Ağlatmabizi Şiiri - Mehmet Çağlayan 2

Mehmet Çağlayan 2
34

ŞİİR


1

TAKİPÇİ

Ağlatmabizi

İÇİNDEKİLER
İÇİNDEKİLER I
BABA OĞUL BİRLİKTE TAHSİL 1
ŞEHİRDE OKUMA HEVESİ 2
ÇOCUKLARIM 3
İLK SEVGİLİMİZ 4
KÖYÜMÜN ADI 5
DOĞA 6
TERCİH YOK 7
KOMŞU VE DOSTLUK 8
KÖYDEN İŞE GİTMEK 9
EY İNSAN 10
HASRET İÇİNDE 11
BAHARDA VEDA 12
EVLAT SEVGİSİ 13
DOKUNAMADIM 14
MUTLULUK 15
TEKERLEK’İN İCADI 16
KAĞNI TÜRKÜLERİ 17
ÖMÜR DENEN ŞEY 18
ANNEME 19
YANARDAĞLAR VAR 20
UZAKLARDASIN 21
DÜŞÜNMEK EN GÜZEL NİMET 22
ERDEK’TE 23
MEHTAPTA BİR GEZİ 24
21 AĞUSTOS 2018 KURBAN BAYRAMI 25
ALIN YAZISI 26
ESKİ BAHŞILI 27
İNSAN İBLİS İLİŞKİSİ 28
AĞLATMA BİZİ 29
UYURUM 30
BİR DİLEK 31
HASEKİ HASTANESİ 32
GEL GİTME KIZIM 32
KIRIKKALEM 33
KORE HARBİ 34
KİMLİK 35
ANARKEN OSMANI (1) 36
ANARKEN OSMANI (2) 37
ÜZÜMLERİN AHI 38
HAYAL KURMAK 39
SIRDAŞLARIM 40
İNSANOĞLU VE GÖNLÜ 41
DOSTLUK 42
DİNMEYEN HÜZÜN 43
TATLI SESLİM 44
İHTİYAR DELİKANLI 45
GENÇLİK 46
RÜYA GİBİ MERHAMET YARAB 47
CENNET KOKUSU 48
KARA TOPRAK 49
GİTME KIZIM 50
GEL GİTME KIZIM 51
CENAZE ÇADIRI (ROMANTİK BİR KAHVALTI) 52
ÜMÜTSÜZ BEKLEYİŞ 53
İNSANOĞLUNA 54
MEHMETÇİKTEN DİLEĞİM VAR 55
OKUL ARKADAŞLARIM 56
VATAN HASRETİ 57
MUHAREBELER VE FAYDALARI 58
NE YAPACAK EKMEĞİ 59
BİR DİLİM EKMEK 60
VATAN KOKUSU 61
DUR BAKALIM 62
AİLE BOYU 63
SEVGİ ATEŞİ 64
DR. EKİN 65
SANAT ZEVKİ 66
HEP SENİ GÖRDÜM 67
SEMAVER Mİ AŞURE KAZANI MI? 68
NAZİRE 69
BABA HASRETİ (ŞÜKRAN) 70
KEKLİK AVI 71
ÇETİN BİR KIŞ GÜNÜ 72
TSUNAMİ 73
İSTANBUL BOĞAZINDA BİR NİŞAN DÜĞÜNÜ 74
MAZİDEN BİR ANI 75
BU DÜNYANIN HALİ 76
DEĞİŞMEZ DUYGU 78
CEFA YÜKLÜ BABAM 79
SİNSİ BİR DÜŞMAN (ZAMAN) 80
HÜZÜNLÜ GÜNLER 81
EBED BİRİ VAR 82
KÖYDE BAHAR 83
MEVSİMLER 84
TATLI BİR HATIĞRLAMA 85
EVLAT ACISI 86
MAHİR’İN HAYATI 87
MÜSLÜMAN 88
ŞAŞKINLIK 89
YALVARI 90
KADER (İLHAN) 91
MİZAHİ HİKÂYE 92
İHANET 93


BABA OĞUL BİRLİKTE TAHSİL
Şehirdeki okuldan ayrıldım;
Tarlada babama yardımcı oldum.
Büyüdüm, yaşı onüçe doldurdum,
Çırak olarak fabrikaya girdim.

Onsekiz yaşımda evlendirildim,
Askerden önce çocuk sahibi oldum.
Yaş ilerledi, hem çalıştım hem okudum,
Bırakmadı beni, okuma aşkım.

Benim şehir dediğim kasabaydı,
Orda küçük bir halkevi var idi,
İçinde birkaç kitap bulunurdu,
Ödünç alır onları okurdum evvela.

Halkevinde kitaplar vardı.
Kitaplar çok kıymetli klasiklerdi,
İsmet Paşa okumuş imzalamıştı,
Beni bu kitaplar ateşlemişti.

Okuma aşkıyla, dışarı gittim,
Oralarda işçi oldum çalıştım,
Bu sırada büyümüştü ilk oğlum,
Onunla birlikte üniversite okudum.

Baba otuz altı, oğul onyedi,
Okudukları bir Alman üniversitesiydi,
Tahsil konuları mühendislikti,
Başardı mühendis oldu ikisi.

ŞEHİRDE OKUMA HEVESİ
Ben bir köy çocuğu, şehre gittim,
Dördüncü sınıfa, okula girdim,
Bir hafta içinde okulu bitirdim,
Hocam bana hemen diploma verdi.

Köy okulunda pekiyi alırdım,
Okumak için havaya uçardım,
Coğrafya dersinden tahtaya kalktım,
Ben o dersi su gibi biliyordum.

Burada daha ilk, tahtaya kalktım,
Hocamı başımla selamladım,
Daha soru sorulmadan tokatlandım,
Oturdum sıraya, ağladım ağladım.

Dönerken akşam köye karar verdim,
Sevgili kitaplarını suya verdim,
Bir daha okula hiç mi hiç gitmedim,
Yalnız, Almanya’da üniversiteye gittim.

Allah’ın verdiği aklı kullandım,
Başka aziz hoca buldum danıştım,
Dışarıdan sınavlara katıldım,
İlk, orta teknikeri öyle bitirdim.

Düşünüyorum da, haksızlık ettim,
Kitap dolu torbamı, sulara attım,
Dövüldüm okulda, aşağılandım,
Bilse kitaplarım, bana hak verir.


ÇOCUKLARIM
Resimlere bakar, teselli ararım.
Bazende yanında gibi konuşurum,
Hislerle gözyaşımı buluştururum,
Herkese onları, sorar dururum.

Sevgili oğlumla biz arkadaştık,
Dertlerimizi birbir paylaşırdık,
Felek aldı gitti onu, biz kaldık,
Gelir mi diyerek bekler dururum.

Kaybettiğim oğlum, kızım, torunum,
Ruhlarına her gün, dua okurum,
Dilim varmıyor ama kırgınım,
Rüyamda görmeyi, bekler dururum.

Aile resmini bir tablo da topladım,
Resimleri çiçek diye kokladım,
Solmasın diye kalbime sakladım,
Ona bakar bakar, ağlar dururum.

