https://www.instagram.com/reel/DT3XNhxDt8-/?igsh=cHhieHNkOG94ZW0=
Cahiliye, bilmemek değildir.
Cahiliye, bile bile körleşmektir.
https://www.instagram.com/aliiset36?igsh=bnphdmxjd3FoNzU2
/
/
/
Takvim yaprakları her yıl Mart ayının sekizinci gününe geldiğinde dünya yeniden aynı cümleleri kurar: Kadınların değeri, kadın emeği, kadın hakları… Çiçekler verilir, mesajlar paylaşılır, ekranlarda özel programlar yapılır. Bu gün, bugün International Women's Day olarak bilinir. Tarihsel kökeni işçi hareketlerine, kadın emeğinin hak mücadelesine dayanan bu gün zamanla küresel ölçekte anılan sembolik bir güne dönüşmüştür.
Ancak meseleye biraz daha derin bakıldığında şu soru ister istemez zihinlere gelir: Bir insanın değeri gerçekten bir güne sığdırılabilir mi?
Değerin Takvime Sığdırılması
Modern dünyada “özel gün” olarak adlandırılan pek çok tarih vardır. Anneler Günü, Babalar Günü, Kadınlar Günü… Bu günler çoğu zaman iyi niyetli hatırlatmalar gibi görünür. Fakat zamanla başka bir boyut kazanırlar: Reklamların, kampanyaların, alışveriş çağrılarının merkezine yerleşirler.
Bir süre sonra değer hatırlatması ile tüketim çağrısı birbirine karışır. İnsanlar bir gün çiçek alır, bir gün mesaj paylaşır; ertesi gün hayat eski akışına döner. Oysa saygı ve kıymet bir günün değil, hayatın meselesidir.
Barajın Kapakları
https://www.instagram.com/aliiset36?igsh=bnphdmxjd3FoNzU2
/
Cahiliye, sanıldığı gibi bilmemek değildir. Okuma yazma bilmeyen her toplum cahil olmadığı gibi, üniversitelerle dolu bir çağ da otomatik olarak aydınlanmış sayılmaz. Cahiliye, hakikatin bilindiği hâlde hayattan dışlanmasıdır. Bugün bilgi her yerde; fakat hakikat bağlayıcılığını yitirmiştir. Doğru, yön veren bir ilke olmaktan çıkmış; isteyenin alıp istemeyenin bıraktığı bir süs hâline gelmiştir. Bu yüzden çağımız cehalet çağı değil, bilinçli kayıtsızlık çağıdır.
Cahiliyeyi belli bir tarih aralığına hapsetmek yanıltıcıdır. Çünkü cahiliye bir takvim meselesi değil, bir zihniyet meselesidir. Mekke’de vardı, Roma’da vardı; bugün de vardır. 21. yüzyıl cahiliyeyi ortadan kaldırmamış; onu inceltmiş, görünmez kılmış ve gündelik hayata yedirmiştir. Eskiden yanlış, yanlış olduğunu bilirdi; bugün yanlış, doğruymuş gibi savunulmaktadır. Çağımızın en tehlikeli tarafı da budur.
Özellikle son günlerde ekranlardan yansıyan görüntüler, röportajlarda duyduğumuz feryatlar bize acı bir hakikati tekrar hatırlatıyor.
Yıkılmış evler, susturulmuş şehirler, yarım kalan çocukluklar…
İnsan, bütün bu sahneleri izlerken şu soruyu sormadan edemiyor:
Bu çağ gerçekten medenî mi, yoksa sadece daha sofistike bir barbarlık mı üretiyor?
Tarih boyunca büyük devletler, ideolojiler ve beşerî hukuk adına nice savaşlar meşrulaştırıldı. Bayraklar, sınırlar, çıkarlar ve doktrinler uğruna şehirler yıkıldı, toplumlar yerinden edildi. Masalarda “barış” konuşulurken sahada kan aktı; kimi zaman masa devrildi, kimi zaman tekmelendi.
Ve her defasında, bedel en çok;
Câhiliye, yalnızca tarihin karanlık bir dönemine ait bir kavram değildir.
Câhiliye; hakikatin bilindiği hâlde örtüldüğü, zulmün apaçık olduğu hâlde gerekçelerle aklandığı her çağda yeniden üretilir.
Bugün 21. yüzyıldayız.
Bilgiye bir tuşla ulaşıyor, dünyayı ekranlardan izliyoruz.
Ama aynı dünyada çocuklar bombalar altında ölüyor, kadınlar savaşın ve sermayenin kölesi haline getiriliyor. Reklam sahnelerinde çikolata karsiliginda kullaniliyorlar.
İletişim, insanın insanla kurduğu en temel bağdır. Toplum dediğimiz yapı; bireylerin birbirini anlaması, dinlemesi ve tahammül edebilmesi üzerine inşa edilir. Ne var ki 21. yüzyılın bu “modern” çağında, bilginin yaygınlaştığı, eğitimin erişilebilir olduğu bir dönemde, insan ilişkilerinin giderek sertleştiğine; iletişimin yerini çatışmanın aldığına şahit oluyoruz.
Bugün sıklıkla “eğitim çağında” yaşadığımız dile getirilir. Oysa karşı karşıya olduğumuz tablo, bilginin artmasına rağmen hikmetin azaldığını; cehaletin ise başka bir biçimde hüküm sürdüğünü göstermektedir. Çünkü cehalet yalnızca okumamak, yazmamak değildir. Asıl cehalet; bilinenle amel etmemek, öğrenilenin ahlâka ve davranışa dönüşmemesidir. İnsan, bildiği hakikate göre yaşamadığında; adaleti, sorumluluğu ve ölçüyü hayatının dışına ittiğinde cehalet başka bir surette yeniden ortaya çıkar.
Bu durum, bilgiyle donanmış fakat değerle yoğrulmamış bireyler üretir. Böylesi bir zeminde, insanların birbirleriyle sağlıklı iletişim kuramaması kaçınılmaz hâle gelir. İletişimin koptuğu yerde ise önce tahammülsüzlük, ardından psikolojik gerilim ve nihayetinde sosyolojik bir olgu olarak şiddet ortaya çıkar.
Yaşlı bir derviş, talebeleriyle çöle yakın bir köyden geçerken, elinde eski bir duvar saatini taşıyan ve yüzünde derin bir kararsızlık taşıyan bir adam görür. Saatin camı kırılmıştır, akreple yelkovanı eğrilmiştir, her yanı toz içindedir. Adam, dervişin bilge bir kimse olduğunu sezince ona yaklaşır ve sorar:
— “Efendim, bu saat hiçbir işe yaramıyor. Sizce atayım mı?”
Bizi hatırlayan son kişi de öldüğünde, bir yıldız daha sönüyor gökyüzünde.
Belki de insan, gerçekten öldüğü anda değil; adının yankısı son kez birinin dilinde tükendiğinde yok olur. Babam öldü. O günden beri gökyüzüne baktığımda, yıldızların birer birer azaldığını sanıyorum. Çünkü her biri, onun bana öğrettiği bir söz, bir sessizlik, bir bakış kadar parlaktı.
Babam ölünce anladım; Güneş bile bir sabah biraz eksik doğabiliyor insanın iç dünyasına.
Dünyanın dönmesi, takvimlerin ilerlemesi, akşamın kararması… Hepsi aynı, ama hiçbiri eskisi gibi değil.
Zaman, sanki dev bir gezegen gibi dönerken, ben onun yörüngesinden çıkmış bir küçük taş gibiyim. Artık hiçbir yere ait değilim.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!