AkvAryUm Şiiri - Habibe Merih Atalay

Habibe Merih Atalay
427

ŞİİR


7

TAKİPÇİ

AkvAryUm

22:43

- Nerede kalmıştım?
- Bir yerde kalmadım.
- Neden ki!
- Bu yeni bir başlangıç.
- Hım! güzel!
- Aa.. yapma gözünü seveyim!
- E, devam ediyordum.
- Altı saatlik aradan sonra devamlılık biraz solmuyor mu?
- Neden solsun? On altı saatlik aradan sonra bile kaldığım yerden, solmadan devam edebilmem gerekir. Eğer devam edemiyorsam bir problem var demektir. Ama şükürler olsun ki devam edebiliyorum. Şaka maka devam ediyorum yahu!
- Peki bu ikili, üçlü, beşli Mono Diyaloglarımdan örülü bir güzelliğe açılım yapabilecek miyim?
- İtiraf ediyorum!
- Evet, nedir?
- Umurum da değil.
- Ama Benim yaşayıp yaşamadığımın olgusu, var ya da yok kabul edilişim ya da reddedilişim yaratabildiğim güzelliklere bağlı öyle değil mi?
- Herhangi bir güzellik örüntüsü yaratılması adına ya da değil.. yaşamakla- yazmak arasındaki bağıntı dışında şu an hiçbir şey umurumda değil.
- Hoppala! Nasıl böyle umursamaz olunabilir? Benim bir sorumluluğum var herhalde insanlara. Öyle değil mi?
- Ben sorumluluğumu inkâr etmiyorum ki? . Tersine bunu, her yaşamdan – yazmaya, yazmadan –yaşama uzaklaşıp yakınlaşmalarımla, ayrılıp birleşmelerimle, ‘devamlılığım sağ mı- ölümü’ ölçeğiyle değerlendirmeden; yazarken dolup taştığım gibi, yazmadan yaşamaya başladığımda da ‘yaşarken bıraktığım nokta mı güzel, şimdi mi? ’ diye düşünmeksizin ‘yaşamla dolup taşıyor muyum’ tasımına girmeden, ‘yaşamda yaşama sürükleniyor muyum’ diye sormayarak yapıyorum. Yani.. Yazmak ve yaşamak bölünmüş yaşamsallıktan sıyrılarak, iç içe geçip sarmaşıklaşmış oluyor.
- Hım! Bir bakıma, birbirinden beslenen iki değil tek bir yaşama örnek olmak bakımından uygun bir benzetme.
- Çok uygun bir benzetme, evet! Düşündüm –yaptım –yaşadım –yazdım diyagramında yükselen değerler prototipime uyum sağlayan yeşil filiz, bir sarmaşık olarak görünüyor işte..
- Peki bu belirlenim noktasında uzarken, nereye tutunup, sarınacak?
- Yaşamın anlam ve önemine tabii ki.
- Bir de amaçlarına galiba.
- Elbette.
- Amaçlılığa.
- Tabii ki. Çok doğru.
- Gerçi çok aşağısında da değil ya.
- Eh!
- Hep yaptığım gibi yapmaya devam edeyim o halde. Sürdüreyim yaşamı ve tartışmayı.
- Evet..
- ‘Ben’ için hayatın anlamı nedir meselâ?
- ‘Ben’ im için hayatın anlamı: yaşıyor olmak.
- Bu kadar mı?
- Bu kadar yetmez mi?
- Yaşıyor olmak, başlangıç mı son mu bu anlamlılıkta?
- İster son olsun isterse baş, fark etmez.
- Yani her iki yana yönelik bir işaret gibi mi bu ‘Benim’ kisi?
- Öyle.
- ‘Ben’ de bu işaretin ortasında mı?
- Evet. Tam ortasında.
- Yaşıyor her şey olabilir, bir şeylerin olması için de yaşıyor olmalı. Oldukça güçlü bir anlamlılık oldu bu.
- Hıh-Hı! Sarmaşığım iyice sarmalanıyor hissediyorum. Tabii bazen güçsüzleşebilir bu anlam bile.
- Meselâ! ?
- “Hay allah yaşıyorum şimdi her şey olabilir! ” diye düşünülürse.
- Ama bu mümkün değil. Hiçbir şeyin olmaması için yaşamının durması gerekir.
- Gayet tabii. Ama “hay allah yaşam durdurulamıyor”, diye düşünülürse?
- Ee ne olur o zaman?
- Ya da.. “Kahretsin hiçbir şey olmuyor! Neden yaşıyorum ki? ”
- Bir şeyler olsun diye bekleyerek yaşar o zamanda.
- Bu da çok anlamsız. Neden bekliyor?
- Neden beklesin?
- Hıh! Doğrusu beklememeli, yaşamaya bakmalı.
- ‘Ben’ en çok hangi anlarda anlamlı bulur yaşamı bilemiyorum. Meselâ sevildiğini hissettiğin de mi, küçümseyen bakışlarla karşılaştığında mı?
- Sevildiğinde.
- İnsan kardeşleriyle olumlu ilişkiler kurduğunda mı, yalnız kalınca mı?
- Olumlu ilişkilerde.
- Uzun süren yalnızlığında mı, hiç sıkılmadığında mı?
- Hiç sıkılmadığında tabii ki.
- Peki, iş güç bulamadığında mı, vicdanı sızladığında mı?
- Vicdanı sızladığında.
- Çok ciddi beklentilere girmediğinde mi, yarış ve kaybetme heyecanına kapıldığında mı?
- Heyecana kapıldığında.
- Başarı – başarısızlık terazisine binmediğinde mi, yoksa tersi durumda mı?
- Tersi durumda.
- Tersi durum ne peki?
- Binmek.
- Ya bindirilmek ise tersi?
- Ooo. O zaman anlam kaybolur işte.
- Peki. O halde. ‘Ben’ için yaşam: yaşamın anlamı kaybolunca mı, anlamı olmadığında mı daha anlamlı?
- Ama olmaz ki! İkisi de aynı şey.
- Neden?
- Neden? Birinde kaybolan bir anlam var, diğerinde zaten yok.
- Zaten olmadığı için kaybolmuyor da.
- Aaa! Yok öyle bir şey. Bu doğru değil.
- Bak, Ben anlamı önüne almış. Beni izliyor. Birazdan çekip gidecek evine ve yine kalacak kendiyle baş başa. Ama başka bir anlam var ki arkasında o daima, ha bire iteliyor. Göremiyor o başka! Buna ne buyrulur?
- Bu söyleşi ‘Ben’ i baya sardı! Tuhaf bir mutluluk duygusu içindeyim. Bütün Dünya, bütün arzusuzluğuma rağmen öyle güzel, öyle görkemli bir tatlılığa bürünüyor ki gözümde.. ah keşke bütün insanlar bu mutluluğu tüm bilinçleriyle yaşarken tadabilse diyorum. Bunu tadamadan geçip gitmiş olanlarsa umarım bir yoksunluk duymuyorlardır. Umarım hepsi diledikleri huzura kavuşmuşlardır bulundukları sokakta. Sevgili ölüler. Ötedeki sevgili insan kardeşler. Şimdi bizim şu zamanımızda Siz ölü anlamı taşıyorsunuz. Belki Bizden sonra da, çok uzun zaman dilimlerinde de bu anlayış ve inanış korunacak, ama Bence inanın ölmekle ölünmüş olunmuyor. Ölü kelimesinin bugünkü iç sızlatan anlamı bir gün gelecek, gelecekteki bir gün o, çok daha farklı bir anlama bürünecek ve ‘akmak’ kelimesindeki hüzün kadar ancak saracak ki, akmak da kendince bir hüzün taşır; düşünüyorum ki yine de hiç bugünkü kadar yaşarken ölünmüş olunmayacak gelecekte.

(20. Şarkı) [Orestea Üçlemesinden - Kassandra'nın ağıtı]

Ey mutlu bülbül, Şarkılar söyleyen.
Tanrıların hediyesi sana güzel tüyler.
Ey mutlu bülbül, şarkılar söyleyen,
Tanrıların hediyesi sana gözyaşsız tatlı bir hayat.
Benim sonumsa iki yanı keskin bir baltanın ucunda.
Ey acılar!
Baştan başa yok olmuş kentin acıları.
Babamın adakları Turuva’ nın duvarlarına,
kurban verilen hayvanlar,
hiçbiri engel olamadı başına gelenlere şehrin.
Ve ben de sıcak bir rüzgâr misâli yakında karışacağım, toza toprağa.

29 ocak’04 – 08:14

- Yeni bir uyanış sonrası, bilyelerimi toplayıp, oyuna kaldığım yerden, devam ediyorum. Kaldığım yerden… oyuna… devam… kelimelerin yönetiminde, iktidarı elden bırakmayarak, ilk atışı yapmaya hazır: Hazır uyanışla beraber açığa çıkacak yeni konuyu gözlüyorum; başını topraktan çıkaran, yeşil filize diktim gözümü. Karşımda duran yeşil ışıltı, yeşil şimşek çakımı, yeşil uğultusu yeni günün… yeni uyanış sonrası… kelimeler: başa dönüş cümlesi: başka: başkaca: bilinene benzemeyen: her zamankinden değişik olan: her zamanki olmayan: ayrı: öteki… özge… bundan başka ne olarak? ayrıca… başkalaşım… benzemezlik… Her dilin kendine özgü bir felsefesi varmış. Allahallah!

09 ocak’03 – 16:05

- Oyunun kuralı ne? Bulunduğum noktada, her zaman iç gerilimi yaratmayı başaran bir sorudur bu. Midem bulanır, kendimi kavrulmuş hissederim.. Yanmış, kavrulmuş: Oyunun Kuralı Ne? Her oyunun bir kuralı vardır değil mi ya!
Bu da bir oyunsa olması gerek. Bunun da bir oyun olması muhtemelse eğer, bir kuralı da olması gerekir tabi.
Bir kuralı olmalı; oynamanın bir kuralı olmalı; bütün oyunları oynamanın kuralları olduğu gibi. Yaşamı oynamanın da kuralları olmalı, yaşamın oyun olması muhtemelse eğer.. Yaşamın bir oyun olduğu muhtemel mi? Yani olası mı?
Bu gerçek ancak yaşamın sonunda görülebilir.. Şimdi açıklanamaz.

01 şubat’04 – 10:01

- Üstüne çok düşerek yoruyor, uzaklaştırıyorum belki ama, yalnız Seni böyle sevebilir, yalnız Sana coşkuyla sokulabilirim. Sana tutkuyla bağlandığımı görüyorsun. Bunun müthiş bir deneyim olduğu ortada. Harika tatlar alıyorum, içine bal karışmış sanki. Beni de ekle karışımına, yoğur Beni terinle. Benim en değerli varlığımsın! Bunu hissetmek bile öyle bir haz ki… Sen padişahım ol, cariyelerinden biri yap Beni, ve gecelerinden en azından birini, paylaş benimle.
- Kelimeler yönlendirebilir mi duyguları?
- Yönlendirebilmeli bence! Ama bu düşüncemin de değişmesi zorunlu hale geliyor giderek.
- Bitirmeli miyim?
- Bitirmeliyim…
- Evet.. Bu, her ne kadar heyecanlandıran ve her ne kadar motive eden bir çaba da olsa, bir taraf hiç katılmıyorsa, hiç istek ve arzu taşmıyorsa Benliğinden; paylaşmak istemiyorsa artık, devam ettirmeye çalışmanın ne esprisi var, ne mutluluk verir; ne de önemi var.

28 ekim’00 – 09:35

- ‘Dün Gece’ mi yoran sizi? Ah! Durun bir dakika, suçlu ‘Dün’ değil, ne de ‘Gece’. Suçlu: Suçsuzluğu her ikisinin de. Ah, Asi! İşte; Bu suçtan örülür güllerde, Cehennemi Gece yapan bize! ..
20 aralık’03 – 11:04

- Yaşam – Ev.. Ev Yaşamı – Yaşam Evi. Yaşamım Ev – Evim Yaşam. Evin – Yaşamı, Yaşamın – Evi; Yaşam –Evim, Ev – Yaşamım. Evdeki Yaşam – Yaşamdaki Ev, Yaşamımın – Evi, Evimin – Yaşamı, Evim ve Yaşamım, Yaşamım ve evim, Yaşamımdaki – Ev, Evimdeki – Yaşam. Yaşamımdaki – Evler, Evimdeki – Yaşamlar; Evlerimdeki – yaşamlar, Yaşamlarımdaki – Evler.. 5. gün bugün Seni terk edeli.. Terk edildin ya pek farkında olmayacaksın yakın günlerin sayısı 5 gün oldu; daha henüz sadece 5 gün! . 5 hafta sonra belki, hissedersin eksikliğimi, yoksunluk duymaya başlarsın belki 5 ay sonra; 5 yıl sonra ise iş işten geçmiş olur her şey adına. Uzaktı bedenin bedenimden, yakınlaşmaya çalışmıştım, an be an düşlerimde. Aradaki ölçülü-biçili duvarın öncelikle kırmadan en ince noktasından küçük incelikli gedikler açmaya alışmıştım. Anları biriktikçe evdeki- yaşamın yükseltiyordun örerek yeni Yaşamındaki –Evin sağlam Ay –rılık tuğlalarını. Evet bugün 5. gün sadece, sadece Ben biliyorum yine, sevdiğimi bildiğim gibi tıpkı,terk edildiğini tarafımdan. Kendi kendine Güvey –Gelin, Gelin –Güvey yaşamımdan ayrılıyorum avukatsız –celsesiz. Elim sende! Yolculuğum Senden artık uzaklara alabildiğine ve bulabildiğimce başka bambaşka tuzaklara..

