bütün sarılmalar ablam kokardı
alaman şampuanlı yumuşacacık saçları dökülürdü
iki yanımdan boynuma...
bütün kırlangıçlar hep birden havalanırdı
hep çok uzaktı
Kalplerinde aşk işaretiyle doğar kimileri... Yeryüzüne gönül indiremez onlar... Hayatı ve insanları anlarlar,hayata ve insanlara merhamet duyarlar,ama hayatın ve onun içindeki insanların yaşadıkları gibi yaşamazlar.
Aşk işareti ile doğanlar yaşarken dünyaya talip olmazlar...Bilirler ki ne isteseler,neyi ansalar,ne kazansalar aşkın dışında hiçbir şey avutmaz onları,teselli etmez...Gönüllü sürgündür onlar...Gizliden gizliye hissederler bunu...Sonsuz bir ışıktan kopup gelmişlerdir geldikleri yere...Kopup geldikleri ışığa inançları ne kadar büyükse,içlerinde ki acı da o kadar derindir...Bu acı hatırlatır onlara kopup geldikleri yeri...Bu acı hatırlatır onlara kim olduklarını ve niye varolduklarını...
Kalplerinde aşk işaretiyle doğsa da bazı günler yorulur insan karşılıksız sevgilerinden...Yorulur kendisini anlatamamaktan...Sevgilim der,sevgilim der,ama,sevgilim dediği yanında değildir,bilir...Bazı günler insan soluksuz kalır,içindeki sevgili olmasa bile karşısındakine deliler gibi sarılır...O olmadığını bile bile sonsuz bir umutsuzlukla sarılır...İnsan soluksuz kalmaya görsün,sevgili diye bütün yanlışlarına,bütün kaçışlarına,kendine yaptığı ihanetlere sarılır...İnsan bir kere içindeki aşktan umudunu kesmeye görsün,her şey olmak,her yere yetişmek için bu hayat düşer...Her şey olduğunu,her yere yetiştiğini sandığı anda,ortada kendisi yoktur artık...Kaybolmuşluğa çok yakındır...Kopup geldiği ışığa inancı azalmıştır...Daha az acı çekiyordur artık...Ama daha mutsuzdur eskisinden....Daha mutsuzdur,o ışığı acı çekerek özlediği günlerden...
Soluksuz kaldığım kendime bile sakladığım günlerden bir gündü...Kaybolmuşluğa yakındım...İçimdeki acı hızla eksiliyordu...Işık soluyordu,soluyordu tıpkı sesim gibi...Soluyordu içimdeki aşk işareti gibi...Öylesine kaybolmuştum ki bulamıyordum artık içimde neyi yitirdiğimi,neyi kirlettiğimi...Öyle uzaklaşmıştım ki kendimden,kendimi bulmak için birine ihtiyacım vardı...
Onunla nerede ve nasıl tanıştığımız önemli değil....Gerçekten değil...Kaybolmuş insanlar birbirini çabuk buluyor....Umutsuzluk umutsuzluğu çağırıyor...
Konuşmaya susamıştık...Sanki ikimizde dilini,kültürünü bilmediğimiz uzak ülkelerden henüz dönmüş gibiydik bu ülkeye...Oysa böyle bir şey yoktu...Hep buradaydık...Hep o ışığımızdan kaybolduğumuz yerde...O ışığı orada bırakıp bu dünyaya,bu hayata gönül indirdiğimiz,her şey ve her yerde olduğumuzu sandığımız yerde...Hep o soluksuz kaldığımız yerde...Daha vakit var,o ışığa sonra dönerim, dediğimiz bu yerdeydik ikimizde...
Devamını Oku
Aşk işareti ile doğanlar yaşarken dünyaya talip olmazlar...Bilirler ki ne isteseler,neyi ansalar,ne kazansalar aşkın dışında hiçbir şey avutmaz onları,teselli etmez...Gönüllü sürgündür onlar...Gizliden gizliye hissederler bunu...Sonsuz bir ışıktan kopup gelmişlerdir geldikleri yere...Kopup geldikleri ışığa inançları ne kadar büyükse,içlerinde ki acı da o kadar derindir...Bu acı hatırlatır onlara kopup geldikleri yeri...Bu acı hatırlatır onlara kim olduklarını ve niye varolduklarını...
