Dağların ardında açardı Avelya;
öyle uzak bir yamacın taşına tutunmuştu ki;
oraya varmak için insanın önce kendinden yorulması gerekirdi.
Sabahları güneş, dağın arkasından ağır ağır doğar,
geceden kalan soğuğu yapraklarının üzerinden alıp götürürdü.
Kimse bilmezdi yerini.
Kimse ona güzel demezdi.
Belki de ilk kez orada öğrendim;
bir şeyin güzel olması için
birilerinin gelip onu görmesi gerekmiyormuş.
Ben her hafta çıkardım o yamaca.
Yanımda bazen su olurdu, bazen bir parça ekmek.
Avelya'ya ekmek verilmezdi elbette;
ben çocuk aklımla onun da benim kadar yalnız olduğunu sanırdım.
Yanına oturur, bütün gün konuşurdum.
Okulda ne olmuşsa anlatırdım,
annemin kızdığı şeyleri,
gece gördüğüm rüyaları...
O hiç cevap vermezdi.
Ama insanın derdini dinleyen bir şeyin
mutlaka dili olması gerekmiyormuş.
Bir gün köyden bir adam geldi.
Avelya'yı görünce uzun süre başında durdu.
Sonra eğilip,
“Böylesi burada çürüyüp gitmemeli,” dedi.
Ben ne demek istediğini anlamadım.
Küçük küreğini çıkardı.
Toprağı kazmaya başladı.
“Dokunma,” diyemedim.
Belki korktum, belki büyüklerin sözünün önünde
çocukluğum küçücük kaldı.
Köklerinden çıkan toprak avuçlarına döküldükçe
Avelya'nın yanında açılan çukuru izledim.
O çukur, o gün bana yalnızca toprağın eksildiğini değil,
bir şeyin yerinden koparıldığını öğretti.
Adam onu evinin önüne dikti.
Herkes başına toplandı.
“Ne güzelmiş,” dediler.
“Ne güzel kokuyor.”
Çocuklar yapraklarına dokundu.
Kadınlar suladı.
Adam her sabah önünde durup
“Bak, seni yaşatıyorum,” diye konuştu.
Avelya ise her gün biraz daha başını eğdi.
Çünkü kimse anlamadı:
Onu yaşatmaya çalıştıkları yerde
Avelya'nın yaşayacak bir hatırası bile yoktu.
Günler geçti.
Önce bir yaprağı sarardı.
Sonra bir dalı kurudu.
Bir sabah adam öfkeyle bağırdı:
“Bunca emek verdim, hâlâ açmıyorsun!”
Ben kapının kenarında duruyordum.
İçeri girmedim.
Avelya'ya baktım.
Ve ilk kez onun ne söylemek istediğini duydum:
“Sen bana su verdin,
ama benim susadığım yer
dağların ardında kaldı.”
O gece yanına gizlice gittim.
Ay ışığı evin duvarına vuruyordu.
Avelya'nın son çiçeği hâlâ dalındaydı.
Eğildim,
çocukken yaptığım gibi yanına oturdum.
“Ben geldim,” dedim.
“Hatırladın mı beni?”
Sonra sustum.
Çünkü yıllardır ilk kez
ona anlatacak hiçbir şey bulamadım.
Elimi toprağına koydum.
Soğuktu.
“Beni affet,” dedim.
“Sen götürülürken konuşmadım.
Bir kere olsun önüne geçmedim.
Sana dokunmalarına izin verdim.”
Tam kalkacakken
Avelya'nın son yaprağı düştü elime.
O kadar hafifti ki
insan bir hayatın da böyle bitebileceğine inanamıyordu.
Ertesi sabah Avelya ölmüştü.
Adam onu dağa götürdü.
Ben de peşinden gittim.
Eski yerine bir çukur kazdı.
Kuru gövdesini toprağa bıraktı.
Üzerine ilk avuç toprağı ben attım.
O an içimden bir şey koptu.
Çünkü toprağın altında yatan
yalnızca bir çiçek değildi.
Benim her hafta gidip anlattığım çocukluk,
kimseye söyleyemediğim bütün korkularım,
bir gün birinin beni de olduğum yerde seveceğine dair
o küçük, aptal umudum...
Hepsini oraya gömdüm.
Yıllar geçti.
Şimdi o dağa tek başıma çıkıyorum.
Kimseye söylemiyorum gittiğimi.
Eski yerine oturup saatlerce bekliyorum.
Her bahar dağın ardında çiçekler açıyor.
Kırmızı açan var, sarı açan var,
taşların arasından başını çıkaran küçücük çiçekler var.
Ama Avelya yok.
Ben yine de her bahar
yanıma bir bardak su alıyorum.
Bardağı toprağın yanına bırakıyorum.
Sonra eğilip,
kimsenin duyamayacağı kadar alçak bir sesle söylüyorum:
“Avelya...
bu kez seni sulamaya gelmedim.
Bu kez senden özür dilemeye geldim.
Keşke o gün seni götüren ellere değil,
senin köklerine sarılsaydım.
Keşke seni sevmekle
seni kendime almak arasındaki farkı
sen ölmeden önce anlayabilseydim.”
Ve ben her bahar
o boş yere bir çocuk gibi bakıyorum.
Belki bir gün açar diye değil...
Bir gün,
benim sustuğum yerde
Avelya'nın yeniden konuşacağını umuyorum.
Ama dağ susuyor.
Toprak susuyor.
Ben susuyorum.
Ve o günden beri
dağların ardında açan bütün çiçekleri
Avelya sanıyorum.
Kayıt Tarihi : 1.09.2026 21:31:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!