gülay’dandı. “rahatsızlığımdan dolayı konuşamıyorum. Yatakta solunum cihazına bağlıyım. Konuşamıyorum ama mesaj yazabiliyorum.” Dünyam bir kez daha başıma yıkıldı. Betül, Aycan şimdide Gülay…
Betül ve Aycan bir veda bile edemeden aramızdan ayrılıp gitmişlerdi. Gülay’ı yalnız bırakmamaya gayret ettim.
Her sabah bir “Günaydın” ile başlayan mesajlaşmalarımız devam etti. Gülay konuşmaya, muhabbete hasret gibiydi. “Biliyorsun en yakın arkadaşımsın. Muhabbetin çok iyi geliyor bana.” Cümlelerini kurduktan sonra hasta yatağında bir arkadaşı yalnız bırakmamanın ne kadar önemli bir şey olduğunu fark ettim.
Bir sabah yine işin yoğun temposuna kapılmışken Gülay’dan bir mesaj geldi. Odama çekildim. Kapıyı kapattım. Önümdeki sıcak çaydan bir yudum alarak mesajı okumaya koyuldum.
“Beyaz tavan. Artık beyaz tavanı ezbere biliyorum. Ortadaki ince çatlak. Birkaç sivrisinek izi. Sağ köşedeki gölge, beyaz ışığın etrafında biriken o solgun halka… Saatlerdir bakıyormuşum gibi değil, yıllardır buradaymışım gibi. Zaman burada akmıyor; tavana yapışıyor adeta. Solunum cihazının ritmik sesi odanın kalbi gibi atıyor. Ben nefes alamıyorum; cihaz benim yerime alıyor. Aramızda tuhaf bir ortaklık var. O durursa ben de dururum. İstanbul büyük bir şehir diyorlar. Çok da kalabalık. Gürültülü, canlı… Oysa benim İstanbul’um; bir oda, bir yatak. Bir pencere bir beyaz lamba. Pencereden görünen gökyüzü bazen mavi oluyor ama cam açılmıyor, hava içeri girmiyor. Ben dışarı çıkamıyorum. Özgürlük dediğimiz şey bazen sadece camın arkasında duruyor. Çocuklarım yok… Bazen düşünüyorum eğer bir çocuğum olsaydı, şimdi başucumda oturur muydu? Elimi tutar mıydı? Yoksa o da hayata karışıp bu odanın ağırlığından kaçmanın bir yolunu mu bulurdu? Eşim var. Ama işinin yoğunluğundan dolayı neredeyse gün boyu yok. Olduğu zaman da o evin keşmekeşinde veya televizyonun karşısında bense cihazın sesinde… Aramızda birkaç duvar, çokça suskunluk var… İlaç saatlerinde kapı açılır. İçeri hasta bakıcım girer. Mekanik bir şefkatle konuşur. “İlacımızı içelim,” der. Ben gülümserim. O görevini yapıyor. Kimse kötü değil aslında. Ama kimse içimdeki boşluğu bilmiyor. Çok şükür ki telefonum var ve parmaklarım hala hareket ediyor. Ekranı kaydırıyorum. Eski fotoğraflara bakıyorum. En çok çocukluk ve okul yıllarımda duruyorum. Saçlarım rüzgârda savrulmuş. Yüzümde korkusuz bir gülüş. Nefes aldığımın farkında olmadığım zamanlar. Meğerse nefes almak ne büyük bir nimetmiş. Memleketimi özlüyorum arkadaşım. Toprak kokusunu. Sokağımızdaki püfür püfür iğde kokularını. Yaz akşamlarını. Okul yolunu. Koştuğum o yeşil; dar sokakları. Okulun bahçesini. Teneffüs zilini. Arkadaşlarımı… Hayat bizi birbirimizden usulca uzaklaştırmış. Oysa şimdi, burada ölümün gölgesi yatağımın ucunda otururken en çok onları düşünüyorum. Ölüm! Adını yüksek sesle söyleyemiyorum ama varlığını hissediyorum. Nefesim her zorlandığında biraz daha yaklaşıyor. Gece olunca odanın karanlığında daha belirgin oluyor Azrail’in nefesi. Sanki beyaz lambanın ışığında bekliyor. Korkuyor muyum? Bilmiyorum… Aslında korktuğum şey ölmek değil. Yaşayamamış olmak. Eksik kalmış olmak. Anlaşılmamış olmak. Yapmak