İLK SEVGİLİMİZ
Anam babam beni, erken everdi,
Erken evlenenler, döl alır dedi,
İlk oğlum evimize neşe verdi,
Anam, Mehmet’in şıvgası diye severdi.

Mahir, çalışkan bir talebeydi.
Duraksız fen lisesini bitirdi,
Yirmi ikisinde o bir mühendisti
Yurduna önemli hizmetler verdi.

Mahir, Yedek Subay, şimdi uzakta,
Kars çok uzak, gidilir uçakla,
Çağlar, ağlar baba diye kucakta,
Gel oğlum gel de, oğlun ağlamasın!

Rabbim, bizlere bir ömür biçmiş,
Buna alın yazısı, kader demiş,
Kaderin sonunda ecel gelirmiş,
Mahirin kaderi sona ulaşmış.

Yetmiş yaşında, o yoruldu bitti,
Dünyayı terk etti, ahrete gitti,
İlk sevgilimiz, ilk acıyı etti,
Yandı ciğerim oğlum, nur içinde yat!


KÖYÜMÜN ADI
Yabancı Türkologlar incelemiş,
“Bahşı” demek, sözcü şair demekmiş,
“Âşık Aydın” Bahşıların piriymiş,
Necep oğlan, ondan almış bu dersi.

Türkistan’da çok Bahşı varmış
Anadolu’ya Azer yoluyla gelmiş,
Necep oğlan meşhur bir Bahşıymış,
Bahşıların ilki, kurmuş bu köyü.

Köyümüzün esas adı, Bahşı imiş,
Sonradan ek almış, Bahşili olmuş,
Bahşı Necep oğlan destanından gelmiş,
Bahşı’lardan biri kurmuş bu köyü.

Daha başka Bahşılarda varmış,
Onlardan biri de meşhur Elbent’miş,
Necep oğlan Bahşı, Elbent’i yenmiş,
Halil İbrahim Bahşı, anlatıyor bunu.

O sebeple ki Keskin kaymakamı,
Toplantıya çağırırken muhtarları,
Gelsin herhangi bir Bahşılı,
Demiş, yeter o temsile köyü.

NOT: Bahşı; geniş manada filozof, halk filozofu da demekmiş.

DOĞA
Gençlik, bahar gibidir durmaz geçer,
Baharda, güneşle güller çiçek açar,
Rüzgâr eser, yağmur şimşekler çakar,
Hepsinin ulvi bir gayesi vardır.

Yaza doğru çiçeklerden meyve olur,
Aşk gençliğin renkli ateşli koludur,
Tabiat birbirine bir eş bulur,
Minik filizler tatlı yavrular olur.

Kuşlar gibi gençlerde yuva kurar,
Yuvayı yaşatmak gencin borcudur,
Seller gibi coşmaz, sükûnet bulur,
Bu defa sevgiler, fidanlaradır.


TERCİH YOK
Ben onüç yaşında, girdim fabrikaya,
Ondördünde de, oğlum Kara Hasan,
Onbeşinde reis oldu aileye,
Ana bacı korur oldu Hasan’ım.

Beş, altı yaşında küçük çocuklar,
Çocukça küçük bir çete kurarlar,
Koca treni yoldan çıkartacaklar,
Çetenin başkanı olmuş Hasan’ım.

Rayların üstüne, saman dökerler,
Nasıl devrilecek, diye seyre çıkarlar,
Tren raysız nasıl gider, merak ederler?
Geçer gider onlar bir şey göremezler.

Ben evde yokken O, benim vekilimdi,
Ailemi koruyan şanım şerefimdi,
O benim oğlum, canım ciğerimdi,
Ateşler gibi cevval, oğlum Hasan’ım.

Herkesin çocuğu kendine kıymetli,
Benimkiler bana, süper kıymetli,
Kızlarım oğullarım birbirinden kıymetli,
Ayırt edemem, hangisi daha kıymetli.

KOMŞU VE DOSTLUK

Bahçemde faydalı, sınır komşum var,
Iğıl ığıl akan, serin suyu var,
Yazın ateş gibi, yanan ayaklar,
Sokarım içine, serinlik verir.

Bu sınır komşum bir ulu akarsu
Akar durur sessiz, sakin ve uslu,
Gösteriş, çavlanı yok ama sinsi,
Şakası yok, insanı boğuverir.

Deli akmaz, Fırat gibi Ren gibi,
Belirsiz, sanki durgun bir göl gibi,
Ben onu severim, sevgilim gibi,
Bonkördür bana da, bol sular verir.

Ben gözümü açtım da onu gördüm,
İçine girdim ve dışında durdum,
Canım kitapları hediye verdim,
Umarım onları, denize verir.

Sevgili Kızılırmak’ım benim!
Sırası geldikçe seni överim,
Artık köprün var, üstünden bakarım,
Mavi serin sularını özledim.

KÖYDEN İŞE GİTMEK
(GEZDİM YİNE ESKİ YOLLARDA)

Daha şafak sökmedi çok vakit var,
Hava bozuk rüzgâr fırtına var,
Sıkıca giyindim, serde gençlik var,
Giderim işime, sen merak etme.

Sabahın seherinde, söner yıldızlar,
Diz boyu kar dolu, gittiğim yollar,
Beyaza bürünmüş, ovalar kırlar,
Yürü Mehmet yürü, arkana bakma.

Yolumu kesen bir de Kızılırmak var,
Aşırı soğukta, suları buz tutar,
Su azalınca oluşur adacıklar,
Yapacak şey yok geçeceksin yaya.

Varıp baktığımda, Kızılırmak’a,
Geçit vermiyordu, buzlar kayığa,
Mecbursun geçmeye, giysiler fora,
Eksi on derece, geçerim üryan.

EY İNSAN
Seher vaktinde söner yıldızlar,
Giderim soğukta diz boyu karlar,
Beyaza bürünmüş ovalar kırlar,
Tabiat işliyor, saat biçimde.

Mevsimler döner durur, kendi içinde,
Bazan güneş güler, hava açınca,
Güller çiçekler açar, bahar gelince,
Bağlar bahçeler kokar misler içinde.

Acı tatlı olaylar, tarih içinde,
Bir tarafta insan, açlık içinde,
Bir tarafta refah, sarhoş biçimde,
Bivefa insanlar, riya içinde.

Bilmem ne denir bu, tamahkârlara,
Arzı doldursalar, karınlarına,
Ey ins! Ne olacaksın bu encamınla,
Sorgu hesap var; ahret içinde.


HASRET İÇİNDE
Bilmiyorum kızım, sen memnun musun?
Sevenlerince sen, rahat uyusun
Diye dualarla anılıyorsun.
Benimse ciğerim, közler içinde,

Anılar bitmiyor, ne yöne dönsem,
İçeri geziyor, dışarı gitsem,
Sılaya gitsem, gurbette gezsem,
Her yerde ciğerim közler içinde.

Her şeyi bırakıp, içe kapansam,
Unutmaya çalışsan da anmasam,
Yalnız gazeteyle kitap okusam,
İmzaların var kitaplar içinde.

Ben de bu sevgi, bu acı, bu elem,
Yanarak söner mi, biter mi bilmem,
Hasretten yansam kül olsam savrulsam,
Yellerle, sevgim gider, küller içinde.


