Ateş Ve Soğan Şiiri - Hasan Hüseyin Beydil

Hasan Hüseyin Beydil
415

ŞİİR


1

TAKİPÇİ

Ateş Ve Soğan

ATEŞ VE SOĞAN

“geldim”
hayır,
hayır gelmedin…
“geldim”

onu düşünüyordum
sevindim
hava çok soğuk
üşüdüm …

burada olmak mı…
burada olmak değil bu
buna çakılmak, çivilenmek denir
İsa gibi…

el vicdan!
sen bana aldırma
“aldırmıyorum zaten”
eminim
hem de çok
hem de çok
adım gibi desem yeri
bir de aldırsan
sonum ne olur inan bilmiyorum
kesin uçurum, o belli
hem de kafa üstü…

neden biliyorum
çok acımasızsın
hem de çok…

o geride bıraktıklarına acıyorum
kim bilir neler çektiler
Afrodit’i bilir misin…
hem güzellik tanrıçası
hem de Herkül’e her türlü acımasızlığı yapan
sen gibi…

“demek ki yaşadıklarım beni böyle yapmış”…

ne yaşadın…
ne yaşadın…
ne insanı
sen mi?
sen ve insan…

sanattan anlasaydın
anlardın…

“seni anlıyorum”
anlayamazsın
senin anlamanı beklemiyorum
senin ne anladığından çok
benim ne yaşadığım önemli…

geçti…
çok geride kaldı…
o tren kalkalı çok oldu…
karlı yollardan
dağların arasından
öyle bir ilerliyor ki
tuta bilene
aşkolsun
sana da olsun…
tünelleri biraz daha büyük yapsalar
uzun ama
büyük değil
küçük, küçük
neredeyse elim değecek duvarlarına…

ateşin başında
soğanların arasında
ona benden selam söyle…

soğanları yolacağım
ateşi de söndüreceğim…

soğana ve ateşe
ateşe ve soğana…

tek mekan
tek resim…

çok mu uzaktasın
çok mu dokunulmazsın
çok mu saklısın
çok mu zorsun...

İstanbul dediğin ne ki
koca koca abuk sabuk binadan başka ne ki
içinde neden olmasın
ateş ve soğan…
varsın o ne kadar uzaksa
ben o kadar ateşe ve soğana hasret kalayım
gidip gelmediğim bir yer mi ki…

ateşe ve soğana selam olsun…

uçurumum ol dediğimde
ta kendisiydin
selim ol dediğim de
alıp götürseydin
ne var ne yoksa…

bırak kırılan dökülen ben olayım…

nasıl olsa o sen değil misin
heykeli dikilen
bilmezler ki
onu benzetemezler
tutmaz mermeri, ahşabı
ete kemiğe büründüyse
bir tek üflenesi
değimliydi ki senin
ruhun
ol demişlerdi
ve olmuştun
oysa bir daha olmamaktı
öyle kopyala yapıştıra gelmez olan değil misin…

bensiz olan
sen
ve
odan…

parça parça dökülen kar tanesi
eriyip giden değil midir
eriyen ben olayım
sen kal yine granit misali
sert, dik ve
diri…

ben varım kar tanesi olmaya
hem de koca koca
kozmosa kafa tutarcasına
ellerinde eridi mi bileyim
yeter bana…

tutunamayan ben olacağım
sen kal yine
dik, mağrur ve
sert…

ve aldırmayan
ve duymayan
sen ol…

o da olmazsa
o da gelmezse
sana
söylemeyeyim dedim
ayaklarının altında bırak erisin …
dokunma bile
bakma bile
seslenme bile
gelme bile…

eriyen bensem
bileyim ki
sen diksin gerisi
vız gelir, tırıs gider
dokunası gelen ben olayım
sense dokunma
ez eze bildiğin kadar
çürüt çürüte bildiğin kadar
çoktan su çürümüş ki
kar çürüse ne olur
ayaklarının altında…

eritmeyen olma
hayatı da
beni de
kozmosu da…

kaçı kaç kere kaçıp geldi de
kaç kuruş dediler hepsi
çok pahalı sandılar
oysa
çoktan gönüller bedavaya çıkmıştı…
çoktan gönüller gönül olmaktan çıkmıştı
ben sana gönlümü versem ne…
sen bana hiç bir şey vermesen ne…

granitim…
ateşim…
soğanım…
ben olamaya razıyım
ayaklarının altında kar tanesi …

sanat dedim
hangi sanatsın
eser dedim
hangisi esersin
kahreden buydu…

çok kızdım
çok bağırdım
çok öfkelendim...