isteyip de yapamadığım, söylemek isteyip de söyleyemediğim şeylere hayıflanmak. Bir insanın hayatı gerçekte ne kadar sürer? Takvimlerdeki yıllar kadar mı? Yoksa hatırladığı anılar kadar mı? Ben şimdi anılarımla yaşıyorum. Annemin sesi. Babamın sabah erkenden işe gidişi. Kardeşim. İlk gençlik heyecanlarım. İlk hayal kırıklığım. Umutlarım… Şimdi de bu oda, bu yatak. Bu beyaz tavan. Bu bağlı olduğum makine… Bazen düşünüyorum; insan en çok neye dayanamaz? Yalnızlığa mı? Yoksa anlaşılmamaya mı? Ben ikisini de tattım. İçimde bir muhasebe sürüyor. Kime kırıldım? Kimi af edemedim? Kim beni incitti? Ben kimi incittim? Hayatın hesabı ölüm yaklaşırken daha yüksek sesle soruluyor. Kimselere kızgın değilim. Ama üzgünüm. Çünkü bu odada sadece ben hasta değilim. Sevgi hasta. Dostluk, akrabalık hasta. İnsanlık hasta… Dokunulmadıkça iyileşmeyen bir yara gibi. Pencereye bakıyorum güneş bir doğuyor bir batıyor. Gökyüzü turuncuya dönüyor. Belki de memlekette sonbahardır şimdi. Okulun yoluna yapraklar düşüyordur. Bir çocuk koşuyordur zil çalınca. Ben de bir zamanlar koşuyordum. Şimdi nefes almayı öğreniyorum yeni baştan. Her nefes ödünç gibi. Her sabah bir lütuf her gece bir bilinmezlik… Ölüm yaklaşıyor olabilir. Ama içimde hala bir umut hala bir özlem var. Memleketimi bir kez daha görme özlemi. Okul kapısından geçme. Okul yolunda bir arkadaşın adımı seslenmesi. Belki de hiç gidemem. Belki de sadece gözlerimi kapayıp o sokakları içimde yürürüm. Solunum cihazı çalışıyor, beyaz lamba yanıyor. Tavan yerinde duruyor. Ama ben yavaş yavaş geçmişe doğru, memleketime, çocukluğuma doğru yürüyormuşum gibi hissediyorum. Belki insan ölmeden önce en çok çocukluğuna geri dönmek ister. Belki de en son hatırladığımız yere ait olduğumuz yere…”
Odanın havası birden ağırlaştı. Göğsüm daraldı. Bu mesajı gözyaşları içinde tekrar tekrar okudum. İlk yudumunu içtiğim ve geri bıraktığım çay buz kesilmişti. Aman Allah’ım nasıl hayatlar varmış da biz farkında değilmişiz. En sevdiğim arkadaşım nasıl bir ıstırabın içindeymiş… Rabbimin bize verdiği sağlık nimetinin farkında olmadan nasılda hoyrat yaşıyormuşuz…
Titreyen parmaklarımla mesaja cevap yazdım.
“Sevgili arkadaşım!
Yazdıklarını okurken o odanın sessizliğine ben de girdim. Beyaz tavana, lambanın etrafındaki o solgun halkaya, makinenin ritmine… Her cümlen yalnızlık ve özlem vardı. Ama sana bir şey söylemek istiyorum: sen asla yalnız değilsin. Yazdığın cümleler bana ulaştı ve kalbime dokundu. Biliyorsun bazen Rabbim bizi sınar ve bazen bu sınavlar çetindir, zorludur. Sen şu anda geçmişinle, hatıralarınla iç içesin. Belki yatakta bedenin durgundur. Ama kalbin ve ruhunun özgürlüğünü yazdıklarından görüyorum. Bazı insanlar durdukları yerde, sessizlikte büyür; devleşirler. Bazen insanın içindeki dünya dışarıdaki dünyadan çok daha geniştir. Solunum cihazı nefesini taşıyor olabilir ama asıl nefesin ruhundadır. O cihaz sadece nefesini taşımıyor aynı zamanda sabrını, dirayetini, inancını da sayıyor. Her nefes aslında Rabbimizin sana verdiği yeni bir vakit, yeni bir armağandır. Rabbimiz Kur’anda “hiç kimseye kaldıramayacağı bir yük yüklemeyiz” diyor. Senin içinde bu zorlu yükü taşıyacak