27 ekim’01 – 09:39

- Şiirci geldi. Şiirci geldi hanım.. Yazılmış şiirlerim var ele güne karşı, taze soyulmuş el yapımı şiirlerim var! Şiirci geldi.. Son model betonarme bol sulu, ekşili tatlılı şiirlerim var.. Var mı tatmak, koklamak duymak, görmek isteyen.. Beş duyuya yönelik şiirler bunlar: Tatmak isteyene gösterilir, görmek isteyene koklatılır, koklayana dokundurulur, dokunana duyurulu, duyan gelsin.. yenir yutulur şiirlerim var hanım. Yeni çağın şiirleri bunlar. Dostu düşman, düşmanı dost yapan; dostu dost, düşmanı düşman; tost tost, hamburger burger bakan şiirler bunlar, ayran ayran akan şiirler bunlar! Gören görünen şiirler bunlar; Sevincini belli eden, öfkesini bastıran şiirler bunlar. Edepli şiirlerim var hanım. Kavgasız gürültüsüz sakin şiirler bunlar.. Şiirci geldi..

27 ağustos’03 – 21:35:55

(21. Şarkı)

Yorgunluğuna bir demli Çay çiçeğim, Açıyorum burcunda dalının. Çek bir yudum salınsın, kırmızı gülünün yaprağına sarılsın. Bana mutluluk vereceğini düşündüğüm şeyi arıyorum. Beni mutlu edecek şekilde bulacağıma inandırıp ektim kendimi, biçeceğim! Açıyor burcunda dalım, çek gönderine salın, bu yoldan geçeni varın kırmızılı gülden yaprağıma sarın..

10 ocak’04 – 00:14

- Kendi gerçek duygumu arıyorum. Her an, her gün; ay ve yıl. Neyse o olmayı sürdüren duygumu. Ben ve O olmayı aynı samanlıkta var kılmayı ve bu varlığın duygusunu arıyorum. Sözlerim saçma sapan gelebilir. İlk ağızda söylene gelen cümleler gibi dursalar bile ve belki de öyleler gerçekten: İlk ağızda söyleniveren cümleler bunlar büyük olasılıkla. Ama yine de temellerinde gömülü duran güncelliklerin fosilleşmiş tortularıdır ki çok kalındır; koyudur o yüzden yazıma vuran gölgeleri. Kendi duygumu arıyorum; evet. Salt Ben olan, Benden olan; katışıksız duygumu; yalın duygumu arıyorum. Asıl olan budur. Ne olursa olsun; kim ne derse desin, kimler ne yaparlarsa yapsın, asıl olan budur: Kendi Duygumuz: ‘Kendimin Duygusu’. Bana diyor ki; daima ama: Aşksın Sen.. aşksın! Evet, bu nedenle yürüyorum, dönüşümlerim Sana doğru yeniden.. hep yeniden. Gerçek duygum öyle karıştı ki pek çok öze bulaşarak, yine yeni bir öz oldu içim, Sensizliğin boşluğuna örüyor, ince ince; nakış nakış; ne, nasıl, niçin, neden bilmeden; nereye varacağımı her bir parçada, Sen gülümsüyorsun taze taze ilmiklerimden. Zorunda değildik ikimizde yan yana bırakmaya iki aynayı, dünyayı gösteren. Sende dünya kocaman pırıl pırıl, doğan Güneşe bakarken, Bende dünya’ yı gümüş Ay’ la süslüyor. Zorunda değildik peşi sıra sürmeye gediklisi olduğumuz doyumsuzluğumuzu Leylâ’ larımızın saçlarına perçem perçem. Tek zorunluluğumuz anmaktı taşta yazıtı olan adı. Arıyorum uykumun beşiğindeyken; uykumun eşiğinde görünüyor siluetin; okşuyor avuçların, göz kapaklarıma küçük dokunuşlarda aşkın öpüşlerin, öyle içten sımsıcak sarıyor ki göğüslerimden sütüm akıyor ve anlıyorum.. Bizim için en doğrusunun ne olduğunu..

02 şubat’04 – 00:43

- İyi bir deneydi. Elimden geleni yaptım. Çok uğraştım ama değmedi. Nezaket ve iyi niyetini koruyarak yardım ettiğin için sağ ol… Eh, bu da ‘sevebilir’ liğini gösteriyor. Her ne kadar Bana karşı aşk, arzu gibi şeyler duymuyor olsan da… bu Seni duyarsız yapmaz. İnanıyorum ki Senin de potansiyel bir aşk gücün var ama, (+) artık Beni Senin dışında tutacağım… Seni tanıyıp anlamam Bence ilginç şeylere vesile oldu. Gerçekten. Evet.. Olmaya da devam edecek kuşkusuz. Ama Senin haberin olmayabilir ya da… olur bir şekilde. Merak edersen ararsın... diğer önemli her şey gibi… Bense Seni bir daha arayıp, rahatsız etmeyeceğimi deklare ediyorum… Nedenine gelince: Başından sonuna tutarlı bir bütün oluşturma çabam. 2003 de mesajla açılan perde, 2004 de mesajla… kapanır ve.. Alkış! Şimdi bu mesajı gönderdiğim an, geri dönüş sayımı başlamış olacak uzayın derinliklerine yolladığım, Aşk Yolcusu’ nun. Dönülmez akşamın ufkundayız.. vakit çok geç. Geri dönüş yolculuğunun başlamasının geri sayımları… Bu son fasıldır ey gönlüm.. nasıl geçersen geç! 10,9,8,7,6,5,4,3,2,1, Bu son fasıldır ey gönlüm.. Ateş! Bugünün dünü bugünün bugünü. Dış dünya yok. Sessizlik var. Koyu, yoğun bir sessizlik. Saat 01:06’ yı gösteriyorken, yerel bayramlarımızdan birine girmekteyken, sabahında bu gecenin.. söz veremiyorum, ve şaşkınlık içindeyim. Artık aramamak olabilir mi? Hayatıma hiç girmemiş gibi çıkarıp atabilir miyim? Nasıl? Geçmişin oluşturma biçimi de böyle değil miydi? İşimize aramayanları çıkarıp atıvermedik mi hep? Sonra? Sonrası yok! Sonrası bugünün sessizliği, koyu ve yoğun sessizliği… işte hepsi bu! Benim dilim Beni yönetmiyor. Bu çok açık. Düşünce zincirim koptu mu yoksa? Şuan kimseyi rahatsız etmeden, bir süreci tek başına yaşayarak, bu güçlükten sıyrılmayı deneyeceğim. İşte bir deney ortamı. Mikifare, deney kutusunun içine, gönülsüzce sokuluyor. Ne yaptığımın az biraz farkına varır gibi…..ydim… İşte Kendi Bilincimle ve ön hazırlıksız, dalıyorum karanlığa… yeniden. İnsanın İnsansızlığı Noktası. İin! İin! İin!

04 ocak’00 – 17:48

- Sanat kendini paylaşmaktır dostum. Kendini vermektir kendine ve kendinden, kendiliğinden yoksun olanlara. Parça parça bölüştürüp etinden, kanından, canından sunmaktır aç ölü yiyicilere. Kartal, kuzgun, şahin ruhlardaki kötücüllüğün eksikliğini gidermeye çalışıp, doyurmak, dengelemektir biraz da olsa yaşamsal doğasını insanın. Karanlık odamda çektiğim bir ‘İlk Düş’ fotoğrafım vardı şimdi tam zamanı paylaşmanın.. Yaşam gerçekten çok ilginç, en azından düşlerde. Yer altı: Os.Tahtezzemin, Fr.Souterrain [sutErrEn] Yasaklarla yasaklanmış olan etkinliklerin gerçekleştirildiği yer. Bu gibi etkinliklere ‘Yer Altı Etkinlikleri’ denir. Os.Faaliyeti gayri meşrua, Fr.Activité souterrain Bu anlamda yasalara aykırı deyimiyle anlamdaştır. İnsan birden bire zenginleşiverse bir gün içinde, şu yeryüzünde bir cennet mekân yaratıp içine de ne kadar muhtaç, yoksul varsa doldurup mutlu olmalarını sağlayacak kadar meselâ; o soğuktan ve açlıktan sokaklarda perişan olan, dilenen; yoksul, işsiz güçsüz, sakat ve ayyaşları mutlu edebilir mi? Onların mucize beklentileri bu mudur gerçekten? Ne bileyim işte, birden bire aklıma geliverdiğinde bu düşünce, beraberinde, eğer bir şey istenir dilenirse gerçekten olmaması için bir nedenin bulunmadığını da düşündürüyor ister istemez ve keşke olsa, denemeye değer doğrusu, en azından onlardaki insani değişime, farklılaşmaya, hayretlerine tanık olmak oldukça ilginç olurdu diye geçiriyorum aklımdan. Bunu düşleyen, kurgulayan ben olduğum halde benim için bile şaşırtıcı olurdu mutlaka diye düşünüyorum. Çünkü insan düşler kurabilir ama gerçekleşebileceğini pek düşünmeden yapar bunu. Öncelikle kendine inanmadığından belki kandıramaz bir bakıma kaderini. Uzun zaman önce her ihtimale karşı olumlu düşler kurmayı prensip edindim çünkü düşlerimi önemsiyordum. Bence geleceğin iyiliğini de kötülüğünü de bugünkü düşlerimizden yaratıyoruz yine. Mutluluk barışık yaşamaktır ya her şeyle, bir geceden gündüze geçiş kadar kısa bir gün ve bir anda oluşuveriyor gibi görünen her şeyi kurgulayan biri var ve o da bizden başkası olmasa gerek diye düşünüyorum kendimle barışarak ve eğer bu mimari yapıyı, bu Sanat Abidesini en azından düşleyerek kurmaya başlamazsam bugün, hiçbir yere varamayacağımı görüyorum gayri ihtiyari. İlerdeki günlerde yaşamların her biri örnek olacak kendimize, capcanlı birer kanıt olarak.. diyordu ya hani o büyük akıl, bir gün mutlak yeşereceklerine inanıp toprağımıza her ihtimale karşı iyi niyet tohumları ekmeyi ihmal etmemeliyiz.. diyebiliyorum Ben de. Evet.. Bir gün mutlaka yeşerip büyüyen ormanlarımız olacak bizim de, ‘İyi Dilekler Ormanı’. Bizim Beyoğlu caddesindeyim. Artık mahallem olan o büyük Beyoğlu caddesinde. Her zamanki kalabalığın içinde bir gündüz vakti, tam Beyoğlu’ nun Tramvay hattı geçen orta yerinden Galatasaray istikametine doğru yükselen bir merdivenden yukarıya doğru tırmanırcasına çıkıyorum. Hayretle bakıyor insan oğulları, kızları, çoluk çocuk genç yaşlı, göğe doğru yükselen bana ve bu merdivene. Bir süre yükseldikten sonra geri dönüp bir kaydıraktan süzülürcesine bırakıveriyorum kendimi ve insanların seviyesine iniyorum tekrar. En az çocukluğumun Karaalioğlu parkındaki kaydıraktan kayış günlerimdeki neşesiyle dopdoluyken etrafımı sarıyor kalabalık, bir halka oluşuyor halktan. Minicik bir top var parmağımın ucunda tutuğum, dikkat edin diye sesleniyorum insanlara: Dikkât edin! Açılıyor kalabalık iki kanat halinde istiklâl caddesinin tünel tarafına doğru, elimdeki o neredeyse görünmez minicik topu, bowling sahasına fırlatırmış gibi fırlatıyorum, top uçarcasına süzülüp arkasında bir renk cümbüşü bırakarak gözden kaybolurken bütün binaların duvarları yerler dahil bin bir renge bürünüyor ve insanlar bir kez daha hayretler içinde bakakalıyor bir illüzyonist sanarak beni. O sıra kalabalığın içinden birinin güldüğünü görüyorum gevrek gevrek. Keh! Keh! Keh! İlginç, oldukça yaşlı tonton bir adam bu, hali tavrı Einstein’ ı anımsatıyor. Neden gülüyorsunuz? diye soruyorum, o da eliyle bana gel işareti yapıyor. Yanına gidiyorum. Caddenin ortasında duran bir yeraltı kapağını gösteriyor ve hiçbir güç harcamadan kaldırıyor kapağı, kapak bir yeraltı deliğine açılıyor. İhtiyar delikanlı içeri davet ediyor beni. Etrafımızdaki şaşkın halkın bakışları altında ben öne geçiyorum o arkamdan içeri adım atıyoruz delikten. Adımımı atar atmaz, gökyüzünden yeryüzüne doğru inen bir başka merdivenin ilk basamaklarında durduğumuzu ve yer altının aşağısındaki derinliklerde bulunan başka bir yüzeye doğru inmekte olduğumuzu fark ediyorum. Aşağıya yine kayar gibi iniyoruz bu kez o ve Ben. Kayarken gözümü tepemize çevirdiğimde, indiğimiz delik dairenin ufalarak uzaklaşmasını ve gökyüzünde bir görünmezlik olup kayboluşunu izliyorum. Bu kez şaşkınlığı yaşayan Ben oluyorum. İnerek geldiğimiz bu yere bakıyorum hayretle ve neler olup bittiğini anlamaya çalışıyorum. Burası, geride bırakarak indiğimiz yerden farklı olmamakla beraber bambaşka bir ışık içinde. Bağlantıyı, mantıksal bağlantıyı kurmaya çalışırken, karanlık odama geri dönüyorum. Hemen düşümün ana mantığını arıyorum, ister istemez.. Tabii, diyorum, bu bir fotoğraf değil bir film olurdu ancak. Düşlemimde üst, orta ve alt olmak üzere üçe bölünen bir dünya tasarımı var. İlk hareketim ortadaki yani bugünkü gerçek yaşanan yer ve zamanda başlıyor. Elimde görmüş olduğum minik ‘top’ bir üst zaman olan geleceğe yönelik hareketimi yaratıyor. Bu da, yaşamı yukarı çıkış metaforu ve geri dönüşlerle, dönüşüp dönüştüren renkli, çocuksu bir oyun gibi. Devamında ise bir bilim adamı imgesi ile alt dünyaya inişim farklı bir gerçeğe yöneltiyor yaşamımı ve Oyun Gibi’ likten çıkarak alabildiğine şaşırtan görünüşlerle heyecanlandırıyor. Sonunda da tam en can alıcı oluşumlar noktasındayken baş başa kalıyorum düş odamda kendimle.. Buradaki üç ayrı unsur da dikkat çekici bana göre.. Önce alt dünyaya inerken orta dünyadan tamamen uzaklaşmamız bizi şaşırtır. Dikkat edilince de pek farkı olmayışına şaşırılır sonrada. Böylelikle zihinsel alanda bir farklılık beklentimiz olduğu çıkıyor ortaya. Bu beklentiyi de ışık oyunundan ibaret değişimlerle karşılamaya yöneliyorum. Sanki bütün olup biten ve bütün olup bitecekler birer ışık oyunudur. İnsanın geleceği uzaysal gelecekte değil alt dünyayı temsilen, geçmişin gelecek olması fikriyle, bütün heyecanı ve hayreti odaklayacak düşlerdeydi belki de..

