19. Çocuk Oyunu
BUGÜN BİZDEN SİZE,
YARIN SİZDEN BİZE
Kızılay Haftası için
Yazan: FEV
KİŞİLER:
OĞULCAN:
GÜL BEBEK:
ANNE:
DEDE:
BABA:
NİNE:
1. KIZILAY YARDIM TAŞIMA GÖREVLİSİ:
2. KIZILAY YARDIM TAŞIMA GÖREVLİSİ:
DOĞUMEVİ GÖREVLİSİ:
DOKTOR HANIM:
EBE HANIM:
KAN MERKEZİ GÖREVLİSİ:
GÜL HEMŞİRE:
MEHMET ALİ (GÜL HEMŞİRE’İN EŞİ)
1. İCRA MEMURU
2. İCRA MEMURU
DEKOR: Orta halli bir evin oturma odası. Dede Gazete okumakta, nine örgü örüyor, baba televizyon izliyor. Anne hamiledir. Elleri karnında gülümseyerek onlara bakmakta.
OĞULCAN İLE GÜL BEBEK ELLERİNDE BİRER PANKARTLA GİRER, SAHNENİN ÖNÜNDE DURULAR. GÜL BEBEĞİN PANKARTINDA “BUGÜN BİZDEN SİZE, YARIN SİZDEN BİZE”, OĞULCAN’IN PANKARTINDA İSE “DEPREMZEDELERE YARDIM GÖNDERİYORUZ“
YAZILIDIR.
OĞULCAN: Günaydın arkadaş?
GÜL BEBEK: Günaydın…
OĞULCAN: Elindeki o tabelada ne yazıyor?
GÜL BEBEK: Bilmem…
OĞULCAN: Bilmediğin şeyi neden taşıyorsun?
GÜL BEBEK: Bilmem…
OĞULCAN: Amma tuhaf kızsın. Sen hiçbir şey bilmez misin?
GÜL BEBEK: Bilmem.
OĞULCAN: Benimle alay etmiyorsun değil mi?
GÜL BEBEK: Etmiyorum.
OĞULCAN: Peki, neden hiçbir şey bilmiyorsun?
GÜL BEBEK: Ben çok küçüğüm. Daha doğmadım bile. Onun için…
OĞULCAN: Tuhaf… Şimdi sen adını bile bilmiyorsundur belki.
GÜL BEBEK: Bilmiyorum ya…
OĞULCAN: Peki kimsin sen?
GÜL BEBEK: Bilmiyor musun?
OĞULCAN: Bilmiyorum.
GÜL BEBEK: Ben senin yakında doğacak olan kız kardeşinim.
OĞULCAN: Ne!
GÜL BEBEK: (Güler) Evet…
OĞULCAN: (Güler) Tanrım, bu bir düş olmalı. Kız kardeşim! Hem doğmamış, hem yanımda…Çok hoş doğrusu. Keşke gerçek olsa bu. Bir kız kardeşim olması hoşuma giderdi.
GÜL BEBEK: Olacak… Merak ettim. Sen okur musun pankartımda ne yazdığını?
OĞULCAN: (Eğilir, okur) Pankartında şöyle yazıyor: BUGÜN BİZDEN SİZE, YARIN SİZDEN BİZE.
GÜL BEBEK: Oyunumuzun adı mı bu?
OĞULCAN: Evet…
GÜL BEBEK: Ne hoş!
OĞULCAN: Peki, bunun ne demek olduğunu biliyor musun?
GÜL BEBEK: Bilmiyorum.
OĞULCAN: Öyleyse hoş olduğunu nereden biliyorsun?
GÜL BEBEK: Onu da bilmiyorum.
OĞULCAN: (Gülmeye başlar)
GÜL BEBEK: Niçin gülüyorsun?
OĞULCAN: Ne yapayım? O kadar pırıl pırıl bir kızsın ki… Sana kızılamaz. Ancak sevecenlikle gülünür sana.
GÜL BEBEK: Senin pankartında ne yazıyor abi?
OĞULCAN: Abi mi? Ben mi? .. Ne hoş! .. Artık benim de, bana “Abi” diyen bir kız kardeşim var! Benimkinde de “Depremzedelere yardım gönderiyoruz” yazılı.
GÜL BEBEK: Çok iyi…. (Telâşlanır.) Ben gitmeliyim.
OĞULCAN: Ne oldu? Nereye?
GÜL BEBEK: Annemin karnını tekmelemeye. Yokluğumu fark ederse üzülür sonra. (Anneye koşar, anneye sarılır.)
ANNE İLE GÜL BEBEK SARMAŞ DOLAŞ SAHNEDEN ÇIKARLAR.
DEDE: (Babaya) Oğlum, benim fazla paltomu da koydun mu koliye?
BABA: Koydum baba. Senin paltonu da koydum, benim fazla ceketleri de.
DEDE: Pantolonları? ..
BABA: Onları da, gömlekleri de koydum.
DEDE: Aferin. Hiçbir şeyi unutmamışsın.
NİNE: Benim uzun eteğimi, hırkalarımı da koydun mu oğlum?
BABA: Koydum anne. Seninkileri de koydum. Oğulcan’ınkileri de…
NİNE: İyi etmişsin. Depremde evsiz, yurtsuz kalan kardeşlerimiz üşümesinler.
BABA: Üşümezler anne. Fazla battaniyelerimizi bile koydum.
DEDE: Aferin sana çocuğum. Bu işler parayla değil sırayla. Tanrı esirgesin yarın bir gün buralarda da bir deprem filan olsa bu kez de başkaları bize yardım gönderir.
BABA: Doğrudur. (Dedeye) Artık bantlayabilir miyim kolileri baba?
DEDE: Bantla çocuğum. İyi bantla. Uzağa gidecek. Yolda açılıp etrafa saçılmasınlar; kirlenmesinler.
NİNE: Birazcık eski gönderdiklerimiz ama kirli göndermiyoruz onları. Gelinimle gıcır gıcır yıkadık makinede hepsini de…
BABA: Tamam… (Kolileri bantlamaya başlar.)
DEDE: Gelinime ağır işler yaptırmıyorsun, değil mi hanım? Karnı burnunda… Hamile kadın, yormaya gelmez.
NİNE: Yorar mıyım hiç adamım? En hafif işleri veriyorum ona hep. Aslında hiç iş yaptırmak istemiyorum ama o boş duramıyor.
