Ellerim…
Annemin avuçlarının arasında duran ellerim, yarım asrı aşmış bir ömrün bütün yorgunluğunu taşıyordu. Parmaklarımın arasına sinmiş zaman, kırgınlıklar, kayıplar ve sessizce omuzlandığım yıllar; onun dokunuşuyla bir anda çözülüp dağılıyordu. Sanki annemin elleri yalnızca etten ve kemikten değildi de, insanın ruhundaki bütün yaraları bilen kadim bir şefkatten yaratılmıştı. O an, yaşımdan sıyrılıp yeniden çocuk oldum. Yeniden onun dizinin dibine kıvrılan, korkunca eteğine saklanan küçük bir çocuk…
Karşımda duran kadın, doksan sekiz yıllık bir ömrü alnının çizgilerinde taşıyan koca bir çınardı. Yılların rüzgârı dallarını eğmiş, mevsimler yapraklarını soldurmuştu belki ama köklerindeki merhamet hâlâ dimdik ayaktaydı. Yine de bugün içimi paramparça eden bir şey vardı: O güçlü gövdeye ilk kez yabancı bir el değmişti. Soğuk, sert, duygusuz bir baston…
Bugün anneme bir baston aldık...
Annem yerinden doğrulmaya çalışırken dizlerindeki titremeyi gördüm. İşte o an içimde görünmeyen bir yer kırıldı. Çocukluğum boyunca benim gözümde yorulmayı bilmeyen bir kadındı o. Sabahın ilk ışıklarıyla uyanır, evi bir şarkı gibi dolaşırdı. Mutfağın tencerelerinde bereket kaynar, onun sesi duvarlara sıcaklık verirdi. Evin her köşesinde onun telaşı, onun neşesi, onun hayat dolu adımları yankılanırdı. Şimdi ise ayağa kalkabilmek için bir bastona yaslanıyordu.
Bastonun yere her vuruşunda çıkan kuru ses, sanki ömrümün içinden bir parçayı koparıp alıyordu.
Her ses, geçen yılların acımasız adımlarını hatırlatıyordu bana. Gözlerimin önünde annemin gençliği dolaşıyordu; saçlarının siyaha çalan parlaklığı, aceleyle örttüğü yazması, mutfaktan yükselen sıcak ekmek kokusu, avluda çamaşır asarken söylediği türküler… Şimdi ise elleri titriyordu. Zaman, o güçlü kadının bedenine sessizce yerleşmişti.
Ama annem…
O hâlâ kendini unutup beni düşünüyordu.
Birden ellerimi tuttu. Avuç içlerimi kendi ellerinin arasına aldı. Sonra, yıllar önce dizim kanadığında yaptığı gibi, parmaklarımı tek tek dudaklarına götürüp öptü. O an içimdeki bütün savunmalar çöktü. Çünkü insan, kaç yaşına gelirse gelsin, annesinin karşısında hâlâ korunmaya muhtaç bir çocuktur.
Gözlerimin içine baktı. O yorgun yüzünde hâlâ tanıdık bir şefkat ışığı yanıyordu.
“Karnın aç mı?” diye sordu.
Sesi…
Ah, o ses…
Yıllar onu yaşlandırmıştı belki ama sesindeki merhamete dokunamamıştı. İçinde hâlâ aynı sıcaklık, aynı telaş, aynı anne yüreği vardı.
“Yok anne,” dedim usulca.
Dinlemedi.
“O zaman sana bir çay demleyeyim.”
Ve sonra hayatım boyunca unutamayacağım o yürüyüş başladı.
Bir eli bastonda, diğer eli duvara tutunarak ağır ağır mutfağa yöneldi. Her adımında beli biraz daha eğiliyor, ayakları yere biraz daha temkinli basıyordu. Ama yüzünde en küçük bir şikâyet yoktu. Sanki bütün yorgunluğunu içine gömüp yalnızca evladına çay yetiştirmeye çalışan sessiz bir kahramandı.
Onu durdurmak istedim. “Ben yaparım anne,” demek istedim. Ama diyemedim. Çünkü bazı anneler, sevgilerini hizmet ederek gösterirler. Ve insan, o sevgiyi ellerinden almaya kıyamaz.
Çaydanlığı ocağa koyarken bir ara babamın adını andı. Sesi bir anda uzaklara gitti. Eski Van evimizin taş avlusuna… Cumbalı pencerelerin önünde oturduğumuz o uzun yaz akşamlarına… Babamın sedire yaslanıp radyodan türkü dinlediği huzurlu ikindilere…
Mutfakta kaynayan suyun sesiyle geçmiş birbirine karışıyordu.
Annem bir yandan çayı demliyor, bir yandan hatıraların tozunu usulca silkeleyip önüme bırakıyordu. Ben ise kapının eşiğinde durmuş onu izliyordum. Artık ellili yaşında bir adam değildim. Sadece annesinin mutfaktaki telaşına dalıp gitmiş küçük bir çocuktum yeniden.
Gözlerim doldu. İçimde biriken yıllar sessizce taşmaya başladı.
Ve o an şunu anladım:
İnsan, annesinin elinde baston gördüğü gün gerçekten büyüyormuş.
Çünkü o baston yalnızca yaşlı bir bedenin yükünü taşımıyordu; geçen yılların ağırlığını, eksilen zamanın hüznünü ve yaklaşan vedaların sessiz gölgesini de taşıyordu.
Ama sonra annem mutfaktan çıktı.
Ellerinde ince belli iki çay bardağı vardı. Bardaktan yükselen buğu yüzüne vuruyor, kırışmış yanaklarını ince bir sis gibi sarıyordu. Yavaş adımlarla bana doğru gelirken gözlerimin içine baktı.
Ve sanki hiç konuşmadan şunu söyledi:
“Korkma evladım…
Bedenim yoruldu belki…
Ama ruhumun elleri hâlâ senin saçlarını okşuyor.”
İşte o an anladım ki insanın gerçek yuvası bir ev değilmiş.
Bir annenin kalbiymiş.
Ve insan kaç yaşına gelirse gelsin, dünyanın bütün fırtınalarından sonra dönüp sığınmak istediği tek yer; annesinin “Aç mısın? Çay içtin mi?” diye soran o yorgun ama sonsuz şefkat dolu sesiymiş.
Kayıt Tarihi : 13.05.2026 07:59:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!