Kalplerinde aşk işaretiyle doğsa da bazı günler yorulur insan karşılıksız sevgilerinden...Yorulur kendisini anlatamamaktan...Sevgilim der,sevgilim der,ama,sevgilim dediği yanında değildir,bilir...Bazı günler insan soluksuz kalır,içindeki sevgili olmasa bile karşısındakine deliler gibi sarılır...O olmadığını bile bile sonsuz bir umutsuzlukla sarılır...İnsan soluksuz kalmaya görsün,sevgili diye bütün yanlışlarına,bütün kaçışlarına,kendine yaptığı ihanetlere sarılır...İnsan bir kere içindeki aşktan umudunu kesmeye görsün,her şey olmak,her yere yetişmek için bu hayat düşer...Her şey olduğunu,her yere yetiştiğini sandığı anda,ortada kendisi yoktur artık...Kaybolmuşluğa çok yakındır...Kopup geldiği ışığa inancı azalmıştır...Daha az acı çekiyordur artık...Ama daha mutsuzdur eskisinden....Daha mutsuzdur,o ışığı acı çekerek özlediği günlerden...
Soluksuz kaldığım kendime bile sakladığım günlerden bir gündü...Kaybolmuşluğa yakındım...İçimdeki acı hızla eksiliyordu...Işık soluyordu,soluyordu tıpkı sesim gibi...Soluyordu içimdeki aşk işareti gibi...Öylesine kaybolmuştum ki bulamıyordum artık içimde neyi yitirdiğimi,neyi kirlettiğimi...Öyle uzaklaşmıştım ki kendimden,kendimi bulmak için birine ihtiyacım vardı...
Onunla nerede ve nasıl tanıştığımız önemli değil....Gerçekten değil...Kaybolmuş insanlar birbirini çabuk buluyor....Umutsuzluk umutsuzluğu çağırıyor...
Konuşmaya susamıştık...Sanki ikimizde dilini,kültürünü bilmediğimiz uzak ülkelerden henüz dönmüş gibiydik bu ülkeye...Oysa böyle bir şey yoktu...Hep buradaydık...Hep o ışığımızdan kaybolduğumuz yerde...O ışığı orada bırakıp bu dünyaya,bu hayata gönül indirdiğimiz,her şey ve her yerde olduğumuzu sandığımız yerde...Hep o soluksuz kaldığımız yerde...Daha vakit var,o ışığa sonra dönerim, dediğimiz bu yerdeydik ikimizde...




gecemi kıymetli şairin şu şiiriyle tamamlıyorum ki tadı damağımda kalsın..gerçekten tüm şiirleri güzel..
ne yazsam az gelir..
Muhbir
bağışla beni iki gözüm
mutlak bir yalnızlıktı beni sana ihbar eden
binlerce yıldır sancıyla çekilmiş
nesepsiz bir gebelikti
emzikten düşmüş narayla doğan...
öyle bir hilkatı garibeydi ki
addan yoksun
karanlık desen
ürker siyahlar boşluğundan.
mutlak bir yalnızlıktı
dehşet sarışın bir söz
suyun üstünde saman
rengini teninden alan...
yüreği ezgin bir kahve molası...
belki gemiler geçiyordur
yürüyerek denizi
can yelekleri
ve kurtarma filikalarıyla...
beni en uzak adaya at
dalga bile uğramasın kıyılarıma...
bolca nar
bir yanağı kızarmış
bir yanağı çöl elma
bazen çığlık çığlığa martılar
rüzgar keşişleme
ya sabır
milyonlarca taşı...
hadi pul pul dökelim more
ölü balığın göğüs kafesinden
akşamın kızıl renkli şarabi
açsın akan leylak kanımızdan...