BAHARDA VEDA
Baharda bahçeler, çiçekle doldu,
Ağaçlar süslendi, yemyeşil oldu,
Kırlar çiğdemlerle, lale ve güldü
Bakmadı çiçeklere çekti de gitti.

Diliyle insanı sevindirirdi,
Şuh sesi herkesi dinlendirirdi,
Gülmesi ateşi söndürürdü,
Bizi ateşlere, yaktı da gitti.

O, bize bir gönül yarası oldu,
Gönüller elemle, hüzünle doldu,
O melek misali, tatlı bir kuldu,
Melekler dünyasına uçup ta gitti.


EVLAT SEVGİSİ
Resimlerle, hayali sohbet ederken,
Ece’yle karlar üstünde güreşirken,
Beni Avrupa’ya yolcu ederken,
Ne güzeldi, bunları düşünürken.

Derken, çalar kapının zili, ümitler,
Uyanır gönüller, birini beklerler,
Geldi ta uzaklardan, torun sanırlar,
Söner ümitler boşuna beklerken,

Evlat sevgisi, eşsiz ve kutsal,
Boşuna beklemek bile, hoş bir hayal,
Atalar, evlat için sonsuz duygusal,
Evlatlar, ataları umursamazken.

MUTLULUK
Kumsalda seni ilk kez gördüğümde,
İşte aradığım mutluluk önümde,
Ateş yanmaya başladı kalbimde,
İşte aradığım mutluluk önümde.

Rüyalarımın hasreti önümde,
Bakıyorum ona,açık gözlerimle,
Korlar yanıyor of, o yüreğimde,
İşte aradığım mutluluk önümde.

Hayalinde yanar yanar dururdum,
Sihirli cemalini aşikâr gördüm,
Rüyada görmeye bile razıydım,
İşte aradığım mutluluk önümde.

TEKERLEK’İN İCADI
Merak buya, hayalde, Mezopotamya’dayız,
Asma bahçelerde refah güller içindeyiz,
Zaman, üçbin yıl, milattan önceyiz,
Devir fark etmez, biz insan, bir şey karıştırırız.

Her şey var, taşıma aracı yok, insan taşır,
Sırtta mal taşımanın adı hamallık kalır,
Mezopotamyalı, düşünür bir şeyden Beşir (müjde)
İşte bu icat bu icat uygarlığın temelidir.

TEKERLEK, âlimin bulduğu icat, tekerlek,
Bütün icatların anası, oto, gemi, uçak,
Hepsi bir rotor, pervane, diskle çalışarak,
Taşıma nakliye ulaşım işi yapacak.

Dünyayı aydınlatan, can veren, Güneş’e denk,
Tekerlek mucidine, Allah’tan rahmet dilemek,
Bizlere düşen bir insanlık borcu olsa gerek,
Ümid hayatı diri tutar onu bilerek,
Kesmedik Ümid’i, yeni icat bekleyerek.

DOKUNAMADIM
Eskiden, yan yana otursak bile,
Küçük bir mesafe olurdu yine,
Şimdi girdi kalbinin derunune
Ellerim boş kaldı, dokunamadım.

Sen gittin gideli, hep gezip durdum,
Şehirlerarası, mekik dokudum,
İnanmayın bana, evde oturdum,
Ne yapsam faydasız, dokunamadım.

Ergani İstanbul Alaaddin,
Her tarafı öyle gözledim,
İstanbul’dan, gittiği yer, Alaaddin,
Buldum izini ama dokunamadım.

Hayalde dönüp dolaşıp yoruldum,
Onu tek bir defa rüyamda gördüm,
Öldüğünü hiçte bilmedim,
Ne yazık ki yine, dokunamadım.

Peline;
Evlat acısını, çekenler bilir,
Bu sönmüş olan, ateş gibidir,
Sönen ateşlerin koru bir midir?
Külleri kalkınca, kor, hep aynı yakar.

KAĞNI TÜRKÜLERİ
Kağnı;
Bir çift tahta teker, bir ağaç, eksen,
Karosere bağlı, tahta yabaklar,
Okuna yan yana öküz koşulan,
Aheste yol alır, inler kağnı sesleri.

Her tarafı tahtadan bir araba,
Yanık bir ses, ısındığı sırada,
Döner eksen, yataklar arasında,
Rezonans olmaz ki kağnı sesinde.

Harmandan saman çeç çekilir köye,
Şafakta başlar kağnılar inlemeye,
Tanyerinde karışır sesler seslere,
Ezan sesi ile kağnı sesleri.

Bizim kağnı, Zeki Müren’in sesi,
Pırtlamazın sesi Esmeray’ın ki,
Kara Mustafa cinlerin sesi,
Rüyama girerdi, kağnı sesleri.

Ben küçük yol uzun, yürüyemezdim,
Babam acırdı, kağnıya binerdim,
Yumuşak saman içinde dinlerdim,
Böyle girdi kafama kağnı sesleri.

ÖMÜR DENEN ŞEY
Makine ve motorlarda bir organ vardır,
Bu organın adı bilyalı yataklardır,
Teorik ömrü bir milyon ikiyüz devirdir,
Nizami çalışırsa bu ömründen ileri geçer.

İnsan ömrü de zamandan ince bir dilimdir,
Bu da insan için kanuni ilahidir,
İstisnası yoktur, bütün Nas’a şamildir,
Sanki doğduğu an, kurulmuş bir saattir.

Kurulmuş saat, geriye doğru çalışır,
İnsan yaşama dalarda onu unutur,
Fark etmez, ömür bitmiştir saat durmuştur,
Yeni hayat ümidi mahşere kalmıştır.

Nasıl çalışırsan çalış, müddet sabittir,
Ömür denen zaman, miktarı aynı kalır,
Kimse, ne azaltır ne de çoğaltabilir,
Bu kanun ta levhi kalemde yazılmıştır.

Mahşer uçsuz bucaksız bir kalabalıktır,
Ne zaman olacak, belli bir zaman yoktur,
Orda insanın gözü, tepede olacaktır,
Allah’ın ilmi çok, bir yol gösterecektir.

ANNEME
Anamı derinden hasretle özledim,
Rüyada görmeyi, nasıl bekledim,
Dualar okudum sana üfledim,
Garip anam, seni pek çok özledim.

Anam yandı ciğer, onu közledin,
Gelirsin rüyamda diye bekledim,
El ve ayağından öpmek istedim,
Garip anam seni, pek çok özledim.

Yalnız başına sen, orda kabrinde,
Babam, oğlun kızın, öbür dünyada,
Yatmak istiyorum ben başucunda,
Garip anam seni, pek çok özledim.

YANARDAĞLAR VAR
Sen kalbimde taht kurmuş otururken,
Hasret kaynıyor fokur fokur içten,
Sular söndürmüyor nefsi bu ateşten,
Sanki aramızda yanardağlar var.

Hasret bir susuzluk, yanar derinden,
Gönül kavrulur durur bu ateşten,
Ayrılır yollar vuslata giderken,
Yolları ayıran yüce dağlar var.