OĞULCAN: (Dedesine yaklaşır) Dede…
DEDE: Efendim çocuğum?
OĞULCAN: (Dedeye sokulur, fısıltıyla) Sana bir şey soracağım ama…
DEDE: Sor.
OĞULCAN: Bana gülersin.
DEDE: Yok, gülmem.
OĞULCAN: Yok yok gülersin. Ben düş gördüm herhalde.
DEDE: Ne düşüymüş bu böyle gündüz gündüz? ..
ANNE: (İçinde çay bardakları ile kurabiye tabağı bulunan tepsiyle girer.) Çay saati! Herkes çayını kurabiyesini alsın…
BABA: Yine yordun kendini değil mi karıcığım?
ANNE: Çay yapmayla yorulur mu insan canım? Kurabiyeleri de annem yapmıştı zaten.
DEDE: Çabuk alın çayınızı pastanızı da kucağındaki ağırlıkla yorulmasın gelinim.
HERKES ÇAYINI KURABİYESİNİ ALIR.
BABA: (Koliyi bantlama işine ara veririr, çayını alıp bir koltuğa oturarak içmeye başlar.) Ellerine sağlık hanımım.
ANNE: Afiyet olsun kocacığım.
OĞULCAN: Dede…
DEDE: Efendim kuzucuğum?
OĞULCAN: Babam benim paltomu hangi koliye koydu?
DEDE: Şu sağdakine… Niçin?
OĞULCAN: İyi… Kapanmamış daha o.
DEDE: Ne yapmaya çalışıyorsun sen bakalım, yaramazım?
OĞULCAN: Benim canım kurabiye istemiyor dede. Bunları depremzedelere gönderdiğimiz paltomun ceplerine koyabilir miyim?
DEDE: Niçin yapıyorsun bunu?
OĞULCAN: Depremdeki çocukların eline kurabiye geçmez. Onlar da kurabiye yesinler.
DEDE: (Saçlarını okşar.) Ne kadar da düşünceli benim torunum. Galiba benim canım da kurabiye istemiyor bugün. Gel, giysilerin ceplerine yerleştirelim şunları. Ama şuradan önce bir iki naylon alıp onlara saralım.
OĞULCAN: Tamam dede…
İKİSİ SEVİNEREK KOLİLERE YAKLAŞIR, PASTALARI ÇIKARTTIKLAR GİYSİLERİN CEPLERİNE KOYARLAR.
DEDE: Oğulcan? ..
OĞULCAN: Efendim dede?
DEDE: Bana iyi fikir verdin. Ne zamandan beri biriktirdiğim bir kaç dolarım var. Şunları da koyalım giysilerin ceplerine.
OĞULCAN: (Sevinçle) Koyalım dede… Giysileri alanlar, koyduklarımızı bulunca çok sevinecekler.
DEDE: Öyle… (Cebinden çıkarttığı dolarları gönderdikleri bir ceketin iç cebine yerleştirir.)
DEDE İLE TORUN İŞLERİNİ BİTİRİP YERLERİNE OTURARAK ÇAYLARINI KEYİFLE İÇMEYE BAŞLAR.
BABA ÇAYINI BİTİRİR, GİDİP AÇIK OLAK KOLİYİ DE BANTLAR.
KAPI ZİLİ ÇALINIR.
DEDE: (Heyecanla) Geldiler.
BABA: Ben açarım. (Kapıyı açar)
1. KIZILAY YARDIM TAŞIMA GÖREVLİSİ: İyi akşamlar efendim. Deprem bölgesine gönderilecek koliler hazır mı acaba?
DEDE: Hazır çocuğum. Bak, işte oradalar.
2. KIZILAY YARDIM TAŞIMA GÖREVLİSİ:
İki koli ha?
DEDE: Evet, iki…
1. KIZILAY YARDIM TAŞIMA GÖREVLİSİ: Kucakla şunlardan birini Murat.
2. KIZILAY YARDIM TAŞIMA GÖREVLİSİ: Tamam abi.
1. KIZILAY YARDIM TAŞIMA GÖREVLİSİ: (Baba’ya) Kolilerin içinde giysiler var değil mi beyefendi?
BABA: Evet.
2. KIZILAY YARDIM TAŞIMA GÖREVLİSİ:
Büyük hayır işliyorsunuz. Çok dua alacaksınız.
BABA: Ne olacak canım. Bugün bizden onlara, yarın onlardan bize.
1. KIZILAY YARDIM TAŞIMA GÖREVLİSİ: Hoşça kalın.
BABA: Güle güle…
2. KIZILAY YARDIM TAŞIMA GÖREVLİSİ: Hoşça kalın.
NİNE: Gülegüle çocuğum, güle güle… İşiniz rast gelsin.
TAŞIMA GÖREVLİLERİ KOLİLERİ KUCAKLAYIP ÇIKARLAR.
DEDE: Bu iş de bitti. Depremde evsiz, yurtsuz, çıplak kalanlara küçük de olsa katkıda bulunduk.
NİNE: Keşke yiyecek bir şeyler de gönderebilseydik.
DEDE: Onu yapanlar da var canım. Duyarlı insanlarımız yiyecekleri kamyonlarla yolluyor.
NİNE: Doğru...
BABA: Kim bilir orada kana da ne kadar çok ihtiyaç vardır.
NİNE: Olmaz mı?
DEDE: Sadece orada mı? Yaşadığımız yörede de kana son derece fazla ihtiyaç var.
NİNE: Haklısın bey. Her gün o kadar çok trafik kazası falan oluyor ki…
BABA: Kızılay’a gidip yine kan mı versem acaba?
NİNE: Daha geçen hafta verdin ya oğlum.
BABA: Olsun anne… Yine veririm. Bugün bizden başkalarına, yarın başkalarından bize. Benim bağışlayacağım kanla kurtulan canlardan kim bilir ne dualar alıyorum.
NİNE: Öyle...
OGULCAN: Baba, ben de kan vermek istiyorum.
BABA: Sen daha küçüksün çocuğum.
OGULCAN: Olsun…
BABA: Bu iş için büyümelisin.
DEDE: Kan vermek için bugün geç oldu oğlum. Yarın gidersin.
BABA: (Saatine bakar.) Gerçekten geç olmuş. Öyle yapmalı. Artık yarın giderim.
ANNE: (İnler) Aaaah…
BABA: Ne oldu karıcığım?