06 ağustos’04 – 12:03:27

- Elimdeki ‘Minik Top’ ise ‘Leptop’ yani bilgisayarım, Gezgindi!

07 ağustos’03 – 00:33:45

(22. Şarkı)

Pencereden uçan kuşum, Ayrılığı bir kör örmüş. Kıskanır göz bende Seni, sayrılığı bir kör örmüş. Kukumav yıl beklemişim ayrılığın ötüşüyle, görsem bir yol sarsam bir kol, sayrılığım geçer diye.. Ne mendireklerde yuvam, ne de aşkın bakışında. Değer zamanın direği ince bir bel nakşında. Kışın uçmam pencerenden sorma Beni, yorma Seni.. Kız bul evlen tez yörenden Beni uçur, göçert teni.. İş bu evvel akışında...

03 şubat’04 – 02:03

- Büyük kriz! Son derece ağır travmalardan oluşan, aşırı yüksek duygu patlamalarından sarsılma, yıpranma,yorgun düşme… daha doğrusu, kurgulanan yaşam sonrası boşluk: beyaz: bir ölü gibi; tipik bir ölü. Akıllı insan kendi kendinin ereğidir. Düşünüyorum öyleyse varım; bin altın düşünüyorum, öyleyse bin altınım nerede? Teorim, ilkinde Seni Bana getiren, ikincisinde Beni Sana getirdiğine göre, üçüncüsünde Biz yapar. Puf! Senden Beni mutlu etmeni beklemiyorum, aslında.. sadece, yanımda ol, Benle dur, Benle yaşa, bu mutluluk vermezse de vermesin,.. Allah kahretsin! Mutluluk beklentisinde oldum da ne oldu, ne geçti elime? Evet. Belki de. Aslında. Tüm beklentim. Beni mutsuz edecek kişiyi bulmak! Aşkım! Ne olur bizimle ol! Rolünü bir kez daha gözden geçir; okudukça içine alıyor inan ki! Belki başka sürprizlere gebe.. bir şans tanı n’olur! Dili garip geliyor ilk etapta; buruk bir tadı var insana dair; İnsanın İnsansızlığı Noktası’ ndaki duruşumuza bakacağız; gel, birlikte deneyelim. Senin de içinde, tıpkı Benimki gibi, hatta çok daha büyük coşkular sezdiğim için, özellikle, ısrar ediyorum; bu davranışımla, ilkel yıllarımdaki hataları tekrarlamaktan korkuyorum öncelikle; bu da bir başka sınav; başka bir öğrenme süreci. Sen, Ben ve O oluş, özerktir. Biz, Siz ve Onlar, gruplaşmış özerklerdir, paylaşmak isteyen… Paylaşmak istemek? Çıh! Çıh! Çıh! Yazık, karşılıklı etkiler sihrini yine yaratamıyorum! Beni nasıl daha çok mutsuz edebilirim.. Merak ediyorum. Fazlasıyla kibarsın, bu da Beni Sana daha çok bağladı. Senden caymam en zoru gerektiriyor kısaca. Sonraki etkileşimi önceki etkileşime gönderen bu izler, yansıma olayımın belli bir biçimi. Bu izler, öncekileri etkileyen ve iz olarak kalan bir mıknatıslanma. Algılarken düşün ve algılarının sınırını aş. Duyumsal algıların varsa tabii.

05 şubat’04 – 17:23

- An ilerliyor. Süre azalıyor. Ama, hızlı olmaya çalışmayacağım. Ben, zaten, zamanın çok ilerisinde ve çok gerisinde ve şu anda duran. Zaman dışı. Sessizlik var. Güzel bir ses-s-izlik. Kafa derisini kaşıyan tırnakların çıkardığı sesin dışında, ve asansör kapısının açılıp kapanma sesinin dışında, hiçbir şey… Nereye varacağım? Kalemin ışıltısının yansımaları ve çarpışan göz objelerine dokunuşu titreşimsel. Silgi, çikolata karesi, fındık kâsesi, kalemlik, vazo, solgun ve sarı, kuru çiçeklerle… sol el… kafanın içinde.. karıştırıyor.. saçlar; saç dibi: kırt kırt kaşıma, yoklama. Kafa derisi; saç kökleri; ince bir yağ tabakası; dalgalı, saçlar.. arasında… sızlamalarını kulaçlıyor.. Boğulmadan bir kıyıya ulaşmak... sevdam.. tek sevdam! .. Bir kıyı, bir yudum ılık çay, fikriyle, sol el tırnak dibi doluyor, saç kökü kırıntısı ve kımıl kımıl bir koku… bildik, tanıdık; o bir sesi olanın kokusu.. yayılıyor.. hava dalgalarıyla nefes borusundan akciğere… kapsıyor, kapsanıyor.. Bir kabım var; kabinim olan, kabım olan bir kabin.. kapağım aralanıyor.. ince bir sızlama sıralanıyor: zızzzzzzz, ince bir ötüş, ziiiiizzzzzzzz.. kalkıp tuvalet rezervuar musluğunu açıp kapıyorum. Sessizlik. Bu kez trampet vuruşları geliyor defterden, trap, trap, trap, kaleme dönüş.. tekrar.. kelimelerden eve, o harfler yuvasına, kalp ağızda hafifçe sızıp, kayboluyor… ardında, açık bir kapak… ve sonsuz bir evren… bırak… ara… k…

04 ağustos’04 – 14:29:37

- Benim ihtiyacım olan şey insanlarda. Onlardan bana geçmesi gereken bir takım şeyler var Uyku. Ama bir güçlükle karşı karşıyayız dedi Rüzgâr.

16 şubat’04 – 01:04

- Daha nice yeni başlangıç, Ve her zaman cesaret diliyorum… Ve… tekrar yüreğine sağlık. Cümlemiz için amin! Hayırdır? Ne oldu? Temas. Kime? Tenine. Kimin? Diriminin. O kim? Biliyorsun ben yabancıyım. Herkesi tanımıyorum. O canlılığın… ve Sen onu çok iyi biliyorsun. Yabancın değil ki o. Herkesi Sende yansıtıyor. Umarım… Seni kıramadım. N’aapiim eski dostum. Eski dostun olduğum için çok şanslı hissedeceğim kendimi daima. Ben de. Evet. O canlılığımda, O tenimde, O Bende, O Benliğimde, Benimle birlikte yaratılan her yürekte, hem uzak değil, hem de yabancı. Beni diğerlerinde diğerlerini Bende yansıtan. Nedir acaba? Kim bilebilir? Nedir, ne değildir? Sevgi… Her şeyi bir kılan.. sevgi… Seni Ben, Beni Diğerleri, siyahı beyaz, kötüyü iyi kılan sevgi… ve Ben sevginin kendisiyim… Duyguları kelimeler yönlendirir. Duygumun değişimini şu kelimeden çağıracağım: ‘Gece’. Ve bilmemi sağlayacak Ben gerçekten ne değilim, boş, karanlık, görüş alanı için. Bence kelimeleri duygular yönlendirir. Ve senin gecelerin olmaz… çünkü Sen ışıksın, etrafını aydınlatan. Işıktım belki zamanın bir yerinde, haritadan etraf aydındı patlamadan bir an önce… şimdi karaltıdan toz bulutu hecem… gecem… bulmaya yöneltti tenini Bana… okşatan. Hiç sönmeyecek güneş misali, Ve güneşin kendisinde, karanlığın lâfı olmaz, Sen ışıksın hiç sönmeyecek. Pardon? Rahatsız ediyorum, Sen ışıksın Ben nur’um. Nur nedir bilir misin? İyi ‘gece’ ler. Yanıt verme ama düşün: ‘Gece’ kelimesi bilmeyi sağlayacaktı… NightVision olarak. Bu, aydınlığın büyük ölçüde sınırlanması durumunda, canlının gösterdiği görme gücüdür. İşte güven, Şefkat, Sadakat, Masumiyet, Mahremiyet, Fedakarlık, Sevecenlik, İstirahat, Dostluk, Dayanışma, Barış, Sağlık, Metanet, Seni seviyorum, Doyum, Duyum, Tanzim, Uğur, Saygı, Daha, Nice, Kelime. Mesajı aldım. ‘Sessiz’liği tercih ediyorum. Yarına kadar Sen Bana Ben uykuya coşkuluyken şu annn! . İki yaşam, biri diğerini yadsıyan iki Ay’ lı yaşam… Tepemde durmadan tepinen bir su aygırı yaşıyor! Adı bu suaygırının: Su Ay Gırı. Talim ve terbiye edilmemiş. Kendi ormanında sanan: ormanındaki yeşil nehir’ inde onun: çimdiğini sanan bu hayvansının silahını kim temizleyecek?

25 şubat’04 – 15:38

- Karmaşadan doğacak olan her şey.. Yani.. Bu görünen.. bütün bu karmaşa.. yoğuruyor yeni zamanların görsel izlencelerini. Payımıza düşen sorumluluk: Farkındalığı arttıracak duyumlar yaratmak.

06 ocak’04 – 01:48

- Sekizle Başlıyoruz. 8=> Çalışma- sabır ve sebat sayesinde başarı; bol para geleceğine işaret eder. Ayrıca, toplum ilişkilerinde başarıyı gösterir. İlginç durumlar olabilir sekiz vakit içinde. Başkaca: Ciddi –sabırlı –sebatlı –çalışkan –hırslı –başarılı –önemli.. Biri.. Kim bu? Kaybolan Mavi Renkli Kurşun Kalem! Neye bağlanacağını iyi bil demişler, seçimini ona göre yaparsın.

05 mayıs’00 – 22:50

- Yaşamda neyi korumaya aldım ki Ben bugüne kadar? Hangi duygumu? Hangi sevgimi? ! Er geç bir patlama bekliyordum ama bu da çok ani oldu be! İyisi mi biraz geri sarayım şu anı.