ne dudaklarında kalsın feri
ne zahmetine katlansın bedevi
yalnız ve yalnız iki kolu var hayat
ilkin doğacaksın ve ölecek heyhat...
ah more geniş alnından hangi sahilin
gümüş dalgalarına kumlar çekiliyor
kimler sürükleniyor ağlarına gülüşlerinin
ikindiye çarpan sessizliğinde hayal...
bir yığın muammayla sana dönerken ibreler
hangi beldeden zavallı bir matem havası eser
tamburanın sesinden çıksın şimdi en dik meyanda
bakmıyor çeşmi siyah feryadeyle aynı anda...
havsalaya sıkışmış işte dimağın en nadim hali
ki tesellisi ummanın geniş ufkudur
koyulaşsa da endamında o latif melali
sesinde nice bin şikest kırk harami doludur...
Ülker Ercihan
ayrıca şunu belirtmeliyimi ki Sn. Ülker Ercihan'a şiirin başlığına bayıldım..
hem gelin hem gelincik yüklemesi yapmış sanki..
belki de gel incinme yüklemesi de..
bazen deli dolu
bazen öğretmen edalı..
can ı gönülden kutluyorum
şiirlerinizi bir tuku gibi okumuştum..bütün şiirlerinizi..
Naime hocam demek istediğimi çok net anlatmış..
kendine has bir dili var şiirinizin..
keşke antolojide yazmaya devam etseniz diye düşünüyorum bugün..
'ay aşınca geceyi kızılağaç dallarından
idare lambasının duvarı kaplayan gri denizinde
silik vapurlar geçerdi
köpüksüz
sessiz
alarga...
iki yüz arası'
şiirinizin omurgası burasıdır diye düşünüyorum.
bir hayal gibi dolaşmak duvarda ne güzel..
bir duvarı denize çevirebilmek..
pilavdan dönenin kaşığı kırılsın bile güzeldi..
peynir tanesi..
şiirin büyüleyici lirizminden çok etkilendim gerçekten
can ı gönülden kutluyorum tekraren
tık yok değil mi hüseyin kardeşim..
lak lak cak cak cak cuk cuk var küfede..
ayıptır
bu şairin şiir poetikası hakkında ne düşünüyorsunuz hüseyin hocam?
Şiirin- salt bu şiiri için konuşuyorum şairin- bir atmosfer , bir merak , bir sis içinde bağlantılar oluşturabildiğini düşünüyorum..
Bu düşünceye kapıldığım şairlerin diğer şiirlerine de bakma merakım vardır..
şairin şiirlerinin hepsine değilse de bir çoğunu okuduğumda farklı ve oturmuş bir üslup sahibi bir şair ile karşılaştığımı hissettim..elifi de , alfayı da , alefi de bilecek kadar çok yönlü projeksiyona sahip şiir dilli bir şairle karşılaşmaktan bahtiyarım..
saygılarımla
bir de ne dediğin ne anlatmaya çalıştığın belli olsa hüseyin bey..
nurtopu gibi eleştirmen olmaya namzetsiniz aslında..
sonra ilerle ilerle bir yere kadar.. siir de modernite arayisini gerektiren gereksinim.. zirve yapma gereksinimi idi..
yetmise dek zirve yapan siirimiz.. seksenlerde bir kac kez zipladi.. fazla gidemeyecegini anlayinca.. duzenli bir gerileme.. modern sonrasi.. post modernite anlayisi dogdu..
bugun ki siirlerimize bakip.. onlarin modern oldugunu dusunme anlayisi bile.. postmodern dusunce sisteminin bir parcasidir.. siirimizin bundan sonra yapacagi zirve.. dogada ilk sesleri alis bicimiile.. kendi terminolojilerini olusturan milletlerin..
frog frog diye ses cikaran bir su canlisini.. ayni adla.. adlandirmasi.. lak lak lak sesi veren canlinin zamanla leyleke donusumu salt rastlantisal.. idi isede.. siirin bu ses bilesenlerinin.. belirli periyotla.. yinelenmesi esasi..
