Üstüme düşen yükümlük artarken bu hal beni mükemmel bir şoke yöneltiyor
Ben artık tek kişi bir bağ ve iki çocuk kalmışım
Vazgeçilmişlikler ve bu vazgeçilmişliklerden kopmuş
Birkaç insan kırıntısı var boğazıma düğümlenen
Ben boğulurken kurtuluşa
Ölürken varoluşa koşuyorumdu
Kırmızı bir ışık,
Çok fazla kırmızı var.
Dans, hayalet ortamla yüzleşiyor
Aynı renk.
Sıcak bir ortam daha
Bu çifte artı demek
Kürtlere yapılan, ne birkaç “yanlış kararın” sonucu ne de geçici bir “olağanüstü dönem” uygulamasıdır; bu, yüzyıla yayılan, dönemsel olarak sertleşen ama özü hiç değişmeyen bir inkâr, bastırma ve imha rejimidir. Kürt coğrafyası yıllardır hukukun askıya alındığı bir deneme sahası olarak kullanıldı: Roboskî’de çocukların ve gençlerin bedenleri savaş uçaklarıyla paramparça edildi, devlet saatlerce izlediği sivilleri bombaladı, sonra dosyayı kapatıp suçu zamana havale etti; Cizre’de yaralı insanlar bodrum katlarında mahsur bırakıldı, ambulanslar bilerek engellendi, insanlar yanarak can verdi, ardından “operasyon” denilerek toplu ölüm normalize edildi.
Sur’da binlerce yıllık bir kent tanklarla, toplarla, yasaklarla boşaltıldı; evler kamulaştırma adı altında gasp edildi, bir halkın mekânla kurduğu tarihsel bağ koparıldı. Nusaybin’de sokaklar enkaza çevrildi, sivillerle silahlı unsurlar ayrılmadı, kent yaşanamaz hale getirildi ve bu yıkım “şehircilik projesi” diye pazarlanmaya çalışıldı.
Hukuku savunanlar susturuldu: Tahir Elçi, kameraların önünde, tarihi bir sokakta, “silahlar sussun” dediği yerde öldürüldü; bu cinayet de faili meçhuller zincirine eklendi, deliller dağıldı, sorumlular korunarak cezasızlık yeniden üretildi.
Bir kapı eşiğinde, saklı buldum çocukluğumu.
Evvel zamanı, bir büyüklük ile taşlamak,
Düşmek için can atmak,
Yerde duran elmaya, göz ucuyla bakmak
Sergilenen tavrın, asılsız enginliğinde, kayıp olmaktan bile öte idi.
Salınan bir yaprak tanesinin ufkunda, çağrışımları hissetmekti,
Küçük bir çocuğun, tatlı bir umursamaz savuruşu var üzerimde
Büyük umutların, sefaletimi, yenişini izleyişim
Doyamamak, acınası hayata kapalı gözleri de alıp koşmak mı
Nedenli bir ikilemi, delicesiye akıtmak mı damarlardan
Şevkini kırmak ile sadece, umut kesilmez ya
Kursakta bırakmak da var bugün, yine dünümü
E yani, kuş cıvıltıları da var bu küsmüş bedenin kısık ses tonunda
İleri geri iki ayakla yürümez ya herşey
Arkadaş diyorum, tatmin misin, müteşekkir
Epeysiz bir amandır
Doğmadı yalnızlık üzerine
Kala kalmış bir heykeltraş
Akıbet, yedi kuşak sonra yakarışları bezenmiş,
Göbek bağları vakitsiz kesilen, ömrü törpülenmiş
Kabil’in torunlarıdır bu kavm-i cemil
Zaman suretlerde defnolur,
Doğum sancıları nüfuz eder her bir benliğe,
Zapt edilemez bir öcün alameti yeryüzüne kıyam eder.
Tam da şakaklarımın eseridir bu kavga
Benin adeta yenilgiyle inleyişi
Bilmem kaç şiddetinde yanarlı bir deprem sarsıntısıdır.
Kasıklarımdan ürpermeye başladığım
Bu kavga,
Çıngıraklı bir ekmek kavgasıdır.
Kaldı ki günah işlemeye
Öteberi zamanın peynir altı sularında
Düşmanı alt etmeye bir piyon,
Bir şaklaban ve küheylanla giderken
Gayet sıcak kanlı delilikleri ses tonlarımıza kadar eşlik edebiliyorduk
Otumtrak yemişler aşeren küheylan
Yağsın karlar damdan aşağı
Bir perde ölüsünü gömsün temmuz aşkamı
Yağsın kumlar çöller taşsın
Kucakla beni sana merhab-a
Merhab-a
Bu çok derin bir soluk alış




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!