hadi diyorum bilmiyor
hadi diyorum duymuyor
hadi diyorum hissetmiyor
görmüyor mu
bu kadar kör olamaz…

ateşi ve soğanı
zehrim olmuştu bile
çoktan…

hem acıyı
hem ağrıyı
sarmıştı
çoktan…

kanserim diyorum, kalp kanseri
hem de yüreğimde
kanser oldun
ne olursun…
ne olursun…
yayılmadan, al canımı
bu ağrıyı, bu acıyı
bu kadar koyma
yüreğime…

ey nazlı güzel!
kaç kere
kaç saat
kaç gün
duymadın
işitmedin
görmedin
bakmadın…

bin sınavdı belki de
her şey
sanki hiç girmedim
yüksek yüksek fiziklere
matematiklere…

ne ateş
ne soğan
olmadı…

tek bir kar tanesi olmadıysam
ve üstüme basıp geçmediysen
şiirinin de
romanın da
ez geç
bırak erisin…

az geliyorsa
bu acı bu ağrı
avuçlarının arasına al
uçurumundan at…

ateş ve soğan
başlangıç olur…

küçük küçük ışığını ver…

yeter…

bir ateşe, bir soğana
cevabını da verirsin…

kaçını kaç kere sildirdin
kaçını kaç kere susturdun
kaçını kaç kere…

hiç duydun mu sesimi
hiç gördün mü sesimi…
yıktın viran ettin
bu nasıl bir imar planıdır
bu nasıl bir emsaldir
bu nasıl bir projedir
acıyı ve ağrıyı
bir arada yapılandırıyorsun
biri az mı gelirdi
ikisini birden çıkardın
kutundan
ve yerle bir ettin…

tufanlarınla geldin…

kendime bir ad bulayım dedim
çeliktim, demirdim
oldum
kar tanesi
kelebekler kadar bile ömrüm olmayacak biliyorum…

varsın dokunuşum, senin ezdiğin olsun
eriyen ben dirilen sen ol
ama olsun…

askım diyemedim kaç kere…
ateşe ve soğana dair kalsın dedim
askım demek çok ağrılı, acılı…

hem kesiyor
hem kırıyor
hem kanatıyor
hem yakıyor
hem de sızlatıyor

oysa ben ateş de ve soğan da
saklanmak istedim
orda saklı kalsın istedim…

askım demekse
ateş ve soğan
varsın
öyle olsun…
oysa ateş ve soğan
hem ekmeğime katık
hem de üşüyorum dediğim de ısıtanım
olsun diyeydi…

dokunmak
belki sadece bir fiil
koklamak
daha da çok fiil
oysa
dokununca ağrıyacağını
koklayınca acıyacağını biliyorum
sen de ne kadar tükeneceğimi de biliyorum…

ey sevgili! ...
sen ne kadar nazlı olsan da
ben o kadar
tükeneceğim, tükeneceğim
tükendikçe çoğalayım sende…

saymadım kendime bile
onca sayıyı…

ne karı
ne kar tanesi
hiçbir şey olmaz benden
bu büyük bir ağıt
sen benim ağıtım olacaksın…

bunca zaman sana
sustum
olmadı ama
ama
artık yeter!
yıkarsa yıksın dedim
ezerse ezsin dedim
daha ne kadar yıkılacağım
daha ne kadar eriyeceğim
belki başlangıcım sonumda olacak
varsın olsun
ellerim kesilse de
dillerim kopsa da
söyleyeceğim
artık yeter!
bu bir özlem değildi
bu bir aşk da değildi
bu bile bile
ladesti
artık yeter! ...