dahada dogrusu.. ilk baslangicin tekrarina zirveye gidis..
krik krak cak cuk cak
frog frog vak vak vak
iiii hiii hiii lak lak lak
ai ai ai gak gak gak...
gibi bir sistematige girmedikce.. hakiki manada.. post moderniteden soz etmenin anlami yoktur..
bugun siirlerin postmoderniteye yaklasamadigini savunur.. sozum ona yergi adami.. siiri bilecek..
kerameti kendinden menkul.. suraya bir siirleri(!)konuldugunda.. kuyruguna teneke baglanan.. ucuncu sinif laf ebelerinin.. medyanin sisirdigi balonlarin.. soz soylemeye hakki yoktur.. dinlemesini bilecek..
yumurtanin kalitesini anlamak icin yumurtlama gerekmez.. ancak siir kalitesi de.. akademik zubukluk veya salt kara cahil bir avam arasinda da pay edilemez.. siir siir dihen adamin.. iki laf bi araya getirebilir kapasitesi olacak.. haa ben kavga etmek ben ideologi borozanligi yapmak.. ben laf olsun torba dolsun diye konusma istemistim.. tamam haklisin ama.. bunlar zirveye yaklasirken.. biz daha post modernitenin basindayiz.. sirayla.. ucu civili sopalarada sira gelecek nesli tukenik dinazora yakacagimiz agitlarada.. saygilarimla..
bu yazıyı okuyunca şiir eleştirisinin komiklik yapmak veya hakaret etmek olamayacağı,yetkinleşmiş bir eleştirmenin sanatçıdan kabul edilmesi gerektiğini düşünüyor insan gerçekten
kendi şirlerimizi gidip başka şairlerin şiirleri altında yayınlamak işi başlıbaşına şiir eleştirisiyle alakasız bir durum..
geriye şiiri iyice öğrenmek kalıyor galiba...
şiir eleştirisi nasıl yapılır başlıbaşına bir konu ve öğrenilmesi araştırılması gereken bir husus gerçekten..
enis baturun bir değerlendirmesini aktarıyorum öğrenmeye başlamamız için çekici bir kaynak olur mu bilmiyorum..
Yüzlerce kaynak bilgi var bu konuda..
gerçekten de şiir eleştirisi yapabilmek için yeterli bilgiye ve donanıma sahip olmak gerektiğini düşünenlerdenim ancak..
ENİS BATUR'UN şiir eleştirisine ilişkin görüşü
Enis Batur
1.Cumhuriyetin başlangıcından günümüze kadarki süreci dikkate alırsak , bugün, bir Türk şiir eleştirisinden ya da eleştiri üslubundan söz edilebilir mi? Edilebilirse buüslubun genel özellikleri nelerdir?Bu eleştirinin oluşmasında hangi eleştirmenlerin katkısı olmuştur?
2. Bir şiiri çözümlerken belirleyici olan analiz öğeleri nelerdir? Eleştirel yaklaşımımızın ve/veya çözümlemenizin temelinde yer alan kuramsal poetik ilkeleri nasıl tanımlarsınız? Tanımlamak ister misiniz?
Bugün ya da dün, bir 'Türk şiir eleştirisi'nden, 'üslubu'ndan sözetmek güç görünüyor bana. Hemen söylemeli: Şairleri, şairlerin şiir üzerine, şairler üzerine yazdıklarını ayırıyorum; onları 'üstmetin'ler saymıyorum, doğrudan Edebiyat'ın içinden gelen, içinde kalan ürünler şairlerinki. Türk şiiri hakkında en sağlam kaynak bu, benim gözümde. Ne yazık ki, hayli dağınık bir toplamdan sözediyoruz; yeni kuşak okurlarının biraraya getirmekte zorlanacakları ortada. Doğrusu, oldukça kapsamlı bir seçki hazırlamak bu konuda: Şairlerin 'şiir sanatı' denemeleri, şiir okumaları, söyleşileri yanyana getirildiğinde bu verimli damar hakkıyla değerlendirilebilir.
