Varlığımda ateş olamadım belki
ama yokluğunda külüm sana kaldı.
Sen beni yakıp geçtin,
ben yanmayı beklemek sandım.
Çölde suyu arar gibi aradım seni,
mahpusta gün sayar gibi sabrettim.
İnsan bir akşamüstü ansızın yorulur.
Ne bir yük taşımıştır omuzlarında,
Ne de bir mesafe kat etmiştir aslında.
Yalnızca gün, ağır ağır içinden geçmiştir.
Güneş alçalmış, gölgeler uzamıştır.
Tüm yollar, ne kadar dolansa da
aynı sessiz kavşağa dayanır sonunda:
hayal kırıklığı.
Kimi umutla yürür,
İnsanlık tarihi boyunca farklı düşünceler, birbirinden ayrılan görüşler, çarpışan fikirler hep vardı. Her çağda insanlar baktı ama aynı gerçeği göremedi. Kimi, görünenin ardındaki hakikati fark etti; kimi ise gerçeğin hemen yanından geçip giderken onu hiç fark etmedi. İnsanın algısı, tecrübesi, yetişme biçimi, karakteri ve beklentileri; hakikatle arasına çoğu zaman görünmez perdeler ördü. Bu yüzden insan, doğruyu bulabilmek için her devirde bir ölçüye, bir mihenge ihtiyaç duydu.
İşte bu nedenle Allah-u Teâlâ insanlığa bir rehber gönderdi. “Oku!” emriyle başlayan bu ilahi çağrı, yalnızca gözle yapılan bir okuma değildi; hayatı, olayları, insanı ve hakikati okumayı öğreten bir başlangıçtı. Kur’an, sadece sesli tilavet için değil, hayatın tamamına dair ilke, ölçü ve yol göstericilik için indirildi. Onu okumak güzeldir; ezberlemek değerlidir; ama asıl emredilen şey, onu hayata indirmektir. Ayetlerin ahlakına bürünmek, emirlerine göre yaşamak, yasaklarından sakınmak ve adaletini topluma taşımaktır.
Ne var ki bugün —gerek ülkemizde gerek geniş İslam coğrafyasında— bambaşka bir tabloyla karşı karşıyayız.
Bir perde iniyor gözümün önüne, Ben yokum... ama ben varım içinde. Adımlarım yankılanıyor sokak sokak, Bir çocuk ağlıyor... sesi bana çok uzak.
Her sahne, yüreğime saplanan bir iz, Her cümle, içimde yiten bir giz. Kimi yerde susmuşum gereksizce, Kimi yerde bağırmışım sebepsizce.
Ve bir ses duyuluyor semadan: "Oku kitabını, bugün hesap sana ait olan." Nefesim daralıyor o anda, Ne gizledimse çıkmış meydana...
Bu hafta, boyaya batırılıp rengârenk bir oyuncak gibi sokaklara salınan köpeği yazacaktım.
Süs havuzuna defalarca atılıp çırpınışları kahkahaya karışan kediyi…
Belki birkaç insan utanır diye, belki bir vicdan kıpırdar diye…
Ama sonra düşündüm:
Son günlerde Türkiye’de ceza infaz sistemine ilişkin yapılan düzenlemeler, resmî açıklamalarda “af” olarak tanımlanmasa da, toplumun geniş kesimlerinde ciddi bir tedirginlik oluşturuyor. Yaklaşık 50 bin civarında hükümlünün tahliyesinin önünü açtığı ifade edilen bu düzenlemeler, yalnızca hukuki bir reform olarak değil; doğrudan toplumsal güven duygusunu etkileyen bir mesele olarak karşımıza çıkmaktadır.
Toplumda oluşan algı, bu düzenlemelerden yararlanan kişilerin bir kısmının geçmişte ağır ve yüz kızartıcı suçlara karışmış olduğu yönündedir. Adam öldürme, uyuşturucu ticareti, cinsel saldırı ve çocuklara yönelik suçlar gibi fiiller, sadece bireysel suçlar değildir; bunlar toplumun vicdanında derin yaralar açan, kolektif hafızayı zedeleyen eylemlerdir. Bu nedenle mesele, “kaç kişi tahliye edildi” sorusunun çok ötesine geçmiştir.
İnsan unutuyor…
Bir gülüşü, bir sesi, bir bakışı —
kalbine kazındığını sandığı her şeyi.
Zaman, parmak uçlarından kayıp giden bir su gibi
siler anıların sıcaklığını.
Doldumu gözlerin senin de benim gibi
ben seni hatırlarken…
Yoksa çoktan alıştın mı
unutulmak denen yangına?
Ben hâlâ adını anınca
içimde bir mevsim değişiyor,
Dünya, uykunun değil, uyutulmanın hüküm sürdüğü bir gezegene dönmüştü.
Artık kimse düşünmüyordu; düşünenler susturuluyor, susturulamayanlar yok sayılıyordu.
Zihinler, bir zamanlar gökyüzüne çevrilmişti; şimdi ise ekranların parlak sessizliğinde boğuluyordu.
Gözler kapalıydı ama rüyalar ölmüştü.
İnsan, kendi huzurunu değil, kendine biçilen rolü yaşamaya başlamıştı.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!