Başka yerde olsa da kabirlerimiz,
Artık mahşerdir, buluşma yerimiz,
Bilmiyorum ne zaman randevumuz,
Şimdi aramızda başka dünyalar var.

UZAKLARDASIN
Her zaman her an kalbimin içindesin,
Dokunmak istiyorum nerelerdesin,
Uzatıyorum ellerimi sana
Dokunamıyorum, çok uzaklardasın.

Arasam Kâbe’de ayak izini,
Resimlerde görsem güzel yüzünü,
Tanrım duysam bir tek sözünü,
Görünmez yerlerde, uzaklardasın.

İnsanlar için bir hesap günü var,
Ölen her kişi orada bir hesap görür,
Sonra kabrinde ta haşre kadar uyur,
Mahşer ne zaman, daha çok uzaklardasın.

Mahşer uçsuz bucaksız kalabalıklar,
Arı gibi vızır vızır uçan ruhlar,
Düşün ki orda nasıl buluşacaklar?
Ancak Allah bulur, yoksa uzaklardasın.

DÜŞÜNMEK EN GÜZEL NİMET
Düşünmek kadar güzel bir şey var mı?
Düşüncene kimseler karışır mı?
Dünya ahret verilmiş ellerine,
Şükürler olsun onu bize verene.

İstersen sorguya çekte Neron’u,
Sor bakalım, neden yakmış Roma’yı,
İstersen çağırt gelsin Karun’u,
Nereye saklamış onca parayı?

İstersen kedere gark ol da ağla!
Sunal seyret, gül katıla katıla!
İstersen deniz, ırmak sel ol çağla!
İstersen gülşende lale gül kokla.

Kimse demez ki neden kokladın lale?
İşte düşünce hür, serbesttir böyle,
Düşüncede işe karışma öyle,
Şükürler olsun onu bize verene.

İsticvap etki,ne arıyormuş Dara?
İstanbul’da vede Anadolu’da?
Kim? Şah İsmail’i kaçtığı yere
Kadar kovalarmış, durduk yerde.

Ey Allah’ın kulu! Dağdan gemi gider mi?
Rüzgâr mısın yelmisin, sana zor değil mi?
Aden, Viyana, Fas uzak değil mi?
Atalarımla iftihar, bana hak değil mi?

Ahtapot sarmıştı ana vatanımı,
Atamın kılıcı kesti kollarını,
Denize döktü şımarık Yunanı,
Rahat uyu atam, güven Mehmet’e.


ERDEK’TE
Bir zamanlar ERDEK koyunda bir kamp vardı,
Misafirler yüzer, güler eğlenirlerdi,
Müzik eşliğinde, minik bir çift dans ederdi,
Seyircinin kalbi, sevgiyle dolardı.

Mehtapta müzik sesi yankı yapardı,
Yüreklere sevgi ve coşku dolardı,
Martılar yorgun düştü uykuya vardı,
Minikler zevkle dansa devam ederdi.

Palazların adı, Ekin ve Evin’di,
Anne onları şefkatle severdi,
Allah’tan lütuf ve mutluluk derdi,
Mutluluğun şahikasına ererdi.

Kardeşlerden Ekin dünya değiştirdi,
Kederli ana kızını evlendirdi,
Görevim bitti, gitsem oğluma derdi,
Dilek, kısa zamanda kabul gördü…


MEHTAPTA BİR GEZİ (Şarkı)
Kırlarda laleler ve güller vardı,
Gökte beyaz ışık, saçan ay vardı,
Ruhumuzu bir aşk duygusu sardı,
Gökle gümüş ışık saçan ay vardı.

Biz yürüyorken ay, dahi yürüdü,
O da aşka geldi, rengi soldu,
Kırlarda mehtabın, zevki sarmıştı,
Gökte gümüş ışık, saçan ay vardı.

Bu rüya gibi renkli bir geziydi,
Bu bize mehtabın, hediyesiydi,
Gece kuşlarının şarkı türküleriydi,
Gökte beyaz ışık saçan ay vardı.

21 AĞUSTOS 2018 KURBAN BAYRAMI
Bayramdı Türkan’ım, sesin gelmedi,
Kulağımda hareli bir ses çınladı,
Ruhlar âlemi buluşma yerimiz,
Henüz ilahi emir gelmedi.

Demekki dünyada çilem dolmamış,
Teselli de eş dost, eksik olmamış,
Kalemin yazdığı, ömür dolmamış,
Henüz ilahi emir gelmedi.

Beş ay üç gün olmuş, nazlım gideli,
Her taraf anılarla döşeli,
İlkbahardı sen toprağa düşeli,
Gözüm yollarda kaldı emir gelmedi.


ALIN YAZISI
Haseki hastanesi derler sana
Yaptığını biliyor musun bana?
Nazlı kızımın ruhunu sakladın,
Yüreğim ve kalbimle dargınım sana.

Beynine düşmüş kırmızı bir damla,
Ne olurdu? Alsaydın ihtimamla,
Gözümde şanın daha da büyürdü,
Bu hal uygun değil, senin şanınla.

Sitemim içimde, yanan yaradan,
Kaderini böyle yazmış yaradan,
Değişir mi levhi kalemdeki yazı,
Bizimki dert yanmak şöyle sıradan.


ESKİ BAHŞILI
KÖYÜM
Karadere derler, çok sarp bir vadi,
Dibinden çağıl çağıl sular akardı,
Ağzında dev bir dut ağacı vardı,
Meyvesi, üç köye bile yeterdi.

Vadinin yamaçları yüksek kayalık
Dört kilometre sonra genişlik
İlk defa köy orada yerleşik
Tepeden tepeye, keklikler uçardı.

Köyden yukarda, bir çeşme vardı,
Boyu uzun ve dört kurnası vardı,
Kurnalardan harıl harıl su akardı,
Dizi dizi dutlar ve göleti vardı.

Göletin içi su ve mille dolar
Camızlar hemen içine dalar
Çıkmazlar içinden, zevkten puflar
Bu gölete giren, boğulur derlerdi.


İNSAN İBLİS İLİŞKİSİ
Biz insan olarak yaratılmışız
Gerçekten insan mıyız onu bilmem
Diyelim ki öyle ya yaptıklarımız
İnsanlığa yakışıyor mu? Bilmem.

Hak hukuk dünyanın asli temeli
Hakkı çiğnetmek şeytanın ameli
İnsan ona uyar, ezelden ezeli,
Ne yapsakta ona, uymasak bilmem.

İnsi yaradan, iblisi de yaratmış
Onları birbirine hasım yapmış
İns iblisi kovmuş, görevi devralmış
İblise iş kalmamış, iyi mi? Bilmem.

AĞLATMA BİZİ
Durdum başucunda, baktım yüzüne
Perde inmişti, yumuk gözüne
Bir cevap gelmedi, benim sözüme
Açıver gözünü, ağlatma bizi.

Vardım baktım ruhsuz baygın yatıyor,
Derdime yeni dertler katıyor,
Devran dönüyor ne güneşler batıyor,
Dur kızım dur, dur da ağlatma bizi.

Mahzun gözlerinde, manidar bakış
Andıkça oğlunu, içine akış
Yorgunuz gidemeyiz, yolumuz yokuş
Sen gitme kızım, ağlatma bizi.