bir güç var. Allah bu çektiğin her zorluğun karşılığını sana misliyle verecektir. Yalnızlık ağır bir şeydir biliyorum. Ama inan bazı yalnızlıklar insanı Allaha en çok yaklaştıran kapılardır. İnsan kalabalıklar içerisinde bazen kendini kaybeder. Sessizliğin içinde ise kendini bulur, özüne döner; Allah’a yakınlaşır… Sen şu anda en berrak bakışlarla bakıyorsun dünyaya bu açıdan hissettiklerin çok kıymetli. Kendini ölümün gölgesinde hissettiğini yazmışsın. Unutma ki ölüm bir son değil, bir geçiştir…
Hangi tohum toprağa emanet edildi de sessizliğin koynunda çürümeden, çatlamadan, karanlığı yırtmadan kaldı? Toprak görünürde bir örtüdür; hakikatte bir rahim… İçine düşeni saklar ama yok etmez. Sabırla bekler; vakti gelince içindeki sırrı yeşil bir dua gibi yeryüzüne çıkarır. Ay her gece ufka yaslanıp kaybolurken gerçekten yok oluyor mu? Güneş kızıl bir veda ile batarken varlığını yitirir mi? Gözden kaybolmak, hakikatten silinmek değildir. Ufuk sadece bizim bakışımızın sınırıdır. Göremediğimiz yerlerde de güneş yoluna devam eder. Kabir bedene dar, ruha geniş bir kapıdır. Soğuk bir suskunluk ama sonsuzluğa açılan bir geçittir. İnsan doğarken ağlar. Ölürken başkaları ağlar onun yerine. Ölüm, aslında ebedi olan hayata doğumdur. Ölüm yokluk değil başka bir âleme varoluştur. Kalbin her atışı dünyadan biraz eksilmek değil ebediyete bir adım daha yaklaşmaktır. Ölüm bir karanlık değil, önümüzde yürüyen bir rehberdir. Bizi ait olmadığımız geçicilikten alıp, öz yurdumuza götürür. İnsan toprağa girince kaybolmaz, sır olur. Sır, yokluk değildir; açılmayı bekleyen bir kapıdır. Nasıl ki tohum toprağın karanlığında çürüyerek değil, dönüşerek filizlenirse; insan da kabirde hakikate uyanarak dirilir. Bizler çok şükür Allah’a ve ahiret gününe iman etmişiz; bizim hayatımız da ölümümüz de âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. Sevgili kardeşim. Unutma ki bu dünya bizler için bir imtihandır. Bazı imtihanlar zorludur, çetindir. Sen güçlü ve iradeli bir kardeşimizsin; bu sıkıntılı zamanları atlatacağına hiç şüphem yoktur. Sana yüce Rabbimden acil şifalar diliyorum...
Gülay’ın yazdığı mesajı defalarca okudum. Hayatın ne kadar boş ve anlamsız olduğunu; dünyadaki tüm değerlerin, mevkilerin, makamların, malın, mülkün sıhhatli bir nefes kadar kıymetli olmadığını bir kez daha anladım.
Her sabah uyandığımda yatağa bağlı, tavandaki beyaz ışığı izleyen arkadaşımı unutmamaya gayret ettim. Sabah bir günaydın mesajı yazmak; sonra görüldü anlamına gelen mavi tiki görmek beni ziyadesi ile mutlu etmeye başlamıştı. Hele karşıdan da cevap gelince mutluluğum ikiye katlanırdı. Onu sessiz odada yalnız bırakmamak için yazdığım şiirleri göndermeye başladım. O şiirleri okur, beğenir; yorumlar yapardı. Bazı zamanlar okuduğum şiirlerin videolarını gönderdim. Bazen yazdığım kısa öyküleri… Böylece mesajlaşmalarımız edebiyat, dostluk ve maneviyat üzerine bir muhabbet ortamına dönüşmüştü.
Gülay ile yaptığımız muhabbetlerde memleket özleminin çok ağır bastığını fark ettim. Bir hafta sonu arabama atlayıp, beraber okuduğumuz liseye doğru yola koyuldum. Gülay’ın doğup büyüdüğü evin önüne vardığımda onu görüntülü aradım.