BÜTÜN AİLE ANNENİN BAŞINA ÜŞÜŞÜR.
NİNE: (Annenin saçlarını okşar.) Doğum sancın mı tuttu yoksa kızım?
ANNE: (İki eliyle karnını tutarak, acı içinde) Bilmiyorum ki anne. Doktorun söylediğine bakarsak daha bir haftam var. (Yeniden inler) Aaaah… Böğrüme bıçak saplanıyor sanki…
DEDE: Ne duruyorsun oğlum. Doğumevine telefon et, ambulans çağır.
BABA: Evet, hemen! Kaçtı doğumevinin acil ambulans numarası? Ezberlemiştim oysa.
ANNE: (İnleyerek) 112
BABA: Evet, öyle ya 112… Heyecandan unuttum. Hemen çeviriyorum. (Cepten numarayı çevirir.)
SAHNE KARARIRKEN AKBULANSIN GİDEREK YAKLAŞAN SİREN SESİ DUYULUR.
OYUNCULAR LOŞ IŞIKTA DEKORUN DEĞİŞMESİNİ SAĞLAR.
SAHNE AYDINLANDIĞINDA DOĞUMEVİNİN KORİDORUNU GÖRÜRÜZ.
OĞULCAN İLE GÜL BEBEK ELLERİNDEKİ PANKARTLARLA SAHNENİN ÖNÜNE GELİRLER. GÜLBEBE’İN ELİNDEKİ PANKARTINDA “BURASI DOĞUMEVİ”, OĞULCAN’IN PANKARTINDA “YAŞASIN, BANA KARDEŞ GELİYOR! ” YAZILIDIR.
OĞULCAN: Yine mi sen?
GÜL BEBEK: Evet…
OĞULCAN: Doğdun ha!
GÜL BEBEK: Hayır, doğmadım daha.
OĞULCAN: Doğmadınsa seni nasıl görebiliyorum?
GÜL BEBEK: Bu da benim gizim.
OĞULCAN: İşimiz zor olacak seninle.
GÜLÜŞÜRLER.
OĞULCAN: Ne yazıyor elindeki Pankartta, biliyor musun?
GÜL BEBEK: Bu kez biliyorum. “DOGUMEVİ” yazıyor.
OĞULCAN: Doğmadan nasıl öğrendin okumayı?
GÜL BEBEK: Öğrenmedim ki. Pankartı yazanı, hecelerken duyum.
OĞULCAN: Yaman bir kız kardeş olacaksın!
GÜL BEBEK: Senin gibi akıllı bir ağabeye böylesi yakışır.
OĞULCAN: Canım benim Seninle çok iyi anlaşacağız. Haydi, bir an önce doğ bari…
GÜL BEBEK: Olur…
OĞULCAN: Benim pankartımda ne yazılı bilmek ister misin?
GÜL BEBEK: Evet.
OĞULCAN: “Yaşasın, bana kardeş geliyor” yazılı.
GÜL BEBEK: Sen de benim…
OĞULCAN: Ne benim?
GÜL BEBEK: Demin bana “Canım benim” dedin ya. Ben de sana “Canım benim” diyorum.
OĞULCAN: Bir tanesin sen!
GÜL BEBEK: Demek benim gelmeme seviniyorsun…
OĞULCAN: Sevinmez miyim? ..
GİDEREK YAKLAŞAN SİREN SESİ DUYULUR.
İKİSİ ELLERİNİ BİRBİRİNİN BELİNE DOLAYARAK NEŞE İÇİNDE SAHNEDEN ÇIKAR.
KORİDORDAKİ TELEFONUN ZİLİ ÇALAR.
EBE HANIM: (Almacı kaldırır, konuşur.) Fatoş ebe. Evet… (Telaşlanır) Ya, öyle mi? Tamam, doktor beyi bilgilendiririm.
DOKTOR: Yeni bir doğum var ha! Her şey hazır mı bari ebe hanım?
EBE HANIM: Her zaman olduğu gibi hazır Doktor bey. Bir erken doğum vakası varmış.
EBE HANIM: Öyle mi! Şu hazırlıkları bir daha gözden geçirelim öyleyse. (Ameliyathaneye girerler.)
DOĞUMEVİ GÖREVLİSİ YÜRÜYEN SEDYE İLE KOŞTURARSAK SAHNEYE GİRER. SEDEYEDE ANNE YATMAKTADIR. BABA SEDEYE İLE BİRLİKTE KOŞMAKTADIR.
DOĞUMEVİ GÖREVLİSİ: Yol verin yol verin!
EBE: (Hastayı karşılar. Görevliyle birlikte onu ameliyathaneye alır.
BABA, KORİDORDA EYECANLA VOLTA ATMAKTADIR.
DOKTOR: (Telaşla çıkar.) Hastanın eşi misiniz?
BABA: (Korkuyla) Evet doktor bey! Ne oldu?
DOKTOR: Acil bir durum var beyefendi. Eşiniz sürekli kan kaybediyor. Üç ünite kan getireceksin. Kan gurubunu biliyor musun eşinin?
BABA: Biliyorum efendim; rh negatif… Kanı gurubumuz aynı. Ben verebilirim.
DOKTOR: Sizin kan vermenizi bekleyecek zamanımız yok. Koş, bitişik binadaki Kızılay Kan Merkezinden acele al, getir.
BABA: Tamam doktor bey. Hemen alıp geliyorum! (Koşarak çıkar.)
DEKOR: KIZILAY KAN MERKEZİ. KAN MERKEZİ SORUMLUSU MASASINDA EVRAKLARLA MEŞGUL, GÜL HEMŞİRE KAN TÜPLERİNİ ETİKETLEMEKLTE.
OĞULCAN İLE GÜL BEBEK ELLERİNDEKİ PANKARTLARLA SAHNENİN ÖNÜNE GELİRLER. GÜLBEBE’İN ELİNDEKİ PANKARTDA “KIZILAY KAN MERKEZİNDEYİZ”, OĞULCAN’IN PANKARTINDA “ANNEME ACELE KAN GEREKİYOR! ” YAZILIDIR.
OĞULCAN: Geç kaldın.
GÜL BEBEK: Biliyorum. Üzgünüm.
OĞULCAN: Elinde değil, üzülme.
GÜL BEBEK: Niye geldik buraya?
OĞULCAN: Burası Kızılay Kan Merkezi.