ve sen kazandın
sen kazandın
biat ediyorum
selamlıyorum
eğiliyorum…

kitaplar
yazılar
resimler
sergiler
dergiler
şunlar bunlar…

kaç kere
inkarım oldun
kendime
kaç kere inkar ettim seni
üzgünüm
bağışlayan esirgeyen sen ol
ve bağışla
esirge…

ne karar alırsan
saygım da sevgimde sende kalsın
ama ne ateşimi ne de soğanımı alma…

bırak
aşkım olsun
dokunma onlara ve
bana…

ayaklarının altında kar tanesi olmak istiyorum
başka hiç bir şey
ne su
ne ekmek…

belki zor
belki hiç
belki de
yok oluşum
sende saklı kalsın
bunca sene var oldum da ne oldu
var olduğumu hissettiğim bir o vardı
o da sen
bırak
yok olduğumu hissettiğimde de bir o olsun
senin dokunduğun değil
ezdiğin olsun…

sen de saklı kalmak
beni saklayan sır eden sen ol
sonrası mı
hepsinin içine e…

ağlamak inan
beni hiç ama
hiç
doyurmuyor
hep aç kalıyorum
oysa o kadar doluyum…
ve
bir de
sen geldin…

ne el
ne ayak
kaldı…


şimdi bakma böyle konuştuğuma
içimde korkumla, utancımla
kaçışlarımla konuşuyorum
bakma sen
cesaret diye bilenen
benim korkum aslında…

ya giderse
ya gelmezse
ya bir daha göremezsem
ya sesini duyamazsam
ya dokunmazsa
ya dokunamazsam…

tonlarca yük…

kuyunun ağzındaki sensin
ve sen ol…
sen ol…
diye avazım çıktığı kadar bağırdım kaç kere…

soru şu belki de
ne zaman gelirsin
ne zaman geldin
olmalı
ve
şimdi geldim
demeli…

bir şey söyle
ama var etmesin
yok etsin
belki de varlık senle başlayan bir şey
inan bilmiyorum…

“dalıp gittim
onca yazdığın şeyi okurken
daha ne söylememi bekliyorsun”…

o senin okudukların
benimse yazdıklarım aslında…

“mahvettin beni”…

çıldırmışlığımın başlangıcı
sana tutunamayışımın önsözü
söz bile değil…

etlerim, kemiklerim
nasıl çekiliyor şu an
bir bilsen
artık kendimi bile bilmiyorum
etim bir yere kemiğim bir yere
topla demek geliyor içimden
topla beni
sense yetmezmiş gibi kafamı ayırdın
belki de bedensizliğimden bunca şey
bedenime acımıyorsun
biliyorum
ki acımayacaksın da
ruhumun azı bende
çoğu sende kalsın…

dokun bana
hadi
şimdi dokun
hadi
gözlerinle değil
o çok acı verdi
susturma beni
hepsi cıksın
hepsi söylensin
hepsi hepsi
susturma beni…

az bile o
azla yetinmesini bileceksin
aşk olmasın bizim ki
sevgi de olmasın
yalan çünkü hepsi
sahte çünkü hepsi...


bırak
ateşim ve soğanım ol
onun içinde bileyim
senin aşkını da sevgini de
ver o ateşi
ver o soğanı
kabulümdür
şimdi
şu sözlerimi
şu yazdıklarımı
yanında söylemeyi çok isterdim…
ve
sonra
ve
sonra da
sana tek bir şey demek isterdim
geliyor musun, gelmiyor musun
geliyorsan elinden kolundan tutup gitmek
gelmiyorsan
uçurumum ol derdim
çeker giderdim
ne gecem ne gündüzüm kaldı…