Gülay beni ve ardından doğup büyüdüğü evi görünce sevinçten gözleri parladı. Konuşamadığı için duygularını ifade edemiyordu. Ama heyecanını görüyor, kalbinin çarpıntılarını duyuyor gibiydim. Meraklı gözlerle bakıyordu. Telefonun kamerasını evlerine doğru çevirdim. Solunum cihazının ritmi değişti bir anda. Odadaki her şey kayboldu. Beyaz tavan, makine ve kasvetli hava… Sadece ekrandaki o ev ve çocukluğunun kapısı vardı. Gülay’ın dudakları titredi. Gözlerinden istemsizce yaşlar döküldü. Konuşamıyordu, nefesi fısıltılıydı ama içinde fırtınalar kopuyordu. Gücü yetse yataktan fırlayacaktı. O kapıdan koşarak çıktığı sabahlar, yaz akşamlarında balkona konan sandalyeler, komşuların sohbetleri… Anladım ki insanın en derin psikolojik bağı ait olduğu yer ile kurulurmuş Gülay, ait olduğu eve, çocukluğuna, geçmişine bir telefon ekranından bakıyordu. Ben ise ekrana baktığımda yatakta solunum cihazına bağlı Gülay’ı değil, evinin eşiğinde oturan o küçük kızı görüyordum. Gülay’ın ruhu sınırlarının dışına çıkmış çocukluğunun sokaklarında koşuyordu adeta… Evlerinin önündeki sokaktan okula doğru yürümeye başladım. Gülay her sabah heyecanla yürüyüp okula doğru giden sokağa özlemle bakıyordu. Sağlı sollu iğde ağaçları ile kaplı sokağı geçtikten sonra, önce okul bahçesinin taş duvarları göründü, ardından tek katlı, taş duvarlardan örülmüş o lise binası… Lise zamana karşı dimdik bir hatıra gibi duruyordu. Duvarların her bir taşında yılların rüzgârı, yağmuru ve öğrencilerin gülüşleri saklıydı. Griye çalan taşların arasında yer yer sarmaşık izleri görünüyordu. Bahardan kalma inatçı otlar boy vermişti. Bahçede koşuşturan öğrencilerin ayak seslerini duyar gibiydik ikimiz de. Gülay kadar ben de o eski yıllara dalıp gittim. Okulun bahçesinde kol kola yürüyen gençler, fısıldanan sırlar. İlk gençlik hayalleri…
Okulun yan tarafından arka bahçesine yöneldim. Bir zamanlar top koşuşturduğumuz basket sahası. Beton zemin yer yer bozulmuş, saha çizgileri silinmiş, demir potalar pas tutmuştu… Potaya değen topun o tok sesi okulun nabzı gibiydi. Sahanın biraz gerisinde okul kantini… Tek ve tenha… Yıllar ona da iyi davranmamış. Yer yer sıvaları dökülmüş, kapıları pencereleri eskimişti. Gülay’a seslendim. “Tostlar kaşarlı mı, sucuklu mu olsun?” Ve gerçekten burnuma o tostların muhteşem kokusu gelir gibi oldu. “ Çay mı, ayran mı?” bu soruyu sorarken Gülay’ın yüzünde Güneş gibi bir gülümseme belirdi. “çaylar sendendir ha çamura yatmak yok…” Kantinin önünde sıraya giren öğrenciler, bozuk paraların şıngırtısı, ders zili ve tatlı telaşlar… Bu okul modern bir okul değildi. Ama o taş duvarlarda bir neslin umutları vardı. “ Pembo’yu hatırladın mı?” diye seslendim. Gülay başını öne doğru sallayarak evet dedi. “Bizim ticaret dersi öğretmeni Remzi Hoca.” Yanakları soğuktan kıpkırmızı olurdu. Öğrenciler ona yanaklarının kırmızılığından dolayı Pembo lakabını takmışlardı. Lisenin en tenha duvarının yanına geçip kamerayı çevirdim. “ Bakalım burayı hatırlayacak mısın? En güzel muhabbetlerimizin olduğu, tartışmalarımız, sınav öncesi heyecanlarımız ve sınav sorularını değerlendirdiğimiz o yer… Keşke şimdi aramızda olmayan arkadaşlarımız da burada olmuş olsalardı. Tekrar o günlere dönebilseydik”
Kamera elimde, hasta yatağında benden yüzlerce km uzaktaki arkadaşıma okulumuzun her tarafını gezdirdim. Onunla birlikte heyecanlandım, duygulandım, ağladım… O tek katlı lise, o taş bina sadece bir lise değil, gençliğimizin en saf halinin saklandığı bir hatıralar sandığıydı.
Kameraya tekrar baktığımda Gülay’ın sevinç gözyaşlarını gördüm. Ellerini yukarı doğru kaldırmış, dua ediyordu.
Telefonuma mesaj düştü. “Allah senden razı olsun arkadaşım. Beni nasıl bahtiyar ettin bilemezsin?” dedi. Ardından, “Bir şey daha isteyebilir miyim senden?” dedi. “ Bulunduğun yere çok yakın olduğun için söylüyorum. Sana zahmet olmazsa sinemayı da gösterebilir misin?”