GÜL BEBEK: Ne işimiz var Kan Merkezinde?
OĞULCAN: Anneme acele kan gerekiyor.
GÜL BEBEK: Ya… Yoksa benim yüzümden ölecek mi annem?
GÜL BEBEK: Kan zamanında yetiştirilirse ölmez.
GÜL BEBEK: Oh, lütfen yetiştirilsin… Annemin ölümüne sebep olmak istemiyorum.
OĞULCAN: Umarım olmazsın.
GÜL BEBEK: Ben annesiz yaşamak istemiyorum.
OĞULCAN: Ben de kardeşim, ben de annesiz yaşamak istemiyorum…
İKİ KARDEŞ BİRBİRİNE SARILIR, HIÇKIRIR. ÜZGÜNLÜK İÇİNDE SAHNEDEN ÇIKARLAR.
BABA: (Koşarak sahneye girer.) Hemşire hanım, hemşire hanım! Acele kan gerekti.
KAN MERKEZİ SORUMLUSU: (Ayağa kalkarak karşılar.) Hoş geldiniz beyefendi. Acil kana ihtiyacınız var galiba.
BABA: Evet efendim. Karım doğum yapıyor. Kanama olmuş. Kan kaybediyor. Acele kan yetiştirmem gerekiyor.
KAN MERKEZİ SORUMLUSU: Pekâlâ, verelim. Kanın gurubu nedir?
BABA: Rh negatif efendim.
KAN MERKEZİ SORUMLUSU: Tamam. (Hemşireye) Rh negatif kan verilecek. (Babaya) Ne kadar?
BABA: Üç ünite efendim.
KAN MERKEZİ SORUMLUSU: (Hemşiteye) Üç ünite rh negatif hazırlayın hemşire hanım.
GÜL HEMŞİRE: Baş üstüne efendim.
KAN MERKEZİ SORUMLUSU: Üç yüz lira vereceksiniz.
BABA: Üç yüz lira mı? Ne kadar çok.
KAN MERKEZİ SORUMLUSU: Kurtarılacak bir hayattan daha pahalı değil her halde.
BABA: Orası öyle ama… Bu… Benim maaşımın yarısı… Yanımda o kadar para yok doğal olarak. Bu saatte nereden bulabilirim bu kadar parayı?
KAN MERKEZİ SORUMLUSU: Bulacaksınız.
BABA: Ben sık sık kan veriyorum. Hiç bir seferinde karşılık beklemedim.
KAN MERKEZİ SORUMLUSU: Alırken bağış olarak kabul ediyoruz ama verirken ücret alıyoruz. Mevzuat böyle. Para yoksa kan da yok. (Hemşireye) Kanı hazırlama kızım.
BABA: (Panikte) Hayır, lütfen hazırlasın! Karım ölecek yoksa!
KAN MERKEZİ SORUMLUSU: Ne yapalım kardeşim. Söyledim, mevzuat böyle. Benim olsa dükkan senin.
BABA: Size kimliğimi bırakayım. Yarın parayı getirir, kimliğimi alırım.
Adresim de var sizde. İşte kartvizitimi de bırakıyorum. Lütfen, yalvarıyorum…
KAN MERKEZİ SORUMLUSU: Yapabileceğimiz bir şey yok kardeşim. Vakit geç de olsa bulup buluşturacaksın parayı.
BABA: Parayı buluncaya kadar karım ölür!
KAN MERKEZİ SORUMLUSU: Ne yapalım? Yapabileceğimiz bir şey yok. Herkese veresiye versek… Getiren olur getirmeyen olur. O kadarını maaşımız bile karşılamaz. Sonra işimizden oluruz.
BABA: Siz de haklısınız. (Hıçkırır) Zavallı karım… Yerine ölmek olsaydı. Onun uğruna can verebilirdim. (Umarsızlık içinde ayaklarını sürükleyerek çıkar.)
KAN MERKEZİ SORUMLUSU: Parası olan da yapıyor bunu, olmayan da yapıyor. Duygu sömürüsü. (Sahnenin öbür tarafından çıkar.)
GÜL HEMŞİRE: (Baba’nın arkası sıra koşar) Beyefendi, beyefendi!
BABA: (Sesi dışarıdan, üzgün) Buyurun hemşire.
GÜL HEMŞİRE: Gelin! Gelin lütfen! ..
BABA: (Girer) Ne oldu?
GÜL HEMŞİRE: Sizi tanıyorum. Düzenli olarak kan vermeye geliyorsunuz bize.
BABA: Evet ama bir işe yaramıyor bu.
GÜL HEMŞİRE: Bugün ilk maaşımı aldım ben.
BABA: Doğrudur. Herkesin maaşı kendine bile yetmiyor.
GÜL HEMŞİRE: Haklısınız. Krizden dolayı eşimi işinden çıkarttılar. Ben zaten işsizdim. Neyse ki burada iş bulabildim. Geçimimizi benim maaşımla sağlamaya çalışacağız artık. Bu da ev kirasına, kredi kartı taksitine, öbür giderlere yetmeyecek ama bir şeyler yapacağız. Maaşımla borçlarımızın bir bölümünü kapatırsak evimize haciz gelmesinden kurtulacağız.
BABA: Hemşire hanım. Benim derdim bana yeter. İnanın sizi avutacak halde değilim.
GÜL HEMŞİRE: Beni avutmanızı istemiyorum. Dinleyin lütfen. Üç aydan beri ödemelerimizi aksatıyoruz.
BABA: (Kızgın) Sizin için ne yapmamı istiyorsunuz bayan? (Acıklı) Bırakın da başımı varacak bir taş arayayım.
GÜL HEMŞİRE: Sizden bir şey istemiyorum. Size yardım etmek istiyorum.
BABA: Nasıl?
GÜL HEMŞİRE: (Çantasından çıkardığı parayı uzatır) Maaşımın 300 lirası… Bununla gerekli kanı alın.
BABA: İcra ne olacak? Ya evinize haciz gelirse?
GÜL HEMŞİRE: Siz bunu düşünmeyin. Hiçbir şey insan hayatından daha önemli değildir. (Parayı uzatır.) Alın alın…
BABA: (İstemeye istemeye alır) Size bu gönül borcunu nasıl öderim bilemiyorum. Yarın ne yapar eder, getiririm paranızı.
GÜL HEMŞİRE: Bunu dert etmeyin.