31 temmuz’04 – 06:14:36

- Cumartesi: 4. E T A P Beni tahrik ettin => 03:21’ den bu saate kadar sadece Seni düşündüm. Söz, düşünce, ses ve gülüş bileşken muhteşem bir duyum verdi ve işte dayanamayıp, Senle paylaşmam gerektiğini düşünerek yazıyorum. Bence bunu bilmek hakkındı, çünkü Sana ait duyumların etkisiyle oluşacaktı bundan sonraki her şey. ‘Ben’ in yaşamının düşünce dizgesi, birkaç düşsel katkıda bulunmaktı. ‘Ben’ i anlaman çok zor değildi Yavuz. Önemli olan şu an: ‘Anköpeğin’ dim’.. Gizlice çalınmış bir an köpeği! Gizemle dokunur yollarında gecenin, engindeki kollara sızan coşkusu; Suyum, okyanusa havlar kavuşmam, şu an önemli: An köpeğinim! İnleten sırnaşık sessizliğinde, Çaresize çalınır son şarkılarım; Gündüzün gözüne giren incelik, kumsaldan soyunuk gönlüne girer.. gizlice an, köpeğinim şu an, ani yakalamak önemli olan! Kemik arama yarışı favorisiyim güven Bana. Kaybetmedim, kaybetmem hiç bir varışı, girmedimse de henüz kulvara.

05 mayıs’00 – 22:50

- Ne diyordum?
- Hah! Evet. Her şeyi elimin altında hissediyorum biliyor musun?
- Her şeyi mi? Ortada bir bardak rakıdan başka ne var ki?
- Yahu ben sana her şey elimin altında diyorsam elimin altındadır. Göremiyorsan ben n’apiim senle!
- Bak dostum, gece henüz yeni başlıyor ve sen iki kadehle böyle coşkulu söylevler çekmeye başlayacaksan dört beş kadehten sonra imparator bile olursun! Haydi içelim!
- İçelim! .. Şerefe!
- Neyin şerefine?
- .. Ulan! Bir şey diyecektim ama haydi neyse yine şanslısın vazgeçtim. Şeref diyorsam şereftir be ağabeycim, Şeref! Şerefine içiyorum işte o kadar!
- Pekâlâ haydi öyle olsun. Bu gece ay yeni doğuyor ya sen de bi hoşsun yani!
- Arıyorum arıyorum cevap yok namussuzun telefonundan! Anam avradım olsun kıracam şimdi telefonu!
- Boş ver be abii! İşi gücü vardır yarın ulaşırsın.
- Yarını var mı bunun be, yarını var mı! Şu an ona ulaşamayacaksam sevmemin ne anlamı kalır be! Şu teknolojinin de içine edeyim ben be!
- Boş veer! Bırak Sen teknolojiyi meknolojiyi de şu elinin altında olanı anlat, neymiş merak ettim.
- Haa! .. Evet ya. Her şeyi elimin altında hissediyorum.
- Neyi meselâ?
- Şan, şöhret, ün, para, mevkî..
- Nasıl ya?
- Nasılı var mı ağabeycim, hepsi elimin altında işte. Şöyle bi uzatsam kapsama alanıma girer namussuzum! Sonra gelsin ye iç keyfine bak günleri!
- Ne diyorsun ya? Yahu! Çek kapsa allahıma!
- Yoo ya! Yok öyle yama! İşte işin en zevkli yönü de bu zaten. Onlar öyle ışığa gelen böcekler gibi dolanıp duracaklar pervane olup etrafımda Ben elimi bile sürmeden gelip şap! yapışacaklar üzerime. Bekliyorum. Kılım bile kımıldamıyor.
- Eh! Yani!
- Bu da sabır işi.
- Ya gelmezlerse?
- Gelcekler.. gelcekler.. tıppış tıpış gelcekler hem de..
- Yok be abi, onların gelceği filan yok Sen elini uzatıver hayrına. Bak hazır yakınında hissediyorken, hazır dalmışken karanlığa uzan kap bi tanesinin kellesini, bitir işi!
- Çıh!
- sEn vE bEn 2 ahbap çavuştuk bir sokağın karanlık kuytusuna kurulmuş. Yaktığım ateşin çemberinde hem demlenip hem konuşurken bir patlama, büyük bir infilâk gibi duracaktık gerçekleşmesi beklenen. Yani pes doğrusu. Bu kadar dürüst olmak zorunda mıydım? Ama n’apiim? Elimden başka türlüsü gelmiyordu abi! Vallahi de billâhi de inanılmazdım biliyor muydun? Dünyada tek kalmış bir örnekten başka bir şey değildim. Bir numuneydim Sen de Ben! Beni hâlâ bu kaldırımdan kaldırıp müzeye niye komazlardı şaşardın. Demek derdin henüz kimse anlamıyor ‘Ben’ im değerimi.
- Sağol ya çok ümit verdin. Teşekkürederim.

27 şubat’04 – 11:50

(23. Şarkı) [Bir Ortak Çalışma]

Bırak hüznünü bırak, çık sokağa. Yağan bu yağmurda, ıslan donuna kadar; Dolaş babam dolaş, dünkü bu vakit, aynı yerde, ama bu sefer, farklı senle!

31 ekim’03 – 00:49:23

- Gönül çalamazsan aşkın sazını, ne perdeye dokun, ne teli incit; eğer çekemezsen gülün nazını, ne dikene dokun, ne gülü incit… [Bu bir alıntıdır]

08 aralık’03 – 23:21:07

- Ah! diyordu şair, yollara çıkmak lazım şimdi… geride tükenmez krizler, nafile rutinler, virane ilişkiler bırakarak, yelkenleri şişirmek lazım… Doldurup bavula ertelenmiş coşkuları, rüzgârları sırtlamak, martıların peşine düşüp, asfalt bilmez topraklara koşmak lazım… Serseri bir şişede, imzasız bir mektup olup, meçhul kıyılara vurmak lazım… Kış bastırdıkça baharın, izini sürmek lazım… Unutulmuş paslı bir hançer gibi çekilmek kınından ve yollar sürtündükçe yeniden, bilenip ışımak lazım… Ah! diyorum Ben de ah! Keşke! Nerede o günler! Gökten yıldız yağıyordur oralarda, dallar hazdan kırılıyordur, Şimdi uzaklarda olmak lazım, diyor ve çekip gidiyor!

30 kasım’03 – 08:08:37

- Günaydın. Saat 3’te güzel bir masaj ister misin rahatlaman için? ‘Evet, istiyorum’, dersen: mesaj yaz Bana, öptüm canım.

29 ağustos’03 – 11:31

- Ne Sen varsın ne Ben varım Biz aslında hiç olmadı.

10 mayıs’03 – 03:58:43

- Bana sormuştun ya hani: ‘Kiminle oynamak istersin? ’ ‘Kadın Sen ol’ der yüreğim…

03 mayıs’03 – 16:18:22

- Merhaba! Ben Richard…

? –?

- Sabır ve metanet aşkın gücüdür. Sakin ol.

01 ocak’04 –?

- İnsansılık… Şu dar çerçevenin içine yığılan görünüş… gerçek dışılığın korkuya boğan varlığı… Yine de Senden başkasına açılamam bu kadar… Seni arıyorum… üzgünüm… Kutsal Yazgı Taklitçisi… düşman saldırısına boyun eğmeyip, her çeşit araçla karşı koymaya çalışıyor, seven uzun mesafe yarışçısı… evde ve saydam.. İçerikleri içine alabilir herhangi bir şeyi anımsatmak ya da bir konumda uyarmak için yardımcı… ama karşılığı olmayan, ezbere okumalar… Kimim Ben? Sorular ve sorunlar… bitmeyen şarkısı aklın, alabildiğince, alabildiğine çeşitli, katışık, olası yeni bir şey yaratacak gibi aşırı tutkuyla ve çekinik, görkemli… ‘Sevmek’ sözcüğünden od çalıp ‘aşkı’ demledim, belki de suç işledim; oysa akılcılıkta ‘unutmak’ da vardı. Cezalandırılıp tahtaya, sözlüye kaldırıldım şu kaçıncı versiyonunda dersin. Sözcüklerimi ‘özgür’ olmaya eğitiyordum, yargı’lama’sınlar, ’vur’ma’sın ‘kır’ma’sınlar… Benlerin insansı görünüşüyle geçip ulaşırken, Sen olana, bulaştırırken Ben olanı. Karşıma koydum ‘sanki’ liği, inanıp, kanmaya gönülden… bıçak sırtı… ’kırılma’ ne olur, ne olur kırılma, ‘tehdit’siz aşk duyumum. ‘Tetiksiz! ’. ‘Savunmasız’, ‘Müfrezesiz’… ‘Sansürsüz! ’..

? –?

- Bir başlangıcın daha eşiğinde, adımı yazmadan önce bir an kapadım gözlerimi. Bu muydu gerçekten beşiğinden çıkaran Beni? Bu amaç uğruna mı göğüsleyecektim, yorgunluğunu akşamların? İşte aşk gibi koynundayım şimdi, güçtü bu denli sevmek ve daima. Ama değeceğine inanıp, zor yola vuruldum.. hiç üzmedi diyemeyeceğim bu Beni.

24 ocak’04 – 19:16:37

- Etil Alkol (Ch3Ca2Oh) ve Metil Eter (Ch3Och3)) moleküllerinin her ikisi de 1 oksijen 2 karbon ve 6 hidrojen atomu içermekle birlikte, bu atomlar, her iki birleşikte, farklı biçimde bağlanmıştır ve… hiçbir güç engel olmaz onların birleşmelerine… Tıpkı havadan oksijen(O2) alıp havaya karbondioksit (Co2) verişimizin kaçınılmaz olduğu gibi, kaçınılmaz.. dı bu ilişki de.

04 mart ‘ 04 – 23:03:48

- Düşünmemek düşünmek eylemidir. Mesaj yollamamak sessizliğin mesajıdır. Sessizlik düşünmenin kendisidir. Kısacası kısırlaşan bir döngüdür. Yenilikler de. Pardon, Nur. Pardon Nur. Düşünmeme ek düş eylemim: Yol almak ses ve iz mesafesinde. Gözde eş sızı üşüme endişesi. O kısa acı, o ısırgan sancı. Mesaj: Sır. Dönüş yeni ilklere. Pardon, Nur! Düşüme ek düş eylemim: Mesaj: Yollanmak. Sessizliğim de bir kanıttı. Es’in ılık düşün en endişesiz sılası. Kıskanç A kıskanç B ile hırlaşan bir on kadar C ile ‘Gurbet Yenikleri’ siniz… pardon... Nur... pardon.

? –?

- Sevgilim. Zamanım yetmeyecek farkındayım. Yavaşladım. Gözlerimi kapatıp saatlerce durmak… Görüş alanımın alabildiğine açılması, iç görüşümün tabii… geçmişi anımsatıyor.

? –?

- Tasarımın harika; teşekkürler!

? –?

- Biliyor musun, en masum öpüşmede dudakların tam 12 kası, dil de katılınca 17 kası çalışıyormuş… şehvetli bir öpüşme 600 kalori harcatırmış. Eee yani? Eee, Sen kaç kalori harcadın bu aralar?
- Kaç kalori eder bilmiyorum, hayat su gibi akıyor içtiğimiz kadar güzel öptüm.
- Sürprizler kalbe masajdır diyorlardı, Ben bu masajı şimdi aldım.

?

- Her şey yolunda mı? Çalışmalar, okul, dersler, babanın tansiyonu, annen, orası, Sen, Aşkların, iyi mi? miler? misin?
?

- Ben yalnızca seninle …… Sadece Seni ……... Sadece Sen istersen ………, istemediğin sürece Beni ………., elimden başka bir şey gelmez… bekleyeceğim..

?

- Aramızda kalsın, bu gece, geceye davet edildim. File çorap giymemi istedi. Aaaa! İyi mi, kötü mü? Sevineyim mi, Üzüleyim mi?

09 mart’04 – 21:07:49

- Bana mektup yazmaya başladın mı? Günaydın. Henüz kimseye yazma isteğim ve arzum yok ama, dün gece Seninle uyumayı arzuladım.

12 mart’04 – 09:21

- ‘Görmek’ ya da ‘Görmemek’, işte bütün mesele bu… mu gerçekten? Doğal yollardan oluşacaktı bu birleşme. Saydamsı görünüşüyle parıldamaya elverişli pürüzsüz yüzeyli ve yumuşak bir birleşme. Kendiliğin gücüyle oluşacaktı. Ama nasıl? Seni ve Beni bütünleştirici hareketlenmeler hep Benden Sana doğru gerçekleşirken Senden Bana doğru gelen herhangi bir doğal hareket görülmüyor. İşte yine Ben Sana gönderiliyorum. Geceye. Peki bu durumda Sen nasıl bir tepki vereceksin? Ben bu durumda nasıl davranmalıyım? İlgisiz mi durmalıyım? Yoksa görüşme talebimi tekrarlamalı mıyım? Artık başlangıçta olduğum kadar rahat ve fevri değilim. Hareketlerimi kontrol ediyor, düşüncelerimi perdeliyorum. Öyle bir duruş belirlemeliyim ki hiçbir insani güç tarafından asla engellenemez olsun, bozulamaz olsun, yıpratılamaz, deforme edilemez olsun duruşum. Bunun için Tanrısal yardım almaktan başka çare yok. Bu nedenle duamın içinde yer alan kelimeleri dikkatle seçmeliyim. Sevgilim. Rüzgâr ve Polen’in için çok zaman geçirdim. Çok yol kat ettim ve çok yoruldum. Artık dinlenmek istiyorum biraz. Çok çaba sarf etmeden erişilecek mutluluklarım olsun istiyorum. Pes etmek istemezdim ama yıprandım. Şimdi buradayım. Birazdan başka bir yerde olacağım.