Şehrin tek sinema salonuna doğru yürüdüm. Telefonum elimde, kamera açık…
Tek katlı, mütevazı sinema salonu… Dış cephesi kiremit renginde. Tabelasının harfleri güneşte solmuş. İlçenin nabzı yaz akşamlarında bu tabelanın önünde atardı. Güneş Van Gölünün üzerinden kızıl renkler bırakarak ağır ağır çekilirken aileler güzel kıyafetlerini giyer, yanlarına gazoz ve çerez alır; heyecanlı adımlarla sinemaya gelirlerdi. Sinemanın önünde bir tatlı telaş olurdu. Tanıdıklar selamlaşır, biletini gösteren loş salona girer, sessizce oturdu. Tahta sandalyeler biraz gıcırdasa da herkesin keyfi yerindeydi. Perde açılmadan önce projektörün ışığı toz zerreciklerini görünür kılardı. Işıklar sönünce çıt çıkmaz, perde açılınca bir alkış tufanı kopardı. Geç gelenler olurdu arada bir. Görevli elindeki fenerle onlara boş yerleri gösterir, oturmalarını sağlardı. Perdede at nalı sesleri yankılanırdı. Malkoçoğlu, kılıcını savurur naralar atardı. O, zalimlerin üzerine at sürerken; çocukların gözlerinin içi güler, gençler hop oturur hop kalkarlardı. Battal Gazi adalet için savaşırdı. Cüneyt Arkın perdede görününce seyirci coşar adeta onunla birlikte kılıç savururlardı. Bazen film kopar perde kararırdı. İzleyiciler oyuncağı elinden alınmış çocuklar gibi huysuzlaşır hep bir ağızdan “Makinist” diye bağırır; ardın ya ıslık çalar ya da alkış tutarlardı. Makinistin eli ayağına dolanır, arızayı hızlıca bertaraf etmeye çalışırdı. Film bittiğinde hikâye bitmezdi. Asıl anlatım evlerde, kahvehanelerde ve iş yerlerinde olurdu. Filmin her sahnesi büyük bir coşku ile yeniden anlatılırdı. Filmi izlemeyenleri büyük bir pişmanlık sarardı. Perdedeki kahramanlar artık ilçenin kalbinde dolaşırdı.
Bu salon sadece bir sinema değildi. İlçenin tek salonu olduğu için hayatın bütün sahneleri burada kurulurdu. Okul müsamerelerinde öğrenciler burada titrek sesleri ile şiir okur, anneler çocuklarını gururla izlerlerdi. Okul tiyatrolarında perde gençlerin hayallerine açılırdı. Resmi programlar da burada yapılırdı. Bu salon ilçenin hem eğlencesi hem de kültürüydü. Her duvarında bir hatıra saklıydı. Ve şimdi bizim hatıralarımız da bu sahnede bu salonda bu duvarlarda hiç solmadan yaşamaya devam ediyordu.
“Hatırladın mı? Bizim liseyi bilgi yarışmasında sen ve rahmetli arkadaşımız Betül temsil etmişti. Siz sahnede yarışırken bütün lise yerinde duramıyordu heyecandan. Ve lisemiz birinci olmuştu.” diye mesaj düştü telefonuma. Yüreğime büyük bir hüzün düştü. Genç yaşında, ardında üç çocuk bırakarak erken veda etmişti Betül…
“Betül’ün kabrinin nerede olduğunu biliyor musun?” diye sordu. “Evet biliyorum. Ziyaret ettim. Nasip olursa oraya bir daha gidersem seni ararım. Birlikte dua ederiz,” dedim
“Yaa sen ne hayırlı bir dostsun. Bu gün bana bu mutlulukları yaşattın ya. Ne diyeceğimi bilemiyorum. İyi ki varsın, iyi ki benim arkadaşımsın…
Haftaya beraberce eski mekânlarımızı gezmeye devam edeceğiz. Neresi olduğunu şimdi söylemeyeceğim sürpriz olsun”
Sabah mesaisine erkenden başlamıştım. Bir okul ziyareti. Birikmiş evraklar, imzalar, ziyaretçiler derken saat on bire gelmişti. Her zamanki gibi bir günaydın mesajı ve ardından bir şiir gönderdim. “AAA hatırladım bu şiiri. Lise bire başladığımız senenin başında kaymakam tepesinde yazdığın ve bizlere okuduğun şiir… Ay nasıl duygulandım. Bilemezsin.” Bu mesajın ardından şiiri seslendirdiğim bir video da gönderdim.
Hafta sonu gelip çatmıştı. Evde demlediğim çayı termosa doldurdum. Arabama binip yola koyuldum. Yarım saatlik bir yolculuktan sonra Kaymamam Tepesine vardım. Telefonu elime alıp Gülay’ı görüntülü aradım. Selamlaşma faslından sonra kamerayla çevreyi göstermeye başladım.