Yanık yarası derler derine işler
Evlat acısı da yanıktan beter
Atalar haberi düşlerden bekler
Rüya da gel bari ağlatma bizi.

Kader mi beynine gelen kanama
Yanıp tutuştun da, cananına
Dileriz Allah’tan, kavuşasın oğluna
Haber ver rüyada, bekletme bizi.

UYURUM
Hayat yolunda, makule uyarım.
Gidince orada, rahat uyurum.
Dertlerimi, bu dünyada koyarım.
Gider orda rahat rahat uyurum.

Dünyadan giden ataları özledim.
Ömrüm boyunca bu dünyayı izledim.
Çoğu kez dostlardan vefa görmedim.
Bulursam vefalıyı yatar uyurum.

Sadakat timsali, bir insan gördüm.
Vefadan bıkmadın mı, diye sordum.
Dedi, seksen yıldır seninle durdum.
Vefalının koynunda yatar uyurum.

BİR DİLEK
Şöyle acayip bir imkân olsa,
Belli bir zamanda görüşülse,
Bilgi alınıp bilgi verilse,
Dünyalar arasında haberleşilse!

Bu görüşme rüya şeklinde olsa,
Olmaz, olmaz deme, Allah dilerse,
Oluverir hemen, Rabbim ol derse,
Dünya ve ahret arasında.

Kalan yok dünyada, gelen gidiyor,
Gidenlerden hiçbir haber gelmiyor,
Merak dolu insan, haber bekliyor,
Ne fark var? İki dünya arasında.

Yarab, kuran diyor ki bekle kabrinde,
Görürüsün olanı, haşır vaktinde,
Bize akılı verdin, merakı hem de,
Lütfunla bilelim, rüya sırasında.


HASEKİ HASTANESİ
Türkan, beyin kanaması neticesi başından ameliyat olmuş, yoğun bakımda şuursuz durumda yatıyor.
Zorlukla ziyaret edebildim, ayılacağına ümidim azaldı.
Ciğerim koptu, onu bağışlaması için Allah’a dua ettim ve kendine:

GEL GİTME KIZIM
Zaten bu dünyada, hiç kimse kalmaz,
Acele etme sık dişini kızım.
Bir anne tek kızını öksüz bırakmaz,
Vazgeç gitmekten, gel gitme kızım.

Elbet seninde bir bekleyenin var,
O sonsuz deryaya, düşmek mukadder,
Kesin hepimizin, gideceği yer,
Acelen nedir ki? Gel gitme kızım.

Saçların sarı bir çiğdem demeti,
Dilinden dökülen, zemzem şerbeti,
Felek ne hikmetse, acele etti,
Uyan kuzum uyan, gel gitme kızım.

Senin gülüşün bende akan ılık kan,
Sen gidersen dünya ışıksız bir han,
Hayatın yaprağı, döküldüğü hazan,
Hazanı aşmış güzdedir baban,
Gözyaşım dursun! Gel gitme kızım.

KIRIKKALEM
Biz cumhuriyetle doğduk,
Büyüdük bir adam olduk,
Kırıkkale’yle büyüdük,
Biz,Cumhuriyet çocuklarıyız.

Kırıkkale’yle akranım,
Esin verirdi kitaplarım,
Onu halkevinden alırdım,
Biz,Cumhuriyet çocuklarıyız.

Küçücüktü Kırıkkale,
Köyden gelirdim mektebe,
İlkokulda mertebe,
Biz,Cumhuriyet çocuklarıyız.

Irmak vardı yolumuzda,
Serinlerdik sularında,
Her gün yalnız iki defa.
Biz,Cumhuriyet çocuklarıyız.

Ben küçücük ırmak derin,
Sular soğuk hava serin,
Şaka değil gerçek derim,
Biz,Cumhuriyet çocuklarıyız.

Kırıkkale de neler var?
Koca uzun bir nehir,
Büyük büyük fabrikalar,
Biz,Cumhuriyet çocuklarıyız.

Vatanın müdafaasında,
Başta gelir Kırıkkale,
Silahlar verir Mehmede
Layık olur Cumhuriyete.

KORE HARBİ
Ellili yılların başında,
İki kardeşin arasında
Kavga vardır KORE’lerde
Top yapılır Kırıkkale’de.

Kuzey Kore, arkasında,
Sovyetlerle dâhil Çin’de,
Güney Kore, tarafında,
USA, onaltı batılı ülkede
Bir de Mehmetçik orada.

Gafilleri bir çembere,
Alır cesur Kuzey Kore,
Ramak kalmıştır ecele
Bekliyorlar teslim üzere.

Bilmiyor ki Coni, Mehmet var,
Mehmetçik ani süngü takar,
Saldırıp çemberi yarar,
Kore ve batı kurtulur.

Mehmedi tanır Sovyetler,
Hem desoylu batılılar,
Unutulmaz yenen tokatlar,
Kulak çekerdi Osmanlılar,
Kavga ederse yaramazlar.

KİMLİK
Gençlikte hayalim, ukde beynimde,
Yaşıyor ümidim, halen içimde
Yaşam sevinciyse, bahar biçimde,
Yitirmedim saygımı yaradana, ben.

Zaman akmaz görünen ulu bir nehir.
Sessiz sedasız akan cisimsiz bahir.
Nice tarihi geride bırakır,
Yaşam sevincimi yitirmedim, ben.

Abat bir vatanda yaşıyorsa gençlik.
Orda düğün, bayram ve şenlik.
Millet hasleti, mertlik ve cömertlik.
Bu mert milletin bir evladıyım, ben.

Benim yurdumun adı Anadolu.
Mehmetlerin hepsi de bir Türkoğlu.
Dadaşlar, Seymenler, Efeler dolu.
Vatanım milletimle cennetteyim, ben.

ANARKEN OSMANI (1)
Osman’ın dolaştığı çevre dağlar,
Dağlarda aradığı tek bir şey var;
Acep bir izine rastlar mıyım, der.
Oysa o kabirde, çeker Osman’ı.

Osman durmadan hep arılar arar.
Derdi arı değil, ciğeri yanar,
Genç yaşta ölen oğlunu arar.
Neden üzer felek, garip Osman’ı.

İrfan, genç yaştayken evlenmişti;
Allah onlara bir oğlan vermişti,
Lösemi, İrfan’ın yolunu kesti,
Öksüz bıraktı, küçük Osman’ı.

Osman küçükken, anamız ölmüştü.
O da torunu gibi, öksüz kalmıştı.
Dedenin kaderi, toruna geçti.
Zalim dertler, bırakmıyor Osman’ı.

Bu hüzün, bu evde dönen bir çarktı.
Osman’ın kızıda, dünyayı bıraktı.
Elem azalmadı, daha da arttı,
Acılar aldı götürdü Osman’ı.

Ölen oğlu ile kızına yanan
Ana, kabir başına otururken
Bacağı kırılır, figan ve elem
Karışır hepsi anarken Osman’ı.

Görünürde yoktu bir günahları.
Felek niçin verdi, bu cezaları.
Biz bilemeyiz günah ve hayırları
Dileriz Allah’tan, cennete koysun
Bu garip aileyi ve Osman’ı.