24 mart’04 – 12:25

- Eski, şu an, biraz sonrası için eskidir.

03 nisan’04 – 10:07

- Bağışla, hâlâ anlayamadığım şey, hem yarın ölebiliriz diye düşünüp hem yaşayacaklarımızı ertelemen ne kazandırır? Bende bulamadığın şey, Benim Sende bulduğumla örtüşüyor olamaz mı? Yani, tamamlanmaz mıydık ‘sEn vE bEn’? Gerçekten bunun böyle olmadığını sezinlesem, Seni beğenmez, Sana gelmekte ısrar etmez, Ama Sen ölüme kaçırttığın Seni sevmiyorsun galiba ne yazık ki Benim kadar. Hayatın tek garantisi var oysa, Kendini sevmek. Sendeki Kendimi sevmeme izin vermedikçe acıyacağım.
- Bu konulara kapalıyım, ne zaman açılırım bilmiyorum. Gelince ara, Konuşalım.
- Sevmek korkunç bir saplantı olmasa gerek, Beni Sende Seni Bende… Lütfen, Seni arzulamanın normal bir istek olduğunu söyle Bana! . Kavuşmak yetecekti Sana ama, bunu engelledin. Her şeyi neden daha da zorlaştırıyorsun şimdi? Neden? Bundan, Benden kurtulmanın gerçekten de çok kolay olduğunu biliyordun. Asıl duygunu kendine saklaman büyük bencillik ve bedeli çok fazla, santim santim ödersin bir gün bir yerde. Aşkımı değil de arkadaşlığımı istiyor ya da bunu bile istemiyorsan, neden söyleyemiyorsun? Çok şey bahane edip asıl nedeni söyleyememek, baş ağrısı için uygulanan geçici çözümler gibidir. Urlaşmaya karşı en kalıcı tedbir asal nedeni bilmekle başlar. Sadece Bana değil kendine de bir kirletme yaşattığını düşünmeden edemiyorum. Dişil ya da Eril, hayatında bir sevgilin yoksa, yine de Beni istemiyorsan, daha açık olman gerekmez miydi? Nasılsa kaybedeceği hiçbir şeyi yoksa açık olur insan. Neden korkuyorsun ki bundan?
- Beni artık bir arkadaş olarak görmelisin. Selamlar. Senin bu kadar basit bir kararın için bile ne çok göz yaşı döktüm, tersi olsaydı ne yapardım bilmiyorum. Yine de teşekkür etmeliyim diye düşünüyorum.. Çünkü bu kez sEn bEnİ kurtardı...

04 nisan’04 – 04:46

- Ama hatırlatmak isterim: Senle iyi arkadaş olabilme potansiyelim hep vardı. İlk diyalogumuzdan itibaren sevişme kapasitesi geliştiren Sen oldun oysa, ve Beni tutkuyla kucakladın, buluşunca sabaha karşı. İkinci kez ‘gel’ demende de yine benzeş bir tutku saklıydı ve Bana gerekli olandın: Tutkusunu ‘Ben’ de açığa çıkarabilen bir ‘Sen’; ama nedendir bilinmez.. evet bütün samimiyetimle söylemek isterim ki, mutlu olmuştum, hem de uzun zamandır ilk kez.. nedendir bilinmez.. Bilmiyorduk niçin seviştiğimizi ve niçin.. Benim Seni arkadaş olarak görmemi isteyebilmenin aylar aldığını. En başta olamayan arkadaşlığı şimdi mi kuracağız yani Sence? Hıh! Sitem ediyorum evet, çünkü ‘arkadaşlar’ sitem etmez. Seninle bir şekilde ilişki kurmak isteyense hâlâ, Benim bak. Peki neden? Sana inat etmek hoşuma mı gidiyor sanıyorsun? Sana inat, içindeki Beni sevmek ve hayatımı bir gökkuşağı gibi bezemek istemek mi hatam? Görevim gönül işi ki layık olduğu ‘sevilme’ böyle olmalıydı Bence onun. Sevmem Seni, kuşkusuz daha da fazla, en iyi arkadaşın olmak istemek gibi saçmalığı gerektirerek bile ve en saçma sapan arzuna rağmen güç Sana tapan dişi olmam. Ama bu güçlük bizi beslemiyor muydu zaten? Ah! Senden vazgeçemeyecek miyim? İlk sözüm neydi, son sözüm ne olacak? Bir senet imzalamadan da Seni sevmek ebedi-edebi borcum sanki, ne tuhaf. Neden mi harcıyorum Kendimi? Neden mi tapıyorum Sana? Gururum nerede mi? Aşk onursuz mu? Hele de karşılıksızsa, kepazelik mi aşk? Seni bu taarruz’a maruz bırakan aşk: “Hiçbir şey için ne çok emek! ” diye düşündürse de koyuvermeyen aşk, çeken bağrına, ucuz ve adi bir roman gibi mi? Ne tuhaf ne sıkıntılı bir ‘gece’. Seni arkadaş olarak görmeye çalışıyordum oysa, ki keşke baştan böyle başlayabilseydi. Niçin bu kadar kapalısın ilişkilere? Senle samimiyet hep böyle zor mu kurulur? Hayır, ah, hayır! Nefret etmek istemiyorum, Beni daima zora koşan bir nehir olduğun için. Senle daha yakın temas kurabildiğimiz bir mesafede olabilmek istiyor insan. Ama Sen her insana ve her ilişkiye, açık olmadığından, sonunda iletişim sorunu bütün mesafelerde, aynı olacaktır, aynı yatakta yan yana yatarken bile. Durum değişmiyor yani. Oysa Benim Seninle paylaşmam gerekiyordu mutlaka bir şeyleri. Ben burada Sen orada hiçbir şey aynı olamaz ki. Ve hiçbir ortak düş yokken, hiçbir bağlantı kurulamazken aramızda, görünmez bir hat varmışçasına durmadan Bana Sen düşündürülüyorsun; Bu Sen’ce de garip değil mi? Ben’ ce çok, fazlasıyla garip. Belli ki bunda bir şey var. Bir düğüm noktası sanki bu, ve bu düğüm çözüldüğünde pek çok olay çözülecek sanki ardı sıra bu hikâyedeki. Bu konuda boş bir alan görüyorum. Bomboş bir alan var. Bu alansa Sana ait. Bir tek Sen bu boş alanı kaplayabilirsin. Ama belki de Sen haklısın. Bir insan bir şeyden kaçınıyorsa, ona saygı duymalı. Hele bu kişi önsezili biri, tıpkı iyi bir sanatçı gibi yüksek duyarlığı olan bir insansa. Gerçi: “Beni artık bir arkadaş olarak görmelisin” diyebilen çok da fazla sanatçı tanımıyorum ya, neyse… Eğer şimdi bu paylaşımı burada kesersem ne olur?

05 ağustos’04 – 14:48:30

- Uyuşturucu veriliyor gibi..

17 mayıs’00 – 18:54

- Konu: Ne?
Nedir?
Konu: Dağınıklık. Dağılma.. parçalanma.
Konu: Sıkıntı.. bunaltı.. ne yapacağını bilememe..
Konu: Yalnız kalmak. Kimsesi olmamak.
Konu: Kimseden yardım beklememek.
Konu: Bu iğrenç durumdan nasıl kurtulunur?
Konu: Kendimi çırpıp dürüp katlayıp bir küçük kutuya paketlemek ve sımsıkı bağlayarak dolabımın en alt çekmecesinin en dibine bırakmak ve bir daha elimi sürmemek üzere ve bir kez daha anımsamayarak oraya bütün kapanmışlığım ve tüm izolasyonumla bırakmışlığımı da hatta, unutmak istiyorum.
Konu: Yapacak bir şey yok.
Konu: Aslında yapacak yığınla iş var. Beynim uyuşmuş durumda. Tersine bir etkilenme var bu yaşamda ve de sürekli olarak tekrarlanıyor.
Yeter! Yeter! Yeter artık bıktım Senden! İstemiyorum! Artık istemiyorum!

18 mayıs’00 – 10:00

- Yeni bir arka bahçe. Yeni bir çıkmaz. Huzurdan ölecek insan. Bir bıraksam kendimi. Ah bir bıraksam!

30 mayıs’00 – 10:35

- Dışarı çıkıp uzun uzun yürümek istiyorum. Yürümek.. yürümek.. yürümek.. uzun.. uzun.. uzun.. uzun.. Bir paket sigarayı içmek istiyorum.. birini yakıp birini söndürüp.. birini yakıp diğerini söndürüp.. yakıp söndürüp.. yakıp söndürüp.. yakıp söndürüp içmek.. içmek.. içmek istiyorum. Yudum.. yudum… yudum.. hayatı ve yolları.. hayatı.. hayatı.. hayatı.. ve yolları.. yolları.. yolları..

05 nisan’04 – 09:31

- Bir palyaço gibi.. şapkasını uçurmuş da rüzgar, yakalamak istedikçe uzun burunlu palyaço pabuçlarınca itilip daha uzağa, en öteye fırlatılıyor ve bundan iyi bir komedi değil acıklı bir güldürü bile çıkmıyor. Kötü, acemi bir oyunculuktan başka bir şey sergilenmiş olmuyor. İçerdeki duyumlarla dışarıda olup bitenler arasında yaşanan bir uzaklıkta sanki okunan kitap. Çift camlı pencereden sesler çok az duyulur, ama bir kuş ötüşünü duyuyor ara sıra. Yanı başında bir yerlerde durup bu sessizlikte Sana bakıyor, Seni izliyor olmak… bir kuş gibi… Ya da artık Seni hiç duymayacak, hiç görmeyecek, hiç dokunup hissetmeyecek kadar, kör, sağır ve dilsiz olmak… ölmek....uyumak.. Yanlış nerede? Aşkını isterken arkadaşlığını kazandım. Hiç karşılık vermediği halde sevdim? Yine bir ‘Kriz Anı’ ydı belki de. Şimdiyse… şu an… sihri bozulmaya başlıyor sanki… Sesini duymayı özlediğimi sanıyordum… Seni görmeyi, Seninle… Ah! ; ama hayır! Aşkımı kaybetmeyeceğim Benle olacak daima. Tutkum.. tutkusu eksilmeyerek, göz yaşı döküp, acı duysa da vazgeçmeyerek, Senle yaşamaya devam edecek. Ve bir gün bir yerde rastlaşınca, aşkım hiç kaybolmamış olarak; güçlü ve yılmaz kucak açarak, Bendeki Sen Sana Bizdeki giz olacak.

31 mayıs’00 – 14:06

- Felâketler yaşandı sayısız kere. Umutlarımız yerle bir oldular hiç sebepsiz. İşte toprağın içinden fışkırıyor yeşillik, unutuyor kırmızıya boyanışını geçmişin.. küskünlüğün anlamsızlığını vurgulayan bir uyanışla sakin sessiz dirençli.. köşelerimizde kapmacalarımız zamanla yarışmalarımız unutuşa bırakılıyor barışık.. her şey dirençli evet.. her şey sakin..

29 nisan’04 – 22:44

- Bir Elma, bir Portakal ve iki Muz, bir tabakta bir aradalar. Öyle içten sarılmışlar ki, kıyamıyor insan ayırıp, soyup mideye indirmeye. Muzun biri Portakalın omzuna yaslanmış, diğeri Elmanın ayakları dibinde, Elma ve Portakal yan yanalar, birbirlerine bakıyorlarken, biri göz kırpıyor diğerine, diğeri de gülüp burnunu kırıştırıyor. Keyifli bir sohbet anı. Yansıma hayatın izdüşümü, takip ediyor Benliği zorlamadan, dalıyor ses geçirmez görünüşler odaya. Suskun an ve sustu gece de. Soluk alıp veriliyor.. son perde! Neredesin? Nerede? Orada mı? Yok musun var mısın? Sen nesin? Bir zaman geçirgenliğinde dışında kaldım. İçleşmedim henüz. Her ne kadar içselleşsem de dorukta yuvam Sevme. Yaşam süreleri çırpınışlar boynumda bir kelebek. Yaşamın süreli çırpınan kelebeği kanat açtı bir kez daha. Biri Bizi seviyorsa: Biz mutluysak o da mutlu, üzgünsek o da üzgün; romantiksek romantik, kaygılıysak kaygılı ve seksi olduğumuzda seksidir o da, diye düşünülür genellikle… Ya.. Bu her zaman böyle olamayabilir kuşkusuz. Seni sevdim ama Senin ne mutluluğunu ne üzüntünü ne romantizmini ne kaygını ne de seksini paylaşmadım. Ama sanırım Biri Seni çok sevdi, Ve şüphesiz o biri Beni de sevdi. Aslında ikimizde birden Kendini sevdi, ve Beni ve Seni ve Kendini Sende Beni Bende Seni gören o biri Bizi sevmek istedi. Biri olmalıydı ki o en azından bir tek kişi, manevi olarak da olsa bir tek insan şu an en çok ona ihtiyaç duyulan, yanında olsa ya! Ama bak yalnızız ki var o oysaki, orda işte orda bir yerde, gelse ya! Bilemezdik neden o ve neden sevdi onu onsuz, ve nedense onsuz demek ki yok çaresi, çok çaresiz, O’da kendine Benliksiz acıyacak.. ya.. Başını arıyor Rüzgâra bırakılmış beden, titretiyor terk etmeyen yaşam coşkusu. Emekleyen düşünce gözünü açtığında sabah mücadelesine son verme kararındaydı oysa. Gidecekti herkesin yaptığı gibi. Yaşama!