Kaymakam tepesi üç ayrı ufka hâkim yüksekçe bir yer. İlçenin çok sevilen bir kaymakamı sürekli bu tepeye çıkıp muhteşem manzaraları seyrettiği için halk bu tepeye “Kaymakam Tepesi” ismini vermişti. Bu tepeye çıkıldığında insan önce rüzgârı hisseder. Serin berrak bir rüzgâr yüzünüze çarpar. Bir yanınızda heybetliyle yükselen Artos Dağı… Zirvesi bulutlara yaslanmış, etekleri mevsime göre renk değiştiren vakur bir dağ. Sabah saatlerinde güneş Artos’un doruklarına vurduğunda kayalıklar altın rengine çalar; akşamüstü ise mora çalan gölgelerle ağır bir tabloya dönüşür. Dağ, sadece bir yükselti değil; Gevaş’ın sırtını dayadığı kadim bir muhafız gibidir. Diğer yanında ise uçsuz bucaksız maviliği ile Van Gölü uzanır. Göl bu tepede bir başka görünür. Kıyıdan bakıldığında daha derin, daha geniş, daha sonsuz… Günün saatlerine göre rengi değişir. Mavinin bin bir tonu ahenkle yer değiştirir. Kimi zaman turkuaz, kimi zaman buz mavisi, kimi zaman kurşuni bir dinginlik… Ufukta, gökyüzü yeryüzüne inmiş gibi. Nerede su biter nerede sema başlar ayırt edemezsin. Tepenin diğer yönüne doğru baktığınız da ilçe bütün sadeliği ile serilir önünüze. Yemyeşil bahçeler, evlerin çatıları, dar sokaklar, İzzettin Şir Camisinin zamana meydan okuyan minaresi ve insan hayatının mütevazı akışı… Martıların iki mavilik arasındaki gururlu süzülüşleri, karabatakların sulara dalıp dalıp çıkışları… Akdamar adasına doğru süzülen deniz motorları…
Kaymakam Tepesi’nde insan aynı anda üç ayrı duyguyu yaşar; Dağın verdiği güç, Gölün verdiği huzur, Şehrin verdiği aidiyet duygusu… Gün batımında manzara bambaşka bir hal alır. Dağların ardına saklanan güneş, gölü kızıl bir çarşafa dönüştürür. İlçenin üzerine ipeğimsi bir loşluk inerken, dağların gölgesi yavaş yavaş uzar. O an sanki zaman durur. Rüzgâra ezan sesleri karışır. Gökyüzü turuncudan mora, ardından laciverte döner.
Gülay, şaşkınlık ve hayranlık içinde gösterdiğim manzaraları izliyor. Bir geçmişe gidiyor bir kendini zaman makinesinde Kaymakam Tepesi’nde hissediyordu. “Şimdi sıkı dur asıl sürprizi birazdan göreceksin.” diye seslendim. Gözlerinden heyecanı bariz okunuyordu. Telefon elimde Kaymakam Tepesi’nin suskun sakinlerine doğru yürüdüm. Birkaç adım uzaklıktaki kabristana vardım. Buranın müdavimleri sessiz sakin derin bir uykudaydılar. Pandemi sürecinde kaybettiğimiz arkadaşımız Aycan da burada sonsuz uykusundaydı. Böyle güzel bir manzarada defnedilmek herkese nasip olmazdı. Gülay, mekanik olmayan bir mekândaydı. Her ne kadar bedenen kilometrelerce uzaklıkta ise de ruhen ve kalben Kaymamam Tepesi’ndeydi. Ve şu an en sevdiği, yıllarca aynı sırada beraberce oturduğu sınıf arkadaşı Aycan’ın kabrinin başındaydı. Aycan sanki kabirde değil bizimle beraber manzarayı seyrediyordu. Mezara yaklaştım. Başucundaki mezar taşına dokundum. Omuzuna dokunur gibi. Ellerimi açtım önce bir Fatiha okudum sonra içten dualar…
Telefonuma mesaj düştü. “Aycan Çok güzel bir yerde uyuyor. Eğer ecel gelip beni bulursa, beni de buraya gömsünler. Aycan ile yan yana. Hem o da sıkılmaz. Bu muhteşem manzarada birlikte uyuruz. Sen de arada bir gelir bizi yalnız bırakmazsın, gelirken de bir Fatiha okursun bize…”
Ölüm üzerine bu kadar sakin konuşabilmek, aslında bir kabullenişin değil, yorgunluğun işaretiydi. İnsan bazen yaşamaktan değil, yaşayamamaktan yorulur. Onun yorgunluğu da böyleydi. Koşamamak, yürüyememek, merdiven çıkamamak… En çok da nefesinin bir makinaya emanet edilmiş olması… Bir yanda hayatta kalma içgüdüsü; cihazın fişini kontrol eden titrek yorgun parmaklar, ilaç saatini kaçırmama telaşı… Diğer yanda ise ölümün huzuruna duyulan tuhaf bir yakınlık; “Ölüm bu tepede karanlığa karışmış kasvetli bir yalnızlık değil, manzaraya karışmış bir sükûttur,” düşüncesi…