ÜZÜMLERİN AHI
Acımaz insan, sıkarak ezer preste,
Kimi şarap yapar, içer streste,
Öteki çıkarır, ruhumu bir imbikte,
Viski çıkarıp ta, içerler zevkle.

Daha neler, başka neler mi eder?
Alır ayağın altına, bizi ezer.
Gözyaşı kana karışır ki kader
Kaynaya kaynaya, oluruz pekmez.

Ezmeden önce üstümüze maın döker;
Bazen bu yetmez, süt yoğurt döker,
Bu da renk ve tadına tesir eder,
Böyle oluruz, bal gibi bir pekmez.

HAYAL KURMAK
Nahif bir kalbim, bir yüreğim var,
İçinde kurulu mizan terazi var,
Bir gözünde kızım, birinde oğlum,
Hayallerin boşuna, Tanrının dediği olur.

Torunuma kalbimin ortası var,
Bozamaz dengeyi ortada oturur,
Ahrette müstakbel arkadaşlar,
Hayallerin boşuna, Tanrının dediği olur.

Ey gönül, sen seni ne zannedersin?
Kendine arkadaş hazırlıyorsun,
Acep ne der Tanrı, demiyorsun.
Hayallerin boşuna, Tanrının dediği olur.


SIRDAŞLARIM
Gözlerdim oturup, kalktığı yerleri,
Bastığı yerlerde, ayak izlerini,
Dağlara sinmiş mi ki güzel sözleri?
Dinlemek isterdim, o güzel sesini!

Haber sorardım, uçan turnalardan,
Derelerde akan, soğuk sulardan,
Ilgıt ılgıt akan, Kızılırmak’tan,
Bir hayal kalmış mı, o ela gözlerden?

Gider dert yanardım, kale dağına,
Dağlar taşlar şaşkın, bakardı bana,
Üzülür cevap veremezlerdi ama
Dağlar benim suskun sırdaşlarımdı;
Derdimi dökerdim, sırdaşlarıma.

İNSANOĞLU VE GÖNLÜ
Deniz dalgalanır, ırmaklar akar,
Rüzgârların önünde bulutlar uçar,
Döllenmek üzere, çiçekler açar,
Yalnız insanoğlu, her şeye karışır!

Güneş, arza nurdan ışıklar saçar,
Yıldızlar uzaktan bize göz kırpar,
Bütün varlıklar, bir görev yapar,
Yalnız insanoğlu, her şeye karışır!

Gönül kocamaz, uzuv ihtiyarlar,
İnsan o dur ki, serüvenle bahtiyar,
Gizli açık demez, burnunu sokar,
İnsanın gönlü genç, beden ihtiyar.

DİNMEYEN HÜZÜN
Bazen öyle meyus, haller oluyor,
Sisli bir hayal içinde yüzüyor.
Bir ses duyuyor, gözlerim kapalı,
Bu ılık ses beni uyandırıyor.

Artık açık gözlerimle görüyor,
Bana bakan resimde gülümsüyor.
Sevgi, hüzün, acı hepsi karıştı,
Bu saf yüz sessizce bana bakıyor.

Sinirlerim boşaldı da ağladım,
Buna dayanması kolay mı sandın?
Ağla ağla doya doya rahatla!
At atabilirsen, keder azalsın!

Eşim gelmiş başımda bana bakmış!
Neden ağlıyor acep, diye şaşmış,
Ne oldu, diyerek beni uyardı,
Türkân, ona da baygın baygın bakmış.


TATLI SESLİM
Şaka yollu iki sözüme gülerdi,
Onun gülmesi dünyaları değerdi,
Sesi, bana altın gibi gelirdi,
Yok artık o, o hazzı, asla duyamam.

Kızıma şakadan, Türkan hanım derdim,
Bu sözümle onu öyle ateşlerdim,
Ta uzaklardan bile bunu anlardım,
O tatlı sesi, artık asla duyamam.

Bir başka latifemde, “Eyimin” derdim,
Ege diyalektlerini kullanırdım,
Ta uzaklardan bile onu anlardım,
Hasretim bu tatlı sese, asla duyamam.

İHTİYAR DELİKANLI
Asra yakın bir zaman, çalıştım durdum,
Gidemem gayrı ben, epey yoruldum.
Yaşarken, çok şeyler duydum, duruldum,
Gidemem efendim, yollarım yokuştur.

Ne kadar sarpsa da, sevginin yolu,
Aşkı unutmuyor, insanın gönlü,
Boşuna bir hülya, kırılmış kolu,
Gidemem efendim, yolum yokuştur.

Zamanla yorulmuş, dermansız beden,
Bu dünya bir köprü, üstünden giden
Dönemez geriye, gider ebeden,
Gidemem efendim, yolum yokuştur.


GENÇLİK
Gençliği özlüyorum, sen özlemez misin?
Geçmiş gitmiş olsa da, posası var,
Eğer onu bir yerlerde görürsen,
Deki “onun sana sevgi, selamı var”

Gençlik bir ilkbahar, hep aynı kalmaz,
Çekilir gider yavaş yavaş durmaz,
Zannetmeki yeşil yapraklar solmaz,
Vakti gelince ecel onu selamlar.

Taze gönüllerin, kanatları var,
Esince rüzgâr tüy gibi uçarlar,
Teravet, hareket kanlarında var,
Hazana ulaşınca, uykuya dalar.

Gençliğin gönlünde, kırmızı renkler,
Baharda çiçekler sarı, pembe açarlar,
Hazana varınca, solar sararırlar;
Yaşlı kafalarda, başlar düşünceler.

Gecelerin hası, on dördünde aydır
İşte gençlikte, böyle bir şeydir,
Bir ateş topu fokur fokur kaynar,
Coşarak, ırmaklar gibi çağlar.


CENNET KOKUSU
Yeğenimin bahçesindeki güller,
Dostlara sunulan çiçekler, buketler,
Ilık güneşte olgunlaşan meyveler,
Elma, kiraz, ayva, lavanta kokar.

Güller, çiçekler, meyve dolu dallar;
Dalda öter altın sesli bülbüller,
Olgunlaşınca tazecik meyveler,
Doldurur her tarafı aromalar.
Reyhanla, fesleğen cennet kokarlar.

Rüzgârla sıkışan bulutlar ağlar,
Bulutun gözyaşı toprağı sular,
Akan gözyaşı da dallara yarar,
Baharda topraklar, mis gibi kokarlar.


KARA TOPRAK
Bazen telefon acı acı çalıyor,
Ne var diye baba onu açıyor,
Türkan gelmiş de ona bakıyor,
Kırma bakışını, ey kara toprak.

Başında siyah bir şapka, gülüyor
Rüya gibi bir görüntü veriyor
Tabi babasını sevindiriyor
Sevgimizi kırma, ey kara toprak.

Türkan’ın başında manalı kalpak
Çiçeğini yeni açmış bir zambak,
Esen meltemle titreyen bir yaprak
Koparma yaprağı, oy kara toprak.

Ona bakarken içinde bir şey kaynar
Ciğerim sökülür ve kalbim oynar
Ağlarım ağlarım, gözyaşım pınar
Dursun gözyaşım, beni de al, kara toprak.