08 ağustos’00 – 09:49

- Pencere: Açık. Panjur: Aralık. Yeşil: Bir nemli dudak. Sıkıntıyı bırak yaşamaya bak! Derdim: Açık. Dermanım: Aralık. Kıyısında: Rüzgârın fısıltısı. Sen Beni bırak, yaşamına bak! Korkumuz: Kandırılmak. Kendimiz: Ah bir varsak! Şu sesini kıstığımız radyo: Şaşıyor musun ona bak..

16 haziran’00 – 11:51

- Sahnenin ortasında duruyorum. Tam ışık altındayım. Benim ışığım dışında hiç ışık yok. Sahnenin tamamı karanlık. Gözlerim kapalı ve ayaktayım. Karanlığın içinde adım sesleri duyuluyor ve benim ışığıma uzanmış kollar görünüyor elleri aç birer hayvan ağzı gibi değmeye çalışan. Bir dokunuverseler tutup parçalayacaklar belki, bedensiz vahşiler. Son derece dinginim. Hiç tedirgin olmadan ışığımın içinde uyuyorum. Sonra yavaş yavaş aralanıyor göz kapaklarım. Yüzümde sakin bir gülümseme var. Bir kapıyı açarmışçasına elimi öne uzatıyor ve küçük bir hareket yapıyorum. Birden benden, benim ışığımdan fışkırmışçasına aydınlanıyor bütün salon. Sahnede büyük bir kalabalık olduğu görünüyor ve hep birlikte selam veriyoruz.

19 kasım’03 – 08:55:52

- Doğru adımlar... Hep karşımıza çıkıyor bu edim. Zamanında atılmış doğru adımlar mutlu, yaşanılası yerin yol çizgisini kurguluyor.. Sağlıklı, dengeli, güvenli, başarılı, etkin ve üretken; paylaşımlı ve yararlı olabilmek… Bu ulaşılan hedefte sahip olunacağı tasarımlanan o ruh güzelliğine ulaşabilmek, bir vicdan sorumluluğu duyulan, öz benliğe. Nereden geliyor bu sorumluluk durup dururken? Hangi cüret buralara sürüklüyor benliği? Ben ne bilir ki, bir şey bilmeden? Bu hangi öğretinin bayrağı? Bir kul öğretisidir olsa olsa, özü salt kulluk olan. Elçileri dahi küçümsemeler olan, kulluk aşağılamasının açtığı derin yaraların öğretileridir topu topu, başkaca umut ışığı göstermeyen yarıklarından. Yaşamalı! Kalın duvarlar örülmüş çevrede, ‘Yaşam Seni İstemiyor! ’ yaftaları yapıştırılmış o görkemli kentin ışıltılı caddelerindeki eğlence fuarlarının, eciş bücüş gösteren aynalı vitrinlerine, ‘Bu Yaşam Seni İstemiyor! ’ Gözün gönlün Benden başkasını göremediği, bu ucube aynaların yansıttıkları ucube görünümler, Benden başka kimlerin daha olmadığı bu hayatta, başka hayatların da olabileceğini, açılan küçüklü büyüklü yarıklarından sızdırıyor, gerçek yaşamın göz alan ışıltısını: Sımsıkı sarılmış fikrine! Gerçek, dışarıda; kulübenin dışında. Toprağın, havanın, suyun en derinine hapsedilmiş umut, iyiliğin kötülüğü, kötülüğün iyiliği, bombaları… Savaş, içi dışa dışı içe yansıtan. Üç yaşında dişleri tamamlanan çocuğun, kurduğu cümlelerin yapısı gittikçe zenginleşmeye başlarken… Tek sözcüklü cümle yapısından, yalnızca mesaja açıklık getiren, temel unsurların kullanıldığı, basit cümleye geçiş, gözlenirken… Üçüncü yaşın sonlarına doğru, çocuk, yetişkinlerin kullandığı dilin, temel özelliklerini, aşağı yukarı kaparken… Gerek sözcük dağarcığı, gerekse bağlantılı cümleler kurma yeteneği gittikçe gelişirken… Savaş… Kırmızı zemin üstüne hilâl ve beş köşeli bir yıldız altında… Yeryüzü bekçileri ter-örü-yor. Gerçek yıkımı, gerçek acıyı, gerçek dehşeti; fotoğrafla, filmle, müzikle, oyunla, dansla; en büyük tehlike olan gerçeği… kanına örüyor. Beden bedene, ruh ruha hasret. Kulaklar sese, gözler görünene, burun kokuya, hasret… Seni arzuluyor… istiyor, arıyor… Sözel iletişimin limiti doldu. Şimdi karşında işte… Ama imkânsız bu! Kesinlikle olmayacak bir şey. Zor bir durum. Hiçbir zaman olmayacak bir istek. ‘Sen’ bir nesne oluşturumu acı çekme oyununda, seçilen. ‘Senden’ uzaklaşmak çok zor. Yaşamak ‘Senle’ mümkün ‘Benle’ zor. Çünkü uzaklarda olan, Benim içimde olamayacak, Sende çekici olan; dayanma gücü, yüksek irade, doğru kişilik kısaca: Bir hastalığın kıvrandıran pençesi Sende, Ölmüş Ben. Döngü kısır. Korkutucu. Durum zor. Kilitler sımsıkı. Ne olacak şimdi? Bu sıkıştırılmaya, kim kimi sokan? Böyle olunacağı bilinebilir miydi? Hayır. Belirsizlik. Sıkı bir belirsizlik noktası. Hiçbir şey öngörülemiyor. Hiçbir adım atılamıyor. İçte kapana sıkıştırılmışlık duygusu, tedirgin edici bekleyiş, dolanım… Gerçek amaç, Senle Beni birleştirmek falan değildi! Kendi yaşam hazzını beslemekti! İntikam! Oysa bütün silgiler dost, kalemler arkadaş, defterler yardımcılarıydı yaşamın; bu üçlüyle daima barışıktı iç ve dış ilişkilerimiz. Savaşmak neden, İntikam niye? Bir aşkta aranan her şey bu üçlüde bulunmuyorlar mıydı? Hazdan hazza, coşkudan coşkuya, sürüklemeleri sadakatle, yeterli gelmiyor muydu ilişkilerimizin üretkenliğine? Gerçek sevişme, sımsıkı kavranmaksızın olamaz mı, az mı gelir bu kadarcık dokunma, temas duygusuna? Aşkın nesnesi Sen Beni istemezken, ne yanıma gel, ne ara konuş; hiçbir şey istemez ol, ne Benden ne kendinden. Unut Beni Bendeki tüm Benliğini. Unutturalım birlikteliğimizi. Ama arkadaşım kalem unutmaz. Dostum silgi unutturmaz. Yardımcım defter her zaman anımsatır bütün yoğunluğuyla yaşayan Sendeki Beni… Koparıp alırlar kendimden Seni… Sen, ki dışarı çıkmıyorsun, çünkü çıkınca daha da tahammül edilmez oluyor Ben Sana. Gelmeyen şeylerin arayışına girmek daha da irkiltici, iki misli acıtıcı. Her geceyi gündüze bağlayan zamanlarda. Yine değişen hiçbir şey olmadı! Olmadı! Olmadı! Gerçekten bu soruna bir çözüm bulmak zorundayız, Dostlarım, arkadaşlarım,tüm yardımcılarım. Lütfen. Artık bu soruna kalıcı kökten bir çözüm bulmamız şart! dedirten; Dost silginin, Ne yapacağız? Arkadaş kalemin: Ne yapacaksak bir an önce yapalım artık! demesine neden olan; sır tutan, sadık ve şefkatli yardımcı Defterlerinse: İçinin yangınını ne söndürebilir acaba? diye dertlenerek açılması sayfalarca… gözlerin… ah gözlerin buğulanıyor bak işte yine; Ben de ağlıyorum Sen de… Ciddi olarak soruyorum: İçimizin yangınını ne söndürebilir? Umut yoksa artık Benden Sana Senden Bana, faydası yoksa bunların birbirine, kendi başımızın çaresine bakacağız ister istemez öyle değil mi.. Beni sevenlerle birlikte olup bir gayret yamamaya devam edeceğiz parçalarımızı. Dostum silgi, Ne dersin? Var mısın benle bir gayret eskileri kırpıp kırpıp yıldız yapmaya? Hah! Nasıl mı? Ah! Hey kalem kardeş, ya sen ne düşünürsün derin derin öyle söyle? Zor mudur ha, nedersin? Hıh! Ne mi yapacağız? Ahh! Kulaç atacağız işte, geçmişle gelecek arasında şimdide! Defterlerim ne yapmamız gerekiyor sizce? Defterler- Ne yapmamız gerekiyorsa onu elbet! Silgi- Ne yapmamız gerekiyor yani? Kalem- Sevişmemiz gerekiyor! Silgi- Kimle! ! ! Defterler- Hımmm… bilemiyorum… hiç bilemiyorum… Ben biliyorum! Tek bir şeyi çağırmamız gerekiyor. T.Müfreze- Neyi! ? Çok tanınmış, güvenilir olan.. T.Müfreze– Harika! Evet! Evet! Harika! Ama hemen! T.Müfreze- Ama nasıl? ! En iyi silah arkadaşlarımızdan birini, derhal göreve davet edeceğim. Hepimiz– Tesadüfff! ! Üfffff! ! Tesadüf- Haydi çocuklar, bir zorunluluk yaratalım! Kalem- ……? Silgi Hımmm…. Defterler- Eeee…şeyyyy…ne desek? Tesadüf- Eee… haydi! Kımıldayın biraz! Kimse rastlaşmak istemiyor mu birileriyle! Meselâ? T.Müfreze- Mesela…! ? Defterler- Kime rastlasak iyi olurdu mesela? Silgi- Evet, en iyisi kim olurdu mesela? Kalem- Veee…. Nerede? Hepimiz- Zorunlulukk! ! Zorunluluk- Merhaba! Merhaba! Evet, Seni burada kim görür? Hiç kimse. Zorunluluk- Hımm. O halde bir yere çıkmalısın! Sokağa mı? Zorunluluk- Mesela! Silgi- Evet sokağa çık! Kalem- Göster kendini! Defterler- Anlasınlar Senin Benliğini! Tesadüf ve Zorunluluk: Evet, göster herkese kendini olsun bitsin! Göstermek.. Gösterivermek… Hooppp diye! Şıppadanak! Iı-ıh! Olmaz! Benim tarzım değil. Yapamam, beceremem; üstelikte yakışmaz, yakışık almaz! Yoo..yooo, mümkün değil. Been…Hem Ben utanırım!
- Aaa!
- Keşke burada olsaydın. Keşke gelmiş olsaydın şimdi… Evet şimdi kapıdan giriyor olsaydın… Girer girmez kucaklasaydın Beni… sımsıkı… sarsaydın… hasretinle… bütün hasretinle.. İnşallah rüyânda Beni görürsün. Çırılçıplak Beni. Yalnızca Beni! Ve dayanamayıp hasretime koşar gelirsin. Bu ateşi Sen yaktın içimde yalnız Sen söndürebilirsin. Evet.. Dostlarım.. Görüyorsunuz ki bu idefikslikle dışarı çıkmam çok zor. Üstelik çıkmakta istemiyorum. Çünkü çıkarsam kendimi boş ve anlamsız hissedeceğim. Biliyorum bir uyuşturucu gibi beynimi etkileyen bir duygu bu ve uyarıyor Beni, uyarıyor durmadan. Uyarılıyor Ben Sen tarafından ve ayartılıyor! Sen bir sahtekarsın! Yalancı ve iki yüzlüsün! Kim yüzüne vurabilir ki sana bunu Benden başka? Hah! Kim! ? Hiç kimse! ? Hiç kimse! Hiç kimse! Hiç kimse!

? –?

- Kim o kim? Kimse çağırmıyor Seni bin yıllık uzamdan hiç kimse, kimse! Kimse yok Sana bakan, deryalardan ulaşan kimse, hiç kimse! Bekleyecek misin hâlâ burada? Bekleyecek misin sayısız sanrısız defalarda? Şiir geldi kapıya dayandı bak, ‘Bam Güm, Güm Bam! ’ Ağartıyor kapını tel tel şakaklarda. Kaç git buradan, kaç git! Hiç kimse, kimse! ? Kim o kim?