ne zamana gelecek
ne yaptı,
demekten, düşünmekten
dişlerimi biraz daha biraz daha kırdım
etlerimi etlerimi biraz daha kopardım
saclarımı saclarımı biraz daha yoldum
o mu gelecek
o mu duyacak
o mu görecek
nerede
şimdi mi
hayırdı cevaplar
hayır
susma artık
susma söyle
küfret, kız, hakaret et
kov kapından
hem de şimdi
kov ki
dağılan kırılan dökülen saçılan ben olayım…

ateşim ve soğanımsın
kurban olurum sana
laf ve söz gibi geliyor değil mi
haklısın belki de
ama bırak olsun
bırak olsun
kime ne bana ne sana ne
çok da önemli değil
adakla geldim
kurbanla giderim
yine vazgeçtim
yine sustum
beynimle ellerim eş zamanlı gitmiyor…

sende kaybolsam bulan olur mu
sende kaybolmak nasıl bir şey
“bende kaybolmak iyi bir şeyde
ama bulurlar,ihbar ederler”
üşüsem
ısıtır mı gözlerin
acıksam..
doyurur mu gözlerin
tek merakım bu
çok üşüyorum
çok acıkıyorum
“ısıtır ama”
o amanın
kafasına iki şarjör mü sıkayım
yoksa kendi kafama mı
yoksa bir gün
olup, dökülüp
ayaklarının altında erisem mi…

dokunsam yanar mıyım
öpersem ölür müyüm
“ölürsün, yanarsın”
mitolojik olman da bundandı
dokunursam yanarım, öpersem ölürüm…

sana doyar mıyım sence
yanı doyulacak mısın
sorun bu
korkum bu
kaçışım bu
saklanışım bu…

integral boyutunda baktım olmadı
türev alayım dedim yine olmadı
yok dedim matematikle olmayacak
fizikle çözeyim dedim
ne izafiyet kaldı
ne kuantum…

öylesine doldu tastı ki
kaç kere patlayacaktım
kaç kere o ateşlerde
yan dedim kendime
ateşim olsun dedim
alsın koparsın tek tek dedim
etlerim etlerinle karışsın dedim
kemiklerim ellerinde parçalansın dedim
kaç kere kaç yerinde anatomik çalışmalar yaptım da
hep kesilen benim etlerim oldu…

bu mudur dedim
böyle mi olmalıdır dedim
çok mu uzaktır dedim
o çoktan benim selimdi ki
neden ben damla damla dedim
sen de sel ol, karış ona dedim
karık ki ölümün olsun
olsun,ölsün
doyamasam da karış onla
karışsan bir ondan bir benden olsun dedim
doruk mu nerde diye sordum
bunun doruğu nerede dedim
dedikçe
sessiz. sessiz
çok bekle
dedin
“benim doruğum çok yükseklerde”
çıkarım dedim
“soluğun yetmez”
güldün
hep güldün
ben tırmanırken
sen yukarılardan aşağıya
oysa ben kaç kere yukardan aşağıya
inip inip çıktım sende…

evet
sendeydi
elim ayağım
oysa sen çok uzak durdun
çok karanlık kaldın
çok gittin
ama gelmedin
durdun, durdun,
durdun
bu ter. bu ağrı, bu sızı, bu acı, bu kahır
hep
bana
hep bana…


gel dedin kaç kere
kaç kere gel dedim
saatler geçti…

hep erteledim
erteledim
erteledikçe…

her yerimi sarmıştın
her yerini sarmıştım
tek iskelet
tek kemik
birazı senin etinden
birazı benim etimden…

çoktan yanmıştım
çoktan ölmüştüm…

gel artık
getir beni artık
gel ve getir ki
bitsin
durma susma
gel ve getir…

ne renk istersin
kırmızı
siyah
olsun da
hangisi olursa olsun
tamam…

sustur artık beni
bırak artık aldığım nefesi
o nefes nefesinde boğulsun
bırak boğulsun sesinde
bırak sende olsun senin olsun
bende olsun
benim olsun…

susma
durma
durma
susma…

HASAN HÜSEYİN BEYDİL

25/0cak/2010 - Ankara

Hasan Hüseyin Beydil
Kayıt Tarihi : 27.1.2010 22:03:00
Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!