GEL GİTME KIZIM

Babayım kükremiş, sönmüş volkan,
Savrulur lavları, kül eder kızım,
Sen hançer yemiş, yaralı ceylan,
Eriyip gitmeyelim, gel gitme kızım.

Türkan’ım sen neye içleniyorsun?
Yapacağın umreyi unutuyorsun,
Burada her şey yarımken gitmemelisin,
Sensiz biz ne yaparız, gel gitme kızım.

Feleğin derdi ne, bilemiyoruz,
Acı, keder, elemle edemiyoruz.
Türkan’ı almayın, yalvarıyoruz,
Gözlerimiz yaşlı, gel gitme kızım.

Feleğin vurduğu darbe yetmez mi?
Yeni bir darbe de sen vurma kızım,
Yaralı kalbimizi felç etme kızım,
Evin Halil Mustafa’yı terk etme kızım,
Vazgeç gitmekten, gel gitme kızım.

Yarabbi büyük mü konuştuk yoksa
Tövbeler tövbesi, tövbe yarabbi,
Kim koruyabilir, gazabından bizi,
Amadeyim emrine, beni al yarabbi.
Derdim iki iken üç oldu kızım,
Bir de sen ekleme, gel gitme kuzum,
Bu kadar cefa bize yetmez mi kızım,
Vazgeç bu sevdadan, gel gitme kızım.
Ağlatma Nazlı Evini, gel etme kızım.

Evlat acısı durmaz, giderek katlar.
Teskin etmeye çalışsa da dostlar,
Duygu seli olur, şişer başlar,
Yanar yanar dinamit gibi patlar,
Sık dişini, patlatma beynini kızım.

Benim anam henüz kırkdokuz yaşında,
Gitti acılar sızılar içinde,
Kaldı yaşlı babam öksüz biçimde,
Huzur bulamadı ahir yaşında,
Eşini öksüz bırakma, gel gitme kızım.

Canım cananım, ciğerim evladım,
Senin yokluğuna nasıl dayanırım,
Annenle beraber yalvarırım;
Beni al, diye niyaz ederim,
Sen dur da sırayı, bana ver kızım.


CENAZE ÇADIRI (ROMANTİK BİR KAHVALTI)
Zemin yemyeşil, hali gibi çayır,
Üstümüz belediye tipi bir çadır,
Dışarıda gözyaşı gibi bir yağmur,
Islatır toprağı, kokutur mis gibi.

Soba ortada yanıyor çıtır çıtır,
Üstünde susamlı simit ısıtılır,
Yağmur damlaları çadır pıtır pıtır,
İlkbahar, müjdesini veriyor gibi.

Sobanın etrafı, halka biçimde,
Çaylar üstünde tütüyor, duman içinde,
Kahvaltı ediyor neşe içinde,
Sanki dünyamızda ölüm yokmuş gibi.

Türkan’ı anıyoruz, gözümüz yaşlı,
Evinde sıralı, işleri başlı,
Kızımın künyesi, köyü Bahşılı
Alaaddin Hz. Bıraktım, yedemin gibi.


ÜMÜTSÜZ BEKLEYİŞ
Tarih, On iki Mart ikibinonsekiz,
Türkan’ım yoğun bakımda şuursuz,
Haseki hastanesinde durum belirsiz,
Yüreğim kopacak, kızım gidiyor.

Kızı, damadı, doktor çare arıyor,
Türkan habersiz biçare uyuyor,
Tıp sükût etmiş umar bulunamıyor,
Durum odur ki ebet uykuya gidiyor.

Morgdan çıkarken, açıp gördüğümüz,
Gözleri kapalı, sapsarı bir yüz,
O, hayat dolu güleşen şen şakrak kız,
Ebedi bir uykuya dalmış gidiyor.

Acıpayan Alaaddin Kasabası

İNSANOĞLUNA
Neden dünyaya, dar dünya diyorsun,
Dünyayı kendine dar eden, sensin.
Dürüstlük, ırz, namustan söz edersin,
Ama bütün melaneti sen yaparsın!

İnsanın, insanı anlaması zor,
İnsanın, insanla problemleri var,
Ne cine ne de şeytana gerek var,
Sen o işi, daha iyi yaparsın.

Neden doymaz ki, bu insanın gözü,
Hep aynı düşüncede gelini, kızı.
Hiçe sayılır bu hayatın özü,
Derdin ne ki; nereye gidiyorsun?

Tarihte çok açgözlü biri varmış,
Uçsuz bucaksız hazinesi varmış,
Anahtarlarını kırk deve taşırmış,
Ey KARUN, şimdi neyi açıyorsun?

Bak! Biraz toprağa ihtiyacın var,
Birkaç metre beze seni sararlar,
Hani diyordun ya, bu dünyaya dar,
Bunları dahi bulamayanlar var,
Yoksa yer, tabiatın koynunda yatarsın!

MEHMETÇİKTEN DİLEĞİM VAR
Türk’ün kimseden bir isteği yok,
Kimsenin yurdunda hiçbir gözü yok,
Çömezde, düşmanda utanma yok,
Vur yiğidim vur, densizlere vur.

Türk’e tek yüzlü dost ve dostlar gerek,
Yüzü çift olandan sakınmak gerek,
Dost görünüpte düşmanlık ederek
Vur sinsiye vur, vatan aşkına vur.

Mehmedin kimseden isteği yoktur,
Vatanı korumak, Mehmede haktır,
Yurduma göz diken hainler çoktur,
Vur yiğidim vur, Allah aşkına vur.

Arsız bunlar, kızarmıyor yüzleri,
Kime söylüyorsun, yok ki yüzleri,
Varda bunların ikidir yüzleri,
Vur yiğidim vur,riyakâra vur.

Bizim vatanımız, dünyada cennet,
Bunların işi gücü hile, töhmet,
Huysuzları susturuver sana zahmet,
Vur yiğidim vur, şehitler aşkına vuruver.


OKUL ARKADAŞLARIM

Üç arkadaşın üçü de Nihat’tı.
İkisi İzmirli, biri Ankaralıydı;
Ankaralı, koçak bir delikanlı.
Bunlar, sevgili arkadaşlarımdı.

Ankaralı, koçak delikanlı,
Soytaş Nihat, bizim sınıfa alındı,
Yurtta da bizimle beraber kalırdı,
O da benim samimi arkadaşımdı.

Okul arkadaşlığı okulda kaldı,
Dostluk yola düştü bizimle geldi.
Gerçek dostluk iyice derinleşti.
Arkadaşlık, kardeşliğe dönüştü.

Karakartal Nihat, cesur insandı,
Bana karşı yardımdan kaçınmadı,
Okul notlarını bana verirdi,
Teşekkür sunduğum arkadaşımdı.

Altınkulp Nihat’sa, efendi insan.
Öğreniyordu hem Almanca lisan,
Durmadan, mimar olmaya çalışan,
Efendilik timsali arkadaşımdı.

Mahir, sevgili oğlum arkadaşım,
Soytaş Nihat sevgili kardeşim,
Mutlu talebelik günler geçirdim,
O mutlu günleri özlüyorum.