BABA: Ama yarın cumartesi. Siz burada olmazsınız değil mi?
GÜL HEMŞİRE: Ben olmam ama nöbetçi hemşire olur. Kan Bankası kapalı tutulur mu?
BABA: O zaman evinize getiririm. Nerede eviniz?
GÜL HEMŞİRE: Dert etmeyin dedim. İcra memurları tatil günleri çalışmaz herhalde.
BABA: Öyle demeyin. İcracıların tatili olmaz. Lütfen adresinizi söyleyin.
GÜL HEMŞİRE: Peki, yazıp vereyim bari. Ama inanın acele etmeniz gerekmez. (Bir kağıda adresi yazıp verir.)
BABA: Yarın paranızı muhakkak getireceğim.
GÜL HEMŞİRE: Önce karınızın kurtulmasını sağlayın. Bakın, ben gerekli kanı hazırladım bile.
KAN MERKEZİ SORUMLUSU: (Ağladığını belli etmemek için gözlerini ovuşturarak girer) Ne oluyor?
GÜL HEMŞİRE: Beyefendi gerekli parayı bulmuş.
KAN MERKEZİ SORUMLUSU: Ne çabuk? (Başını sallayarak mırıldanır.) Bilirim bunları. Paraları olduğu halde yok derler. Bizi kandırabildilerse kandırdılar. Kandıramazlarsa… (Hemşireye) Gerekli kanı hazırlayın hemşire.
GÜL HEMŞİRE: Hazırlamıştım zaten efendim.
BABA: (Parayı Kan Merkezi Sorumlusuna uzatır. Gül Hemşireye gönül borcu dolu başıla gülümser.)
GÜL HEMŞİRE: (Kanı Babaya verir.)
KAN MERKEZİ SORUMLUSU: (Yerine oturur, makbuz yazmaya başlar)
BABA: (Kanı alır almaz dışarıya fırlar.)
KAN MERKEZİ SORUMLUSU: Hey, durun! Makbuzunuzu alın!
BABA: (Dışarıdan) Sonra alırım!
GÜL HEMŞİRE: (Babanın arkasından sevecenlikle bakar.)
DEKOR: YİNE OĞULCAN’GİLİN EVİ. OĞULCAN İLE GÜL BEBEK ELLERİNDEKİ PANKARTLARLA SAHNENİN ÖNÜNE GELİRLER. GÜLBEBE’İN ELİNDEKİ PANKARTDA “BEN DOĞDUM”, OĞULCAN’IN PANKARTINDA “EVİMİZDE ARTIK BİR KİŞİ DAHA VAR! ” YAZILIDIR.
ANNE KARYOLADA YATMAKTADIR. BÜTÜN AİLE ONUN BAŞUCUNDA TOPLANMIŞ, BEBEGİN DOĞUMU İLE ANNENİN KURTULMASININ SEVİNCİNİ YAŞAMAKTA.
ANNE: Bebeğimiz ne kadar güzel değil mi anne?
NİNE: Evet, tıpkı annesine benziyor.
ANNE: Hayır, sana benziyor, şunun gözlerine baksana. Seninki gibi masmavi.
NİNE: Yaa, öyle mi?
DEDE: Bizi çatlatmak mı istiyorsunuz siz kadınlar? Oğlumuz da babasıyla dedesine benziyor.
NİNE: Orası öyle.
DEDE: Şimdi sıra buna bir isim bulmaya geldi.
OĞULCAN İLE GÜL BEBEK KUCAKLAŞIR. ELLERİNDEKİ PANKARTLAR ÇARPIŞIR.
OĞULCAN: (Sevinçli) Hoşgeldin bebek! Sonunda doğdun ha!
GÜL BEBEK: (Sevinçli) Evet!
OĞULCAN: Sadece doğmak yetmiyor. Oku bakalım okuyabilecek misin elindeki pankartı?
GÜL BEBEK: Okumayı öğrenmem için büyümem gerek.
OĞULCAN: Haklısın. Bak, ben büyüdüm, okumayı öğrendim. Senin Pankartta “BEN DOĞDUM” yazılı. Benimki ise Şöyle, “EVİMİZDE ARTIK BİR KİŞİ DAHA VAR! ” yazılı.
GÜL BEBEK: Ne hoş!
OĞULCAN: Geldin geldin de kafam karıştı yine. Sen dünyaya gözlerini yeni açan kız kardeşim değil misin?
GÜL BEBEK: Evet…
GÜL BEBEK: Peki, şu annemin koynunda yatan bebek kim?
GÜL BEBEK: O mu? (Güler) O benim.
OĞULCAN: Peki, o sen isen, burada yanımda duran kim?
GÜL BEBEK: O da benim.
OĞULCAN: Peki aynı anda iki yerde birden nasıl olabiliyorsun?
GÜL BEBEK: Bilmem…
GÜLERLER.
OĞULCAN: Düş görmeyi sürdürüyoruz galiba. Zira böyle şeyler gerçekte olmaz. Neyse, kafanı yorma. Önemli olan senin varlığın.
GÜL BEBEK: Teşekkürler abi.
OĞULCAN: Her şey güzel de senin adın yok.
GÜL BEBEK: Biraz sonra olacak.
OĞULCAN: Nasıl?
GÜL BEBEK: Bak, orada büyüklerimiz bana isim bulmaya çalışıyor.
OĞULCAN: Bana kalsa ben senin adını Melekcan koyardım.
GÜL BEBEK: Neden?
OĞULCAN: Meleğe benziyorsun da onun için.
GÜL BEBEK: Canım abim benim!
OĞULCAN: Canım kız kardeşim benim!
İKİSİ BİRBİRİNE SARILIR. PANKARTLAR ÇARPIŞIR.
GÜL BEBEK: (Pankartlara çıkışır.) Siz de çarpışıp durmayın!
İKİSİ GÜLER, SONRA EL ELE TUTUŞARAK SAHNEDEN ÇIKAR.
ANNE: Kızımın adını Cemile koymak isterdim.
NİNE: Annenin adını ha? ... Peki Bizim adımız ne oluyor? Sevgi kötü isim mi?
ANNE: Doğrusu Sevgi de güzel. Hatta daha güzel.
DEDE: Ama aynı evde iki sevgi olursa karşıklık olur.
NİNE: Olmaz olmaz… Ona torun Sevgi, dersiniz, bana da Nine Sevgi.