21 kasım’03 – 21:54:52

- Ben, evet Ben, bir tek Ben itiraf ettirebilirdi bunu Sana yıllardır yalan söylediğini Bana. Yalan bunlar! Bu şiirler! Bu notalar! Hepsi palavra! Gerçek değil hiçbiri! Beş para etmez! Değersiz, zırva bu şeyler! ‘Sen’ gerçek değilsin! Sevişebilseydin eğer, gerçekten sevişebilseydin gerçek olabilir miydin o zaman? ..din! Ama sevişmiyorsun! Sevişmiyorsun! Sevişmeyeceksin! Çünkü burada ne bir erkek var ne de bir dişi! Burada kimse yok! Burası bomboş! Hiçbir cinsin olmadığı bir yer burası! Öyleyse artık yalan söylemekten vazgeç. Evet! Doğrusu şu ki, Evet, İşin doğrusu… Sevişmek istediği kişinin yanında olmalıydı ‘Ben’ burada değil. Burası bomboş. Kimse yok. Burada sevişilemez. Ama hayal ettiği kişinin yanında olsaydı sevişebilirdi. Evet şimdi o burada olsaydı.. ama o burada değil. O çok uzakta, uzaklarda. Düşünmüyor, hissetmiyor, arzulamıyor, özlemiyor. Hiç istemedi belki de. Hiç! Ama yine de Ben Onunla olmak istedi, sadece Onunla. Sen, Ben’ i oyalıyorsun! . Zaman geçirtiyorsun ha bire! Evet doğru. Hem de yıllardır. Oyalarken oyalanıyor ‘sEn vE, bEn. Eğlendirirken eğleniyor, kandırılıyor bir çocuk gibi,yaramaz....Ama söz dinler bir çocuk. Yoo gerçekte söz dinlemiyor pek. Ağlıyor hep yerli yersiz. ‘Ben’ de ‘Sen’ i küçük yalanlar, büyük yalanlar… küçük hediyeler, büyük umutlar… oyalıyor, avutuyor. Bilebile… Elbet bilerek yapıyor çünkü, Sen küçük canavar, büyüyüp daha fazla sorun çıkarmasın diye… hep ufacık kalmam için, yalancı emzikler, şekerlemeler, gofret ve çikolatalar, oyuncak bebekler, hayvanlar ve her şey olan tv.le, bol bol komiklik yapıp güldürerek, gitmeyesin, büyüyüp yitmeyesin… diye elinden… elimden avucundan… avucumdan… çok büyük hedefler koyup önüne, çok büyükte ödüller; bak bunları yapabilirsin, ancak diyor, şunları, şunları yapıp ve onlara sahip olabilirsen. Çok basit ‘Ben’ i kandırmak öyle değil mi? Çook! O kadar aç ki, her şeye… O denli hazır yani yalancı memelerle avutulmaya. Yıllardır sadece bunu başardı işte! Kanmak! ‘Sen’ in de yıllardır başardığı tek şey bu oldu: Kandırmak! Oysa, kimse kimseyi kandıramazdı kendinden başka öyle değil mi. Orası öyle. İnsan yalnız kendini kandırır bir başkasında. Yazıyor! Yazıyoooorr! Bütün yüzsüzlüğü yazıyor! Bütün kötücüllüğüüü! ! İğrençlikleri yazıyor! Adii ve aşağılık bir kahramannn! ! Neden? Niçin? Gerek var mıydı? Ne gerek vardı? Büyük bir kahraman olmak için mi gerçekten? Soruyorum, aklım almıyor çünkü bir türlü. Peki şimdi, ya şimdi ne olacak? Kendini savunamıyor, savunamam! Doğru. Hepsi doğru. Suçluyum ben. Günahkârım. Dünyanın en büyük suçunu, günahını işledim. Kandırdım! Kurtuluş umudum yok. Affedilemem. Affedilmemeliyim. Beni hiçbir şey kurtaramamalı işkenceden, acı çekmeliyim yaşam boyu, bu yalan çukurunda.. bi bok bile olamadan.. Sonunda kendimi bildim işte! Bu H.M.A.: bir Haşere M.A… gibi.. ezilmeli.. öldürülmeli.. Duymak istenen ses duyulmuyor, görmek istenen yüz görülmüyor, söylenmek istenen söz ağızdan çıkmıyor, yollanan mesajlar alınmıyor, beklenen zaman gelmiyor, işte lanet denilen şey bu olsa gerek! Cehennem bile bu kadar kötü olamaz. Takunyalar! Bütün bir gece ve gündüz! Tepemde durmadan tepinen takunyalar! Aman Tanrım! Benim suçum! Benim suçum! Hepsi benim suçum! Hiç kimsenin olmadığı yerdeyim çünkü… İşte ben bu oyunun kahramanıyım!

22 kasım’03 – 00:24

- Hiç kimsenin olmadığı yerde ve zamanda geçiyor Benim kahramanlığım. Hiç kimse olmadığı için kahramanın ya zaten. Tek kahraman olarak.. işte böyle böyle geldiğim bu noktaya geldim.. işte bu noktada bir yol daha uzanıyor önümde.. Hah! Doğru duyguyu yakaladın, koru bunu! Uç… Uçuş…. Uçur… Uçarak, Konarak, Geell banaaa geellll! ! Güllerin içinden caaanııımmm! Böyle olmasını istediğim için elbet, böyle olacağı için yazdım zaten, aşkın kuşağı yollara sayfalarca uzayıp giden… Öyleyse, onun gerçekliğini test ediyoruz şimdi. Öyleyken, çelişkiler çoğalıyor; yıkım öncesi Benliğim uyanıyor; süren farkındalıklar zincirlemesi uzanıyor.. artık Benin öncesiz bir Ben olmadığını, sonrasız da olamayacağını, Benden önceki Benle, Benden sonraki Ben arasında bir başka Ben sürecinin daha olduğunu, Ben sonrası Beni kurmam için Ben öncesi sürecini ve bu Ben sürecindeki Beni kurtarmam gerektiğini.. bir şekilde.. Kurgu? … kurgu? …. Ah! Kurgudan nefret ederim.. Hayır! Kurgu yok! Heyecan dorukta olmalı, bu yüzden kurguyu dostum silgiyle beraber arkadaşım kalem aralarında hallediyorlar, Ben karışmam yardımcılarının işine. Onlar ne yapacaklarını, ne yazmayacaklarını iyi bilirler. Ben bilmediğim bir yerde olduğumu, Burada Benden başka bir kimsenin de olmadığını, düşünmekle meşgulüm, işte hepsi bu. Ben Beni gözetliyor. Bana bakan Bana bakıyor. Biliyoruz ki Ben ve Ben = Biz Ben, BenBiz, Beniz, Beriz, Bizen, BBeinn-> Saçmalamak nedir? diye sorar, Saçmalamak iyi bir şeydir! diye yanıtlarız. Toprağın altını üstüne getirmek gibidir. Tarla sürmektir. Saçmaladıkça alt yüzey üst yüzeye fışkırır. Süresi olmaz. Zamanı yoktur, bir direniş gibidir zamana. Yaşamaktır, belli belirsiz, bittiği yerde biten ya da bitirilen, ya da bitirtilen… Müdahalesi kişiye, kişilere kalmış… Ve arttıkça saçmalar, saçmaladıkça artar saçmalıklar, toprak eşelendikçe eşelenir, tavukların yaptığı gibi didiklenir koca, köşe bucağı arazinin, amaç saçmalamak değildir, amaca bu yoldan ulaşılır.. Toprağın içindeki olası besine ulaşmaktır tavuğun amacı, besin değeri yoksa bıkar didiklemekten, çeker gider; ama Ben-Biz gitmeyiz. Çünkü asıl gıdamız saçmalamaktır. Benin saçmalaması eşelemesi, bir arayıştan çok işleyiş biçimidir. Eşelenmeyi seyretmek amaçsız, eşelenmeyi seyretmek tek amaç. Sadece bu. Peki satış var mı, Satış? Bir satış olacak mı yani sonunda? Satış olmalı değil mi? Bir alış-veriş olmalı. Hep beklenen bu. Hep birlikte bunu bekliyoruz. Satışı. Alışı. Ben satışta Ben alışta her zaman. Alan yaratmaksa amaç, İşte alan burası. Alan da burada satan da. Ben Bana Bana Ben Alanı. Hodri Meydan! Herkes kendi alanına sahip çıksın! Alanınızı koruyun. Alanını koru. Alan korunumu yasası: Yakaladığın duyguyu kaybetme! İşte, doğru duygu, işte doğru alan, bozma bunu saklı tut! Uyarılma. Kim tarafından? Kim dokundu Bana Ben Alanımdan? Hoppp! Ah! Kaçırdım. O kadar dikkatle izliyordum ki, Nasıl da geçiverdi birden bire, Benden Bana? Baş arıyor beden salınan rüzgârda, titri.. yor….um…. Beni ben dinliyor, Ben Beni dinlemesini arzu ettiği için. Ben Bana saygı ve sevgi duyuyor. Teşekkür ediyor. Bu kadarı bile yeter de artar bana! Ben, Habibe Merih Atalay, Kısaca: H.M.A.; Hodri Meydan Alanındayım, beklerim… her zaman… Yolu göstermeksizin Beni zorlayan ve bu yüzden de, Beni çıkmaz sokaklara ve yanlış dönüşlere götüren bir keşif talebim olmuştu… Beni gıdıklayan neydi? Tarih değil. Daha az tahrik edici olalım: Tarih yazıcıların tarihiyle hiç ilgisi olmayan bir şey: Sevmek için. Evet. Sevmek için.. Cezalandırmak gerekmiyor. Sevmek: Dövmek, vahşi biçimde saldırmak, cinsel ilişkiye girmek, demek değildir. Eski bir yöntemdi, yapıların yapı bozumu yolu olan Deconstruction yoluydu, kırıp döküp tahrip ederek biçim değiştirmek. Artık yeni çağın alanı bu… ekleme + yapıştırma + onarma + yamama… = insana doğru değildi yöneliş, kendiliğinden doğrultu verdiği şey, nesnelere doğru; nesnelere can vermeye, dirim kazandırmaya doğru bir yönelişti. Baş arıyor beden. Benim; Benden Bana, Bana Benden alanından alışa geçip, bir Yeomanry gibi işliyor, toprağını… hiçlik… boşluk… yokluk… doğum… oluşum… hayal… gökyüzü.. henüz bomboş… zaman… bir ön zaman… tat ve tuz suları… Bomboşta olsa bir gökyüzü… sıcak buharlar buzlu sisler… iki doğasal öğe. Karışım… meydan… üç görünümlü tek biri… mısır…mor başlangıç… ada… bir yumurta… kaz… yeryüzü… tohum… insan… göğe atılan bir ok. Delik… Dökülüş… Varlık… Bulunan her şey vardı. Yeraltı… Yeryüzü… Yerüstü… Cennet… Cehennem… Hava… bölüm… ölüm… Soluk soluğu rüzgâr. Sesi.. gök gürültüsü, saçları… yıldız, gözleri… güneş ve ay,teri… yağmur, gövdesi dağ, kanı ırmak ve deniz; meydan… iki dağ arası… çarpma… iradeyle değil, zorunlu bir kendiliğindenlik sürecinde… yatmak… gereği gibi… titizlikle… ayırmak… su, hava, dağ, buzlu sis, sıcak buhar… yumurta… Varlığın parçalanışı… dünyalı varlığın… insanın… efsanesi… her şeyden önce… Başlangıçta tanrı, gökleri ve yerleri yarattı. Ve yer ıssız ve boştu… Ve enginin yüzü üzerinde, karanlık vardı ve tanrının ruhu, suların yüzü üzerinde hareket ediyordu. Ve Tanrı dedi: Işık olsun. Ve ışık oldu. Ve tanrı ışığın iyi olduğunu gördü, ışığı karanlıktan ayırdı. Ve tanrı dedi: Sular bir yere biriksin ve kuru toprak görünsün. Ve böyle oldu. Ve tanrı bunun iyi olduğunu gördü. Böylesi daha iyi, dokunma, düşünme, düzenle… biçimlendir… Rabbiniz hiç şüphesiz ki yerleri ve gökleri, altı günde yaratan Allahtır. Yirmi, yirmi dört. Yirmi dört saat. Yirmi dört saatlik bir gün. Altı gün… ya da bir hafta, ya da bir çağ… ne fark eder? Elli bin yıllık bir devir anlamına gelen, bir gün olamaz mı? Altıncı gün Tanrı, Havvâ’nın ovariumundaki yumurtaya, iki yüz milyon insanın embriyosunu koymuş, olamaz mı? Samanyolları.. birbirinden hızla uzaklaşmakta.. olan.. zaman yolları.. samanyoluları.. zaman yolcularından yayılan ışık.. tayf çizgileri.. kırmızı.. kayma… Başlangıç. Zaman.. zaman içi.. iz zaman.. O halde zaman içinde bir yaratılış vardır. Bunun içinse bir yaratıcı olması gerekir ki, bu da Tanrıdır. İşte bilimden beklediğimiz sözcük budur. İlksiz ve sonsuz, sonsuz ve tükenmez, yokluk, içeriği boşaltılmış tasarım.