Şairleri ayırdığımızda, bir avuç isim kalacak elimizde. Tanpınar-Ataç ikilisinden başlayarak günümüze uzanan çizgide, gem~l hatlarında izlenimci bir eleştiri yazısı egemen. Hiç mi çözümleme yapılmadı? Elimizin altındaki örnekler sayıca yetersiz bir yandan, bir yandan da yöntembilimsel çeşitlilik zaafıgöze çarpıyor. Akademik üretim, üzerinde durulamayacak ölçüde cılız, istisnalar kuralı bozmuyor. Oysa, asıl katkı Üniversite'den gelmeliydi. Yayın ortamı da özendirici değil bu konuda. Son yıllarda göze batan bir eğilim, 'bildiri' ağırlıklı etkinlikler aracılığıyla gerçekleşen kuşatmaların öne çıkması. Bir ivme sağladı şiir eleştirisine sempozyumlar, kollokyumlar. Gelgelelim, bir noktadan sonra 'üniform/ize' yaklaşımlar ağır basıyor o güzergahta da.
Sonuçta, dönüp bakınca şiir eleştirmenlerinin nüfusu beliriyor zaten: Cöntürk'den Mehmet H. Doğan'a, Orhan Koçak'a birkaç kahraman.
Şiir eleştirisinde üç temel yaklaşımın ortak yaşaması bana önemli görünüyor: Bağlama oturtma, yöntembilimsel çözümleme ve yorum olrnması. Şiir üzerine, bir şiir üzerine,bir şair üzerine sözalmaya koyulmak için gerekli bulduğum.eksenler bunlar. Her yazılı metin, halka halka genişleyen bir bağlama aittir sökmeye çalışmak gerekir. Böyle bir okumayla yetinemeyiz: Her metin yapı/kuruluş denklemlerine dayanır, izlekler oluşturur ya da geliştirir, ezgiseVanlamsal özellikler ortaya koyar, sökmeye çalışmak gerekir. Aynı anda, bütün bu ilintilendirmelere ilişkin bir yorumsal tavır getirmeyi üstlenir eleştiri. Şüphesiz donanımı, yeteneği, bakışımızın zenginliği ile düzorantılı bir sonuç getirir önümüze: 'Kitap bir ayna gibidir' der Lichtenberg: 'Bakan bir maymunsa elbette bir havarinin görüntüsünü yansıtamaz'.
On yıl önceydi; 'E/Babil Yazıları' başlıklı kitabım için bir tür 'sonsöz' kaleme aldıydım: 'Eleştiri Üzerine Söyleşi'. O gün bugün düşüncelerimin, optiğimin değişmediğini söyleyebilirim: Yaratıcı bir yaklaşım getirmediği sürece, ister nesnel olsun ister öznel, hiçbir eleştiri metni beni ilgilendirmiyor. Muğlak, müphem, elden sıvışıp giden bir niteleme mi, sanmıyorum: Okuma biçimiyle benim okuma biçimimi değiştirebilen, yargıç edasına bitişmeyi tek tasası saymayan Eleştiri'ye gereksinmem var.
Varlık Dergisi-Kasım 2004
Anlayamadığım şu: Pilavı çift kaşıkla mı yiyordu da, bir kaşığında beyaz peynir? Sonra pilavla beyaz peynir yendiğini de öğrenmiş oldum.
Temcit pilavı gibi, eski sözcükleri ısıtıp, önümüze getirirdik...
İdare lambasını kaplayan gri denizinde, Vapurlar geçerdi;
İdare lambasını kaplayan kara denizinde Titanik geçerdi(!)
Yok daha neler...
Geçin beyim, geçin. Bu tür şiir müsvetteleri hiç bir zaman Türk Edebiyatında kalıcı olmayacaktır. Bu tür şiirler, hepsi birbirinin kopyası. Batı cephesinde yeni bir şey yok...
lütfen taklitlerden uzaklaşıp, kendi tarzınızı bulun.
Bu şiiri sevmedim.
Bu şiir ile ilgili 36 tane yorum bulunmakta