DEDE: Bana kalırsa benim annemin adı daha çok yakışır bu güzel bebeğe.
NİNE: Ne yani Bahar mı koyalım adını?
DEDE: Baksanıza bahar kadar güzel bir bebek bu.
NİNE: Doğru. Ama olmaz.
DEDE: Neden?
NİNE: Bahar deyince aklımıza hep senin annen gelir. O da sonbaharı hatırlatır bize.
DEDE: Hiç de değil. Benim annem ilkbahar gibi bir kadındı.
NİNE: Zaman geçinde ilk baharlar son bahara dönüşüyor ama.
NİNE: (Sesini yükseltir.) Benim annem hakkında böyle konuşamazsın!
ANNE: Anne, baba! Lütfen kavga etmeyin.
NİNE: Peki kızım.
DEDE: (Babaya döner) Hiç sesin çıkmıyor. Sen bir isim düşünmedin mi kızına oğlum?
BABA: Düşündüm baba.
NİNE: Ne düşündün?
BABA: Ona gül adını vermeyi düşündüm.
DEDE: Gül mü? Neden gül?
NİNE: Gül kadar güzel de onun için. Öyle değil mi oğlum?
BABA: Hayır anne. Bebeğimin annesinin hayatta olmasına sağlayan birinin adını vermek istiyorum ona.
NİNE: O kim ki?
BABA: Kızılay Kan Merkezi’ndeki Gül hemşire. Eğer kan alabilmem için maaşını bana vermeseydi. Şu anda yaşamıyor olacaktı bebeğimin annesi. (Bağırır) Gül hemşire! Eyvah! ..
DEDE: Ne oldu?
BABA: Unuttum onu. Parasını bugün geri götüreceğime söz vermiştim. Götürmezsem evine haciz gelecekti. Geç oldu. Nasıl yetişebilirim bu saatten sonra?
DEDE: Bunu daha önce niçin söylemedin oğul?
BABA: Sevincimizden unuttuk baba.
DEDE: Çok ayıp ettin.
NİNE: Şu anda kim bilir ne kadar kötü şeyler yaşıyorlardır.
BABA: Bir an önce parayı bulup yetiştirmeliyim ona.
DEDE: Nasıl yapacaksın bunu? Nereden bulacaksın parayı?
BABA: Senin biraz doların olacaktı galiba baba. Duruyor değil mi onlar?
DEDE: (Üzgün) Durmuyor.
BABA: (Şaşkın) Durmuyor mu? Ne yaptın ki?
DEDE: Sorma.
OĞULCAN: Dedem o paraları depremdeki insanlara gönderdi.
BABA: Depremdeki mi? Nasıl?
OĞULCAN: Gönderdiğimiz giysilerin ceplerine koyduk dolarları.
BABA: Gerçek mi bu baba?
DEDE: Hiç de iyi bir sırdaş değilsin toruncan.
OĞULCAN: Bunu kimseye söyleme demedin ki dede?
DEDE: Sen de haklısın.
OĞULCAN: Ama durun. Bu bu işi çözümlerim.
BABA: Nasıl?
OĞULCAN: (Koşarak çıkar.)
NİNE: Küçücük bir çocuk nereden bulabilir ki onca parayı?
DEDE: Bilmem…
OĞULCAN: (Kumbarasını şakırdatarak girer.) İşte para! Ağzına kadar dolu. Bakın, nasıl şıkır şıkır sesler çıkartıyor! (Sallar)
NİNE: Canım benim. Onun gibi on kumbara dolusu para olsa yetmez çocuğum.
OĞULCAN: İyi ama burada çok para var nine!
NİNE: Çok ama kuru kalabalık.
BABA: Hiç yoktan iyidir. Oğlumun da katkısı olsun. Çıkart bozukluklarını Oğulcan. Götür bakkala bütünlettir onları.
OĞULCAN: Tamam baba. (Bir köşede kumbarasındaki paraları çıkartmaya uğraşır. Sonra bozuklukları cebine doldurup koşarak sahneden çıkar.)
NİNE: İş başa düştü. Benim yastık altında sakladığım biraz param olacaktı. Onları getireyim. (Çıkar)
ANNE: Benim düğünden kalan iki bileziğimi de kullanabiliriz.
BABA: Hayır, onlara dokunamam.
ANNE: Dokunmazsan nasıl toparlarsın Gül hemşirenin parasını? Al, haydi al! Ödünç veriyorum. Yerine yeniden alırsın. (İki tek bileziğini kolundan çıkartıp uzatır.)
BABA: (Elleri titreyerek bilezikleri alır.) O zaman olur. (Üzgün yakınır) Herkesin karınca kararınca katkısı oluyor. Benim bir yanda sakladığım bir liram bile yok. Yazık bana!
DEDE: Öyle deme oğul. Şimdiki zamanda aldığı parayı geçimine kim yetiştirebiliyor ki para artırsın.
NİNE: (Elindeki para kutusuyla girer) Üzülme benim güzel oğlum. Annenin parası bütün ihtiyacı karşılar.
DEDE: (Kutuyu alır, açıp bakar.) Bunlar ne hanım!
NİNE: Ne?
DEDE: Bunları ne zamandan beri saklıyorsun?
NİNE: Kızlığımdan, gelinliğimden beri…
DEDE: (Kahkahayla güler.) Bunların hepsi geçerliğini çoktan yitirmiş eski paralar.
NİNE: Yitirmiş mi?
DEDE: (Oğluna uzatır.) Al, sen de bak.
BABA: (Bakar) Evet, hepsi de eski paralar.
NİNE: Ne olacak şimdi?
DEDE: Hiçbir işe yaramaz mı bunlar?
BABA: (Düşünceli) Durun bir dakika… Bu paralar işe yarayabilir.
NİNE: Nasıl?
BABA: En azından koleksiyon değeri vardır bunların. Birini tanıyorum. Eski paralar alıyor.
NİNE: (Sevinçli) Öyleyse ne duruyorsun? Götür, sat bunları.
BABA: Annem! (Annesine sarılır.) Hemen satamayız bunları. Önce bilezikleri paraya çevirelim. Sonra senin eski paralarla gelininin bileziklerini geri alalım. Olur mu?
NİNE: Elbette olur. Olmaz mı? Gelinime can feda…
OĞULCAN: (Koşarak girer.) Bozuk paralarını bütünlettirdim baba! Bak, bir sürü kağıt para oldu. İyi ki harcamamışım bayram harçlıklarımı.
