Dünyanın bütün şehirlerinin
Büyüsü bozuluverir bir anda.
Eğer bir serçe istediği yuvayı
Kuramıyorsa ağaç dallarında.
Böylesine yaşamak;
pencereyi açalım,
poligonumuzda gece yarısını
vururken saatlerimiz.
ay ışığını salıvermiş olsun yeryüzüne
bir körfezin gölgesinde
dinlensin diye.
gün oldu.,
indik sığındığımız yıldızlardan
yeryüzüne.
gölgelerimiz;
güneşi göremeyecek kadar
karanlık
yüreğimden bütün betonları söküp attım.
çimentolar bir tarafa, demirler öte.
götürüp hepsini hurdacıya sattım.
karşılığında bir tutam mor aldım.
sümbüllerime verdim.
nasıl koktu bilseniz odamın içi
“yarın çok yakın işte gene geldi kondu omzumuza.
ama öbür gün ve daha öbür gün bu kadar yakın değil.”
yaşam bu kadar açlık çekerken
gözlerinin önünde,
senin karnının doyması mümkün mü
O zamanların bile eski, hele sanırım şimdilerin çoktan dumanı tüten okul binasının kapısından teyzemin eline sımsıkı sarılarak içeri ürkerek girdiğim andan itibaren;
Bana, Ali’nin Ayşe’nin ona attığı topu tutmasını anlatan harflerin kuyruklarının satır çizgisi dışına taşmasının adam olamayacağımın göstergesi olduğunu anlatmak için saçına düşmüş akların yanına düzinelerce ak ilave eden Sıdıka Polat’ın,
Bana, artık üçüncü sınıfa geldin hala sınıfta konuşulmaması gerektiğini öğrenemedin aç elini bakayım diyerek avuç içime tahta cetvelle acıtmaktan korkarcasına “masuscuktan” üç kere vuran Türkan Eryılmaz’ın,
delibuçuk bir tutkuydu, anlamsızdı ve sarhoşluktu
gözlerimde her sabah bir çiçek ağacı gibi dallanır,
renkleri hangi duvarıma düşerse orada açardı
beyaz kolalı yaka ve siyah önlüğe benziyordum.
sanki öyle doğmuştum ve aynı şekilde ölecektim.
karnemde yazılı bütün notlar hep on’dan yukarıydı
Büyük Atatürk’ün ülkemizin çocuklarına armağan ettiği ve çocuk bayramı olarak kutlanmasını istediği 23 Nisan’ ı “dünya da ilk kez ve hala tek” yaklaşık elli sene önce ben de bugünkü çocukların kutladığı gibi kutlamıştım, üç yaş aşağı-beş yaş yukarı yaşıtlarımla birlikte. Belki o günlerde içimize dolan neşenin daha farklı bir mayası vardı ama neşeydi sonuçta.
Bulvarlar, geniş vitrinli mağazalar, bugünküler gibi rengarenk ışıklar saçmıyordu. Sokaklar 60 vatlık Edison ampullerle, caddeler direklere karşılıklı dizilmiş flouresant lambalarla ancak bir adım önümüzü görebileceğimiz kadar ışıklandırılıyordu. Gene de bugünlerden çok daha aydınlıktı geceler.
Ve gene o zamanlar bulvar boyu iki sıralı ağaçlarda mevsimine göre kuş cıvıltılarından başka ses duyulmaz, üstümüze-başımıza sıçramasından korktuğumuz tek pislikte sadece bu kuşların def-i hacetleri olurdu. O güne kadar geçen zaman başka pislik üretmeye yetmeyecek kadar da kısa değildi üstelik ama bugünlerden çok daha berrak doğuyordu güneş. Balçıklı eller güneşi sıvama işine bugünlerde olduğu gibi soyunmamışlardı henüz.
Bugün hala gözümün önündedir, böylesi bir bayram coşkususun yaşandığı gecelerden birinde şık tuvaletleri ile bayanların, smokinli baylar tarafından davet edildiği açık hava dans pistinin ortasında günün moda danslarının ahengiyle ve orkestra eşliğinde yaptıkları dansın çizgileri. Eldivenli garsonların zarif hareketlerle doldurdukları kadehlerdeki kırmızı şarabın kokusunun da burnumda hala tütmekte olduğu gibi. O günlerde deklanşöre basıldığı zaman ortaya, kimilerimizin şekil olarak hoşuna gitmese de sıradan yaşamlar içinden bile işte böylesine güzel fotoğraflar çıkabiliyordu.
konfetiler, konfetiler, konfetiler …
sanki gelenler, bir seferberlik sonrası, savaştan dönenler
şehir, kendi karanlığının alışılmış yağmurlarında ıslak
ama gelenler üzerine bir sevinç gibi rengarenk haykırarak
saklanmış bir şiirin en sona yaklaşmış satır aralarında
izlemektedirler bir çocuğu oynarken, şehrin çatı katlarında.
burası Bağlarbaşı şimdi
tam karşımda bir mezarlık var, içinde Tatyos efendi yatar
'Gamzedeyim devâ bulmam/Garibim bir yuva kurmam
/Kaderimdir hep çektiğim/Ağlarım hiç rehâ bulmam'




-
Nur Tuna
-
Ertuğrul Söyünmez
-
Gülin Su
Tüm YorumlarNe kadar ben...ne kadar yürek...ne kadar yaşam dolu şiirlerinz...yüreğinize kaleminize hayran oldum şiir dostu...yaşanmışlığın her köşesinde duygularınız aksın bir ömür...selam ve saygımla
sen çok seviyorum Cevat çeştepe
şirlerinide
özledim seni geleceğim elini öpmeye
iyiki varsın hocam
...sevdiklerimizden ve okuduğumuz kitaplardan değildi uğradığımız ihanetler...duvarlarımızdaki yaralar sevgisi tutsak olanların ve düşüncesi korkakların ihanetlerinin izdüşümüydü...
....yaşam çizgisinin iki ucu arasında bir merdiven çıkar ya da ineriz...doğuma veya ölüme doğru..etrafımıza ördü ...