Ah benim Antepli güzel yarim..
Antep'in geceleri şahittir sana,
Maraş'tan esen rüzgâr,
Fırat'ın uzak suları,
Gökyüzündeki sessiz yıldızlar...
Ben sana yaralı gelmiştim,
avuçlarımda susmuş dualar,
gözlerimde yarım kalmış geceler vardı.
Kimseye anlatamadığım bir hikâyenin
son cümlesini taşıyordum içimde.
Sen kapıyı açtığında
Bir düşe düşmeli insan,
senin gözlerinde başlayan,
gecenin en sessiz yerinde
kalbin kalbe değdiği bir düşe.
Adını söylemeden sevmeli seni,
bir gülüşünün kıyısında
Bir hayalim vardı…
Ak saçlarını görmeliydi gözlerim,
titreyen ellerini tutmalıydı ellerim,
yorulan gözlerine
ilk günkü aşkla bakmalıydı gözlerim.
Bir sabah,
Bana Bir Ömür Yeter.
Söz gerekmez, göz yeter.
Yol gerekmez, iz yeter.
Yıllar gerekmez, bir an yeter.
Ömür gerekmez, sen yeter.
Biz birbirimizi birkaç durak kaçırmışız gibi geliyor bana.
Sanki aynı trene binmişiz de, ben senin indiğin istasyona geç gelmişim, sen benim beklediğim perondan çoktan ayrılmışsın gibi...
Belki aynı gökyüzüne farklı zamanlarda bakmışız, aynı şarkılarda birbirimizi aramışız da haberimiz olmamış birbirimizden.
Biliyor musun, insanın canını en çok yakan şeylerden biri de bu galiba; yanlış insanı sevmek değil, doğru insanı yanlış zamanda tanımak.
Çünkü bazı insanlar vardır, onları ilk gördüğünde yabancı gibi gelmezler. Sanki yıllardır tanıyormuşsun gibi olur. Sesleri tanıdık gelir, suskunlukları bile yabancı değildir sana.
Beklediğime değmelisin…
Gelişin olay olsun bu defa.
Öyle bir gel ki,
ardından kapıları kapatmak zorunda kalmayayım.
Gitmeye bakmasın gözlerin,
kalışlarda buluşalım.
Sonbahar düşerken kaldırımlara,
sarı bir sessizlik büyüyor içimde.
Rüzgâr, senden kalan ne varsa
usulca savuruyor şehrin üzerine.
Sen gidiyorsun…
İnsan bazen bir şehrin ortasında değil de, kendi göğsünün içinde kaybolur. Ben kaybolmayı sokaklarda öğrenmedim; beni yolunu şaşırtan, adımlarım değil, içimde eksilen bir sestir. O günden beri yürüdüğüm her cadde, aynı kapıya çıkıyor: dönüşü olmayan bir bekleyişe.
Akşam, penceremin önüne her gelişinde siyah bir pelerin bırakıyor. O pelerini omuzlarıma aldığımda dünya küçülüyor; yıldızlar susuyor, ay kendi yüzünü bulutların ardına saklıyor. Gökyüzü bile bazen bakmaya utanıyor insana. Çünkü bazı yalnızlıklar anlatılmaz, yalnızca gecenin en kuytu yerine gömülür.
Ben her gece biraz daha taş kesiliyorum.
Duvar saatinin tik takları, kalbimin yerine çalışan eski bir makine gibi dönüyor. Her saniye, içimde kırılmış bir köprünün tahtalarını biraz daha çürütüyor. Zaman dedikleri şey, meğer insanın içinden geçen görünmez bir nehir değilmiş; zaman, bazen tek bir yokluğun omuzlarına yüklediği koskoca bir dağmış.
O dağı yıllardır sırtımda taşıyorum.
Kimse görmüyor.
Yine aklımı geride bırakıp gidiyorum,
bedenim yollarda,
kalbim çoktan senin olduğun yerde.
Bir yanım “git” diyor,
bir yanım adını sessizce söyleyip
olduğum yere çiviliyor beni.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!