BABA: Haklısın Oğulcan. Epeyce iş görecek senin paralar da… Gidip Şu bilezikleri de paraya çevireyim. Sonra da Gül Hemşireye yetiştireyim. Umarım iş işten geçmemiştir. (Çıkar.)
DEDE: (Ardından seslenir.) Acele et oğul! (Nineye) Hanım, oğlumuz torunumuza ne ad koyalım demişti?
NİNE: Kan alabilsin diye maaşını kendine veren Gül hemşirenin adını.
BABA: Ne güzel bir insanmış bu Gül hemşire!
NİNE: Kızılaycı dediğin böyle olur. Kendi ihtiyacını düşünmüyor. Bütün parasını hiç tanımadığı bir canın kurtulması için, gözünü kırpmadan veriyor.
BABA: Uzatın öyleyse şu bebeği bana. Adını üfleyivereyim Kulağına.
NİNE: (Bebeği Dedenin kucağına verir.) Kızım kızım, güzel torunum. Senin adın Gül olsun, Gül olsun, Gül olsun… Yanakların pembe güller gibi al al olsun. Sağlık sorunu yaşamayasın. Okuyup sen de adını aldığın fedakâr Gül hemşire gibi iyi kalpli bir Kızılaycı olasın… (Bebeği nineye uzatır.)
NİNE: (Bebeği annesinin kollarına bırakır.) Canım Gül torunum benim!
HEPSİ DE GÖZ ÇIKURLARINDA BELİREN GÖZYAŞLARINI KURULARLAR.
DEKOR: GÜL HEMŞİRE’NİN EVİ.
GÜL HEMŞİRE İLE EŞİ MEHMET ALİ TARTIŞMAKTA.
İKİ İCRA MEMURU EVİN İÇİNDEKİ EŞYALARIN SAYMINI YAPMAKTA.
MEHMET ALİ: İyilik meleği misin sen? Niçin yaptın bunu Gül?
GÜL HEMŞİRE: Elimde değildi. Yapmak zorundaydım.
MEHMET ALİ: Neden neden neden?
GÜL HEMŞİRE: Kan satın alacak paraları yok diye, bir insanın ölmesine göz yumamazdım.
MEHMET ALİ: İyilik yapacak kadar varsıl mıyız biz?
GÜL HEMŞİRE: Her insanın yapabileceği iyilikler vardır.
MEHMET ALİ: Yaptın da madalya mı verdiler sana? Bak işte haciz geldi evimize. Neyimiz var neyimiz yoksa götürecekler. Televizyonumuz, koltuklar, masa… Karyolamız bile gidiyor. Bundan sonra yere otururuz. Masa yerine yer softasında yemek yeriz. Karyola yerine yerde yatarız. Bütün bunları hakkedecek ne yaptık?
GÜL HEMŞİRE: Sabırlı o. Her şeyi yeniden alırız.
MEHMET ALİ: Hayır! Artık sabırlı olmaya niyetim yok benim!
1. İCRA MEMURU: Televizyonu yazdın mı?
2. İCRA MEMURU: Yazdım.
1. İCRA MEMURU: Masayı? ..
2. İCRA MEMURU: Yazdım.
1. İCRA MEMURU: Koltukları? ..
2. İCRA MEMURU: Onları da…
1. İCRA MEMURU: Yazacak başka bir şey yok mu?
2. İCRA MEMURU: Olmalı. Mutfağa bakalım.
GÜL BEBEK İLE OĞULCAN ELLERİNDE PANKARTIYLA SAHNEYE GİRER. SAHNENİN EN ÖNÜNE GELEREK ORADA DURURLAR.
OĞUL CAN’IN PANKARTINDA “GÜL HEMŞİRE’NİN EVİNE HACİZ GELMİŞ” YAZILIDIR. GÜLBEBE’İN ELİNDEKİ PANKARTDA “BANA SENİN ADINI VERDİLER GÜL HEMŞİRE” YAZILIDIR.
GÜL BEBEK: Bu kez ne yazıyor pankartlarımızda abi?
OĞULCAN: Seninkinde, “Bana senin adını verdiler Gül Hemşire yazılı.”
GÜL BEBEK: Güzel yazmışlar. Seninkinde ne yazılı?
OĞULCAN: Gül Hemşirenin evine haciz gelmş1 yazılı.
GÜL BEBEK: Haciz ne demek?
OĞULCAN: Anlatsam da anlayamazsın.
GÜL BEBEK: Anlat anlat…
OĞULCAN: Bu evde oturanların borcu varmış. Borçlarını ödeyememişler. Görevli memurlar da o alacağın yerine, evde ne varsa götürecek. İşte böyle bir şey haciz.
GÜL BEBEK: Yazııık… Niye ödeyememişler borçlarını?
OĞULCAN: Kadın elindeki bütün parasını iyilik etmek için birisine ödünç vermiş.
GÜL BEBEK: Peki adam aldığı o parayı geri getirmeyecek mi?
OĞULCAN: Getireceğine söz vermiş ama görüyorsun işte, getirmemiş.
GÜL BEBEK: Ne kadar kötü bir insanmış o.
OĞULCAN: Kötü ha? Senin baban bunu yapan?
GÜL BEBEK: Babam mı? Hayır, benim babam kötü bir insan olamaz.
OĞULCAN: Oldu işte. Oysa bu borcu ödesin diye ona kumbaramdaki paraları bile vermiştim.
GÜL BEBEK: Belki hâlâ parayı tamamlamaya çalışıyordur.
OĞULCAN: Olabilir.
GÜL BEBEK: Keşke benim kumbaram da olsaydı. Ben de verirdim. O zaman eksiği benimkiyle tamamlayabilirdi belki.
OĞULCAN: Belki…
GÜL BEBEK: Ne olacak şimdi?
OĞULCAN: Artık yapılacak bir şey yok. Sayımı tamamlayınca memurlar telefon edecekler. Eşyaları taşısınlar diye taşımacıları çağıracaklar.
GÜL BEBEK: Benim babam bu kadar kötü olamaz.
OĞULCAN: Değil zaten.
GÜL BEBEK: Yetiş baba!
KAPININ ZİLİ ÇALINIR.
OĞULCAN: İşte, geldi galiba.
GÜL BEBEK: Umarım odur.
MEHMET ALİ: (Karısına) Kapıya baksana.