Kaymakam Tepesi, onun için sadece bir mezarlık değildi. O tepe, kontrol edemediği bedenine karşılık, özgür bırakmak istediği ruhunun sembolüydü. Bu tepeden bakınca aşağıda kalan evler, insanlar her şey küçülürdü. Belki acıları da küçülür yok olurdu burada… Rüzgârın hafifçe estiği bir ikindi vakti, mezar taşlarının arasından göle bakıyor. Artos’un doruğunda ince, beyaz bir bulut dolaşıyor. Bir dost, adımlarıyla mezara yaklaşıyor, duruyor; ellerini açıyor, bir Fatiha okuyor… O an ölüm bile yalnızlık değil. Gülay, göğsündeki daralmaya karşın, bu tepenin genişliğinde bir ferahlık arıyordu. Ölümün korkusundan değil, özgür bir nefes alma umudundan…
Aycan’dan, Betül’den, Reyhan’dan yana uzun uzun muhabbet ettik. Okul anılarının biri biterken öbürü başladı… Termosumdaki kaçak çaydan bir yudum aldım. Bu muhteşem manzarada, maneviyat dolu duygularla, dostluğun, kardeşliğin zirve yaptığı bir ruh hali ile mekanik cihaza bağlı arkadaşıma nefes olmaya gayret ederken; kameram sadece bir ibadet mekânı olmayan, bulunduğu coğrafyanın ruhunu taşıyan bir nişane gibi duran İzzettin Şir Camisini gösteriyordu…
Nasıl yaşayacağını öğrendiğinde, yaşanacak bir hayat kalmadığını fark ediyorsun bazen. İnsan hayatının en garip tarafı belki de budur. Hayat büyük dersleri geç verir. O zamana kadar da çoğu şey geçip gitmiştir. Gençliğimiz aceleyle geçer. Ne yapacağımızı bilmeden, neyi, kimi nasıl seveceğimizi bilmeden tüketiriz o güzelim yılları… Hayatın aceleye gelerek, hoyratça savrulmayacak kadar çok değerli bir şey olduğunu maalesef ki insan geç öğrenir… İşte o zaman da hayatın büyük bir kısmı geride kalmıştır. Artık hangi sözün söylenmemesi gerektiğini bilirsin. Ama sözün söylenmesi gereken insanlar da artık yakınında değillerdir. Hayat birazda geç kalınmış bir bilgeliktir aslında. İnsan nasıl yaşayacağını öğrendiğinde zaman çoktan yürümüş olur. Yollar kısalmış, akşam yaklaşmış, gölgeler uzamıştır. İşte insan o zaman şunu fark eder; hayat aslında uzun değildir. Sadece biz bunu geç fark ederiz.
Gülay sessiz odada yalnızca solunum cihazının ritmik sesi eşliğinde uzun uzun düşüncelere daldı. İnsanı yaşatan sadece nefes değilmiş. Hatırlanmakmış. Değer verilmekmiş. Bir dostun seni unutmamasıymış… Önceleri sadece solunum cihazının sesi vardı odasında. Ya şimdi… Hatıraların, dostluğun, kardeşliğin sesi vardı. Artık telefonunun her çalışında, yaşadığını hatırlatan kalbinin sesi…
Bu gün günlerden Cumartesi diye düşündü Gülay. Acaba dedi bu gün de arar mı beni? Telefonunu eline aldı. Sabırsızlanmaya başladı. Çok geçmeden beklediği görüntülü arama ekranda yankılandı. Zayıf, güçsüz kalmış parmaklarına bir kuvvet geldi sanki. Hızla telefona cevap verdi. Ekranda arkadaşının gülen gözleri vardı.
“Bil bakalım bugünkü yolculuğumuz nereye?”
“Sahilde misin? Dalga sesleri ile martı seslerini duyuyorum?”
“Tahmin doğru.”
Telefonun kamerası usulca çevrildi. Muhteşem maviliği ile Van Gölü göründü. Ardından suların içinde bir düş gibi belirdi Akdamar Adası… Uzaktan bakılınca, mavinin kalbine saplanmış badem çiçeği renginde bir kaya parçası gibi görünür. Yaklaştıkça, suyun içindeki yalnızlığının bir asalet olduğunu fark edersiniz. Van Gölünün tuzlu ve sodalı dalgaları yalçın kayalara çarpar, huşu veren bir sesle geri döner. Badem ağaçları baharın coşkusuyla rengârenk çiçeklerle süslenmiş gelinler gibi… Pembe ve beyazın narin tonları, gölün turkuazı ile öyle bir uyum yakalar ki insan, tabiatın bu görsel ziyafeti karşısında şaşkına döner. Adada yükselen Akdamar Kilisesi meydana zaman okuyan bir taş şiir gibidir. Akdamar’da zaman bir başka akar. Şehrin gürültüsü buraya ulaşmaz. Kuşlar, martılar, dalgalar… Hafif esen rüzgârın melodisi… Başka sesler duyamazsınız… Burada zaman saatlere göre değil, dalgaların sesine ve güneşin gölde oluşturduğu mavinin tonlarına göre ilerler. Gün batımında gölün yüzeyi yangın yerine dönüşür. Ada kızıl çarşafa siluetini bırakır. O an insan içindeki kalabalıklardan sıyrılır gölün derinliği kadar bir sükûnete gömülür. O sadece bir ada değil, suyun ortasında bekleyen bir hatıra, bir efsane, bir dua, maviye yazılmış bir şiirdir…
Telefona bir mesaj düştü. “Cennet memleketim.”