05 mayıs’04 – 19:23

- Herhangi bir çağın herhangi bir yılının, herhangi bir ayının herhangi bir gününün, akşam üzeri olan şu saatinde: 19:42, uyanır ve bakarız, Elma kapsülümüzün uzaya açılan göz pencerelerinden dışarı, gözlerimizi kırpıştırarak. Geldik mi? .. Çok kişiye teşekkür edebileceğimi sanmıyorum, sadece bir dünya dolusu insana, Teşekkürlerimle. Yaşadığım dönemlerde nüfusu beş milyarı aşkın o eski dünyalılara topu topu bütün teşekkürüm. Beni içime ektiler, içime içime büyüdüm, dışardan küçük tohum görüntümle. Sezgim ağdı, Altın Dağa tırmanmanın bir işe yaramayacağını fısıldadı yudum, içmemi istedi kokusu uçup gitmeden. Kokum gerekli Sana, bir damla yudumum yalnız Sana, dedi ve içtim, içtim, içtim kanarak o bir tek damlaya. Böylesi işime gelmişti anlıyordum artık. Son Söz: Yok. Saymanın bir anlamı da yok bugün… dünü… yarını. Her şeyin bir başlangıcı ve bir sonu var fakat, sonuç sonsuz. Doğum ve ölüm, bitki, hayvan, insan, yıldızlar, gezegenler, galaksiler, dünya ve evren, yokluktan gelme, yokluğa dönme değil başlangıçsız ve sonsuz evrim sürecinde küçük bir böcek belki, ve tırmanışta… ya da… inişte… ya da… zaman zaman inişte… zaman zaman tırmanışta… Doğuş… bu esneyen boşlukta bir ilk kopuş… bir ilk parçalanış bütünü… Ve.. İşte, ‘Bir noktaymış gibi yutuyor, bir noktaymış gibi yutuluyoruz’ Pascal’ ce. İşte insansal oran ve işte insansal Sonsuz küçükler ve de sonsuz büyükler. Her iki uçtaki sonsuzlar alanı.. Ve İşte meydan. Hodri Meydan! Görme, tatma, işitme, dokunma, düşünme, ayırt etme, kaynağında: mahzende, ya da:tas’ ta; t-avan a-rasındaki s-andık –ta.. Bir Gerçeklik aramak boşuna. Temas kur, öğren, öğüt, ses ver, renklendir, tatlandır, ve koku sal bırak izini kumsala yalayıp yutsun bu sularda silip süpüren. gEçİcİ gEçİşlİ gEçİrgEn sOn şİmdİlİk gEçİcİ bİtİş tArİhİ: 15 hAzİrAn 2004, sAlI 23:51:50 cİhAngİr / İstAnbUl gEçİcİ İkİncİ bİtİrİş tArİhİ: 18 hAzİrAn 2004, CUmA 07:42:15

04 ocak’04 – 23:45:14

- Son uç. Elbet bir gün benim de açılır gözlerim karanlığa, alışırım dipsiz boşluğuna senin. O zaman benden gizli olamayacak hiçbir gerçeğin. Yakıcı olsa da cehennemi hayal gücün, dalıp çıkarım ben uykuda gibi ateşinden. Tutuşur belki şuram, biraz biraz beynim dumanlanır, kararırım biraz da yanık saraylarım çökünce ruhumdan, yine de korkmam ama, korkamam çünkü bilirim yanmayacağını kanatlı görünmezliklerin. Sen de elbet bir gün alışınca gözlerime, açılır karanlık boşluğun dilerim: çalar marşım anıt plâğının dipsiz uçurumunda.

07 ağustos’04 – 09:18

- Cumartesi: 6. Etap. Onunla son sohbetin üzerinden tam altı gece geçti. Bu geceyle beraber bir haftayı tamamlamış olacağım. Ee.? Eee’ si şu, bakalım bu gece arayacak mı? Hımm! Beni düşündüğünü hissediyorum ama, aramayacağını da hissediyorum. Nedeniyse.. Somut bir nedeni yok ortada aslında.. Olmamakla beraber, paylaşım yoktu diyemem, paylaşım var varolmasına vardı da yeterli gelmedi demek.. Bazen böyle olur. Paylaşım vardır ama yetmez. Yetmeyince de ilişki oluşamaz. Çoğunlukla böyle olur zaten. Önce paylaşılacak ortaklıklar bulmada zorlanılır, bulunca da yeterli gelmez kimseye. Bu da demektir ki aslında hayatlarımızda gerçekten de paylaşacak ortaklıklar yok! Gerçekte ortak noktalar yok değildir, belki de çoktur, ama bir araya getirmesi açısından güçlü nedensellikler üremiyorsa o noktalardan kim ne yapsa fayda vermez. Yapacak bir şey kalmaz.. Tabii bir de bir araya gelmek için çok güçlü nedenler aranıyorsa üstüne üstlük yanmışızdır! Evet. Şahsen Ben tüm Benler içinde en çok güçlü nedenler arayandım. Hep: 1 araya gelmek (+) 1 arada durmak ve de (+) 1 arada durmaya devam etmek için her iki taraftardan da güçlü nedensellikler üretilmesi gerekti genel toplam için. ‘Ben’in kurgusunun dışında bir kurgu, ‘Ben’ in isteminin dışında bir başka istem olmalıydı olabilmeliydi ki.. Bak işte: yıllardır bitirmek istediğim şu iş; çalışıp, uğraştığım, didindiğim, kendi kendimi heba ettiğim.. Çıh! Yine de olmadı. Olmuyor! Olmuyor, olmuyor! Dönüp dolaşıp geldiğim yere bak: yine aynı, yine aynı! Eee. Burası böyle. Ya Orası nöyle? Öyle ya da böyle.. yine de bundan ne sonuç çıkar, çıkar mı çıkmaz mı ona bakıyor, bakılıyor ister istemez.. Şimdilik.. bu son etapta.. şöyle bir sonuç çıktığını varsayıyorum: İstem dışı öyle güçlü bir neden varmış ki Benden de üstün.. işte bu da o nedensellikte, istesen de istemesen de Senin durman gereken nota işte bu! diyor artık bana iyice kızıp: Nah işte, bu! Yani ne? diyorum, Aaa! İşte burası! Kardeşim! Sabah kahveni pişirip, içmeye başlandığın an’la başlar bu notanın sınırı, gece limonlu suyun son yudumunu aldığın anda da biter! Tamam mı? Hayır tamam değil! Yani ne demek oluyordu bu şimdi? diye sormam gerekiyor doğal olarak, Yani’ si şu demek oluyordu şekerim: diye açıklıyor bilmiş, Gün boyunca her yer ve zaman parçası durulacak notan! Oldu mu? Yeterli mi? Evet. Yeterli. Ama değil işte! Yaşamda öyle ya da böyle bulunmam, durmam, yaşamam ve şarkı söylemem gerekiyor yani. Öyle ya da böyle işime gelirse. Yani yersem! Ama yemiyorum işte! Ve, yer yemez de buradayım yine! Yapılacak bir şey yok yani. İşte bu kadar. Aa..Hayır, hayır. İşte bu kader! Evet. Kaçınılamayan güçlü nedenlere dayatılmış bir hayat. İşte bu kadar! Güzel! Başka bir açıdan istediğim olmuş oldu böylece. Kaderin dayatması güçlü çıktı! . E, artık ‘Ben’de kendini tamamıyla teslim ettirir kendini bu kurguya artık n’apim! ...Bak işte yeniden kurguluyor o şimdi her şeyiyle, her şeyini her şeyinle. Evet. Kaderin köpeği ‘Ben’ artık: ‘An Köpeği’! Gel- gel, git- git,yap- yap, yapma- yapma. ‘Ben’i nereye doğru göndermek istediğini az buçuk biliyorum bu gel-git, yapma yapılarıyla. Herkesi gönderdiği yere sonuçta. Orası öyle. Bu yüzden direnmemin ne faydası ne de anlamı olacağını sanıyorum. Artık düşünmüyorum. Evet. Direnmek anlamsız. Teslim ediyorum ‘Ben’i! Bugüne kadar direndim de mi şimdi böyle konuştum? Evet. Bütün bu gösterdiğim çaba direniş çabaları mıydı? Evet! Elbette. Emin miyim? Ne demek emin miyim? Nasıl emin olabilirim ki! Elbette emin değilim. Hiçbir şeyden emin değilim, olamam da. Tabii, bu çaba da, teslimiyet çabası da bir çaba olmuş olabilir. Evet! Bunca zaman da hep teslimdi belki kadere ‘Ben’. Bütün, tüm karşı çıkışlarıydı teslimiyeti belki. Beni getirmek istediği şeye ne kadar emindiysem o kadar da emin değildim hangi yoldan geçirerek getireceğine. En kestirme yoldan geçerek, çoktan beridir olmam gereken bir noktadayımdır belki de şimdi, bu noktadayken bile.. geciktirmeye geçirtilmiş dolap beygiri gibi dön-dolaş dolanarak geldiğim bu nokta da bile.. hâlâ.. İşte hepsi bu mu? Hayır! Yolu kayıp mı ettim yani? Belki. Yolu kaybettim, yolcuları kaybettim, aracı kaybettim belki çoğunluğu kaybettim.. Çoğunlukla kaybettim yanii.. pek kazandım diyemem. Evet ama pek kazanmadım da diyemem. Belki daha çok kazandırdığım söylenebilirse de belki de neyi kazandırdığım sorulur.. o zaman da.. Fena mı olur peki? Hayır. Fena olmaz, fâni olmuş olur sadece, fânii! Böyle demek daha doğru. Aman canım, topu topu küçük bir harf değişikliği mi yani olup olacak! Topu topu küçük bir harf değişikliği evet. Topu topu küçük bir harf değişikliği. Ve nelere mâl olan. Küçük bir harf değişikliğiydi evet. Enayice, ‘ena’yı ‘ani’ yaparken, olmuyordu işte.. böyle anice.. canice olmaması içinse zaman istiyordu.. İş de zaman istiyor, aş da zaman istiyor, eş de zaman istiyor.. Ekim, sürüm, doğum, dürüm de zaman istiyor. Evet. Her şey ve hepimiz zaman istiyoruz. Zaman.. an.. birazcık daha an! An beni. Biraz an ne olur! Bana zaman ayır birazcık oturup konuşalım uzun uzadıya.. yaşayalım.. bir anı.. aynı anda, aynı zamanda bir anı bırakalım bizden geriye.. bir anımsama dillerden dillere.. kokusu kucak.. dolusu sevgilere.. sevgilerde.. sevgilerle.. Dostlukla! Evet ya, dostlukla! Ne var bunda? Müzikli görüntüler. Renkli, dijital görüntüler. Üç boyutlu, üç-beş boyutlu, üç-beş-sekiz boyutlu, boyutlu-boyutsuz.. görüntüler.. Görüntülerde Sen yoksun. Görüntüler desen.. Görün tüllerde Sen.. Ama yoksun! Duvar görüntüler desen. Sen desen.. Ah bir desen! Deyiversen.. deyiverse elin, sağ elimle çizdiğim sol elime.. gitmeden.. gitmesen.. ah! Esen.. Dur gitme sen! Esen de dese Sen’ de.. dursak.. öyle bir el.. el ele.. dijital göz kameramanlarımız çalışsa erken erken.. derken.. sevişsek.. sevişseler doyasıya.. bir el topu topu bir elcik alt tarafı sEn vE bEn 2 yE 1’ di, bir el daha oynasak.. berabere kalsak desende.. Bıkmasak! Sıkılmasak! Bıkmak, sıkılmak yasak! Yasak olmasak birbirimizden giriş ve çıkışlara! Hiç yasa koymasak! Yasasız, töresiz, tüzesiz, füzesiz, süresiz.. Siz.. Ah! Siz ve Biz! Dilsiz! Kalem, dilsiz! Kelime, dilsiz! Hece, dilsiz! Bilmece, dilsiz harflerden ve görüntülerden.. fena değil.. fâni oldu aniden! Desen dese de demese de, görüntüm Senden yoksun. Duyarsız görüntülerdesin Sen. Sen şimdidesin. Trampet sesleri: Rüzgâr! Polen! Uyku: A y H a n! Y a v u z!
- ..!
- Başka bir isim yok aklında ‘Ben’ in.. şu an..
H.M.A.- ‘Sen’ in bir suçu yoktu! Ama ‘Sen’ din bir suçlusu, bütün nedensizliğin.. densizliğin! Suçlusun, gece, hece, bilmece, suçlusunuz.. Ah! Susuzluğumdan.. sus.. uzluğumda.. sus an!

Habibe Merih Atalay
Kayıt Tarihi : 7.8.2009 00:26:00
Şiiri Değerlendir
Hikayesi:


'AkvAryUm' / sEn vE bEn 2'yE 1- 'lE kUAdrUpEd' - AnAkrOnİk kOmEdİ / olarak tanımlayıp-adlandırdığım çalışmamın son ayağı ve kuşkusuz beni en zora koşan bölümü ve malesef izleyiciyi de oldukça yoracağını bilmeme karşın bunu yayınlamak zorundaydım. İşin içinden çıkabilenler düşündüklerini iletirlerse memnun olurum. Tabii ki kimse asla bunu yapmaya mecbur değil.

Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!