GÜL HEMŞİRE: Niçin sen bakmıyorsun?
MEHMET ALİ: Artık burası benim evim değil de onun için. Seni bu çıplak evde bırakıp gidiyorum.
GÜL HEMŞİRE: Hayır, yapma bunu. Lütfen Mehmet Ali…
MEHMET ALİ: (Kapıyı açar) Buyurun…. Siz kimsiniz? Ne istiyorsunuz?
BABA: (Sesi) Gül hemşireye bakmıştım.
MEHMET ALİ: Gül hemşire filan yok artık. Onunla işiniz varsa kendisini pazartesi Kan Merkezinde bulursunuz.
BABA: Borcum vardı. Evine getireceğime söz vermiştim.
MEHMET ALİ: Siz şu kan almak için Gül’ün borç verdiği bey misiniz yoksa?
BABA: Evet…
MEHMET ALİ: (Sevinçle seslenir) Gül, beklediğimiz beyefendi geldi! Parayı getirmiş.
GÜL: (Koşarak gelir.) İçeriye buyurun lütfen. Getirdiniz ha?
BABA: Evet…
GÜL: Son anda Hızır gibi yetiştiniz.
GÜL BEBEK: Sana söylemiştim… Benim babam kötü bir insan olamaz, demiştim.
OĞULCAN: Asıl benim babam kötü biri olamaz.
GÜL BEBEK: Hayır benim babam…
OĞULCAN: Benim…
GÜL BEBEK: Benim…
OĞULCAN: Niçin tartışıyoruz? İkimizin babası da aynı kişi değil mi?
GÜL BEBEK: Sahi!
HAKKAHALARLA GÜLERLER.
PERDE KAPANIR. PERDE YENİDEN AÇILDIĞINDA OYUNCULAR SELAMA ÇIKAR.
SELAMDAN SONRA SAHNEDE SADECE GÜL BEBEK İLE
OĞULCAN KALIR.
OĞULCAN: Büyüyünce ne olacaksın sen?
GÜL BEBEK: Hemşire olup Kızılay’da çalışacağım. Parası olmayanlara maaşımı borç vereceğim.
OĞULCAN: Harikasın. Yapmasan da, istemen bile güzel.
GÜL BEBEK: Sen?
OĞULCAN: Ben de Kızılay gönüllüsü olacağım.
GÜL BEBEK: Kızılay gönüllüsü mü? Nasıl bir şey o?
OĞULCAN: Bak,izle…
SİNEVİZYONLA KIZILAY GÖNÜLLÜLERİ ANLATILIR. SİNEVİYYON İZLENCESİ BİTİNCE PERDE KAPANIR. OYUNCULAR SELAMA ÇIKAR.
PERDE YENİDEN AÇILDIĞINDA KAN MERKEZİ GÖREVLİSİ SAHNENİN ÖNÜNE GELEREK KONUŞUR. KONUŞMADA SÖZÜ GEÇENLERRİN FOTOĞRAFLARI SiNEVİZYON PERDESİNDEN YANSIR.
KAN MERKEZİ GÖREVLİSİ:
Beni hatırladınız mı? Ben oyunun başında bir bey gelmişti. Karısına kan almak istiyordu. Parası olamadığı için ona kan vermek istemeyen Görevliyim ben. Buraya bir konuya açıklık getirmek için geldim. Ancak açıklamam biraz uzun olacak. Belki başınızı ağrıtacağım. Ama sonuna kadar dinleseniz iyi edersiniz. Tabii çikolata, şekerleme, gofret yemek istemiyorsanız dinlemeyebilirsiniz.
Artık yaşlandım. Söyleyeceklerimi ezberleyemiyorum. O yüzden konuşmamı kağıda yazdım, buradan okuyorum. (Göz kırpar.) Görmemiş olun. Siz beni oyunun kötü adamı olarak tanıdınız. Oysa ben o kadar da kötü biri değilim.
Şimdi 2029 yılı içindeyiz. Yirmi yıl içinde neler oldu öğrenince sevineceksiniz: Oğulcan’la Gül Bebeğin ninesiyle dedesi iyice yaşlanmışlardı; sonsuzluğa uçtular. Orada hep ışıklar içinde olsunlar.
Oğulcan’la Gülbebeğin annesi beş yıl üst üste Yılın Annesi seçilerek Giennes Rekorlar Kitabına girdi. Şimdi Anneler Derneğinin başkanlığını yapıyor. Eşi yani çocukların babası da kendisinin danışmanı.
Kızılay Kan Merkezinde birlikte çalıştığımız Gül hemşire, çalışkanlığı, fedakarlığı, dürüstlüğü, iyi kalpliliği nedeniyle Kızılay Bölge Başkanlığına getirildi. Halen bu görevi başarıyla sürdürüyor. Onun beyi de kendisinin sekreteri.
Oğulcan, iyi bir Kızılay gönüllüsü oldu. Kızılay’ın gönüllü hizmetlerini yurdumuza olduğu kadar dünyanın dört bir yanına da taşıdı, taşımayı da sürdürüyor. Gül Bebek artık genç bir Kızılay hemşiresi. Benimle çalışıyor. Arada bir yoksullara maaşını dağıttığını söylersem şaşmazsınız.
Bana gelince. Ben önemli bir aşamada bulunamadım. Halen Kızılay Kan Merkezinde görevli olarak çalışıyorum. Ama artık yoksullara eskisi gibi “paran yoka kan da yok” deyip onları başımdan attıktan sonra içeriye girerek gizlice ağlamıyorum.
Neden mi? Çünkü artık hiç kimseye para karşılığında verilmiyor kan. Mevzuat değişti. Kanı vermek de, almak da parayla değil. Karşılıksız. Nasıl, açıklamalarım sevindirdi sizleri değil mi? Aferin size! Bu uzun konuşmamı uslu uslu dinlediniz. Şimdi çikolatayı da, şekerlemeyi de, gofreti de hakkettiniz.
BÜTÜN OYUNCULAR SAHNEYE İNEREK İZLEYENLERE ŞEKERLEME VB. DAĞITIR.
BİTTİ
YAZAR İLE İLETİŞİM
İleti: [email protected]
Web: www.fevgun.com
Tel: 0342 338 16 18 - 0505 553 47 44
Gaziantep/Türkiye
Kayıt Tarihi : 19.6.2009 14:55:00





© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!