Araca binip yoluma devam ettim. Kamera açık. Yollar, ağaçlar, balıkçılar su gibi akıp gitti ekrandan…
Askeri kontrol noktasından geçtikten kısa bir süre sonra Gevaş’ın yüksekçe bir tepesinin eteğine kurulmuş bir köy göründü. Dilmetaş Köyü…
Yemyeşil bir örtünün içine saklanmış, tarihi kerpiç evlerden örülü, mütevazı ama vakur bir köy… Evlerin duvarlarında güneşin bıraktığı sıcak bir sarılık, pencerelerde beyaz perdelerin utangaç salınımı… Damların üzerinde yeşeren otlar. Avlularda oynayan çocuk sesleri. Otlayan, koşup hoplayan kuzular. Toprağı eşeleyen tavuklar, horozlar. Tandır evlerinden yükselen dumanlar ve ekmek kokusu… Yeşilin bittiği yerde masmavi Van Gölü… Tepeden bakıldığında önce Akdamar adası ve ardında başı göklere değen Süphan Dağı… Dorukları karlı, etekleri mavi. Göğe doğru yükselen bir dua gibi. Köyün, adanın ve gölün sessiz bir şahidi gibi…
Mayıs ayında köy bambaşkadır. Rüzgâr daha yumuşak eser, çayırlar capcanlıdır. Ve o ayda tepelerin eteklerinde bir mucize belirler. Halk arasında “ağlayan gelinler” diye anılan ters laleler… İncecik boyunlarını öne eğmiş. Kırmızıya, sarı ve turuncuya bezenmiş zarif çiçekler… Taç yapraklarının ucundaki damlacıklar sabah çiyi ile birleşince ağlıyormuş gibi görünürler. Hüzün ile güzelliğin aynı bedende buluşmuş halidir onlar. Bu küçük köy üç büyük güzellikle çevrili bir sükûnet halkasıdır. Bir yanda masmavi göl ve ada. Bir yandan başı karlı Süphan, bir yanda doğa harikası ağlayan gelinler…
Telefonun ekranında Gülay’ın yüzüne baktım. Bir mucize görmüşçesine hayranlıkla bakıyordu memleketine.
Gülay ile zamanla eşsiz ayak değmemiş koyları ile Altınsaç köyünü de gezdik.
Hafta içi geleneği bozmadık. Şiirler, öyküler ve Gülay’dan gelen olumlu dönütler birbirini takip etti.
Güzel güneşli bir günün sabahında yoğun bir iş temposunun sonunda sevgili arkadaşına her zamanki gibi “Günaydın Gülay. Bugün nasılsın?” mesajı yazdım. Ancak cevap alamadım. Uyuyor olabileceğini düşünerek bir süre bekledim. Mesajıma cevap gelmemişti henüz. Tekrardan bir mesaj yazdım “ Gülay iyi misin?” diye. Yine koca bir sessizlik. İçimde tarif edemeyeceğim bir huzursuzluk büyümeye başladı.
Meğerse Gülay o sabah göğsünü bir mengene gibi sıkıştıran nefesini sonsuza kadar özgür bırakmıştı. Sessizce… Kimseyi çağırmadan… Kimseye yük olmadan…
Telefonu elindeymiş. Belki mesajımı görmek için belki de yazmaya çalışmıştı, belki de sadece ekrana bakıyordu…
Odadaki cihazın sesi kesilmiş, beyaz tavanda ki ışık sönmüştü…
Ve içimde ukde kalan şey: Gülay Kaymakam Tepesine defnedilmedi. Onu İstanbul’daki bir mezarlıkta ebedi uykusuna yatmak üzere toprağın bağrına teslim etmişlerdi.
Şimdi Kaymakam Tepesine her gittiğimde Gülay’a dostluk borcum olan bir Fatiha gönderiyorum…


Şükrullah Yavuzer
Kayıt Tarihi : 8.3.2026 00:17:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!