İki arkadaşım, ıradı benden,
Bıkmışlar buralarda yaşamaktan,
Oğlum Mahir’le Altınkulp Nihat’tan
Hiçbir haber yok bu arkadaşlarımdan.

Ben, sevgi selamlar gönderiyorum,
Siz gençtiniz, bense artık yorgunum.
Yoruldum, bende gelmek istiyorum,
Yer açın! Sevgili arkadaşlarım.

VATAN HASRETİ
Dertliyim, vatandan, ta uzaklardayım,
Gittim denizlere, güzel yıkandım.
Döktüm dertlerimi, denize attım.
Gitmiyor içinden, vatan hasreti.

Çıktım havalara, kuşlarla uçtum,
Baktım yukarlardan, yurdumu seçtim,
Şahane güzelliklere ulaştım,
Dinmedi içimde, vatan hasreti.

Yabancı ülkede, aldım yanıma
Ailem, kavuştum oğlum, kızıma,
İşte sevgili ailem yanımda,
Çıkmadı ruhumdan, vatan hasreti.

Bu sevgi bu ateş, pişmiş bedenle,
Çıkmıyor yunmakla ve yıkanmakla,
Üstelik kaynatsan, kaynar kazanda,
Çıkmıyor bedenden, vatan hasreti.

Kışta kıyamette, bir dal üstünde
Yaşayan bülbülü, götürmüşler de
Som altın bir kafese koymuşlar da
O, da feryat etmiş, vatan hasreti.

II. DÜNYA HARBİ (2) (Ekmek / Almanya)

NE YAPACAK EKMEĞİ
Bu harpten sonraydı, akşam bir evde
Işıklar yanarken, yemek vaktinde
Zil çalar kapıda, git bak der kızına
Kız korkular içinde der ki babasına:

Burada, adam gibi bir yaratık var,
Adam ama, harp malulü bir asker
El ayak ağız burun hepsi protez
Ne istiyormuş o, bakalım bir sor!
Seninle kısa bir görüşme istiyor,
O Stalingrad da albayımdı, diyor.

Adam, albayım diye söze başlar,
Konuşma bitmeden ışıklar söner,
On dakika sonra lambalar yanar,
Ortada ne adam ne yaratık var.

Etrafı ararlar, adam yok, kaçmış
Her şey mevcut yalnız ekmek kaybolmuş
Der kız; oğlu ise hayretle sormuş,
Adama bak! derdi ne ki ekmekle?!!!

II. DÜNYA HARBİ (3) (Ekmek / Almanya)

BİR DİLİM EKMEK
Karı koca yatağında uyuyor,
Derin uyku gece, saat üç sular,
Kadın uykusunda bir sadme duyar,
Her halde biri masaya tosladı, der.

Kadın, eliyle kocasını yoklar,
Eli boşta kalır, yatakta yoktur,
Karneyle üç dilim ekmek verilir,
Adam aç, eşinin payından çalmak ister.

Kadın,ayakucuna basarak gider,
Aniden mutfak lambasını yakar,
Adamı, ağzında lokma yakalar
Ama adam mahcup olmasın diye
Bir gürültü, galiba damda biri var

Lokmayı yutamaz, ağzını yumar
Ve yüzünü öbür tarafa döner
Evet, evet mutlaka biri var
Bende duydum, ya birisi ya rüzgâr.

İkisi de hiç konuşmaz yatarlar,
Adamın ağzında hala lokma var,
Kadın anlamasın diye yutamaz,
Kadın güya uyur, kocasını dinler,
Adam çok itinayla lokmayı yutar.

VATAN KOKUSU
İsviçre Alplerinde, çıktım doruğa
Baktım renkli camla akan Reina
Renkli bulut gibi, uçuyor sular
Şelaleden düşen, Alman Ovasına
Vatan kokusu gelmiyor burnuma.

Eğlencede gidiyoruz Tuna’da
Küçük bir gemicik açık havada
Akıntı doğuya doğru sularda
Derinden bir koku, gelir burnuma.

Gelinimin biri, bir İtalyan kızı
Venedik ki Adriyatik kıyısı
Bizi davet etti, Gelin babası
Doğudan gelir hoş, bir koku burnuma.

Almanya’dan dönüyorduk vatana
Gittik Hagen garına, bindik trene
Yataklı trenimiz vardı Sofya’ya
Geldi hoş bir vatan kokusu burnuma.

DUR BAKALIM
Ey Coni, seninle cenge girmiştik,
Cenk sırasında, senle tanıştık,
Kore’yi hatırlarsınız sandık,
Meğer yanılmışız, seni tanımakta.

Biz eksiden de Türk’tük, şimdi de Türk
O zaman Osmanlı, şimdi ATATÜRK,
Bu milletin bilmediği dönüş ve çark
Kusur etmez sözüne sadakatle.

Acep ne derdi etrafı silah dolsa,
Hudut ateş çemberi Kanada olsa,
Sahi bir zamanlar Rusya Küba’da
Rus gemileri nasıl kovalandı

Eğer Türk’se kızımız, gelinimiz,
Fark etmez oğlan mı kız mı yiğidimiz,
Dadaş, Efe birdir hep kanlarımız,
Cesaret simgesi “TÜRK” ibaresi.


AİLE BOYU
Ben anamın ilk çocuğu olmuşum,
Güneş ufuktan çıkarken doğmuşum,
Uzun siyah, saçlı bir kız sevmişim,
Bana herkes, şanslı insansın diyor.

Dokuz yüz yirmi altı doğumluyum,
Kırıkkale ilim, Bahşılı köyüm.
Pepik Hasan’ın oğlu, kuyumcu soyum
Köylüm bana Pepiğin Memet diyor.

Pepiğin Hasan’ın, dört çocuğu vardı,
İlki oğlan, Mehmet’ti Onun adı,
İkincisi bir kız, O Fatma idi,
Diğerleri Mustafa ve Osman’dı,
Anam bana ilk göz ağrım diyordu.

Şanslı denen Mehmet’in beş çocuğu,
İlkleri; Mahir, Hasan, ikisi de oğlu
Türkan,Şükran en son da Ece doğdu,
Allah insana güzel evlatlar veriyor.


SEVGİ ATEŞİ
Bu nasıl sevgidir, uykuma giren,
Aşkımın ateşidir, bana güç veren,
Duruşu aslanda kendisi ceren,
İşte bu güzele vurulmuş ben.

Aşkımın gözleri, engin bir deniz,
Denizin suları, su gibi aziz,
Suların bağrındaki her şey temiz,
Aşkımın denizinde yüzerim ben.

Aşkımın dili su gibi akan pınar,
Akan sular toprağa hayat sunar,
Canlıların yaşadığı bu kulvar,
Aşkımın kulvarında yüzerim ben.

Aşkın yolu aydın ve güneşliktir,
Yolu gösteren ay veya güneştir,
Ruhların içinde yanan ateştir,
Aşkımın ateşinde yanarım ben.

DR. EKİN
Ateşim var diye, yatmış uyumuş,
Uykuya dalmış da ruhu uçmuş,
Hediye olarak, vücudu kalmış,
Hastalar ofiste, onu beklerken.

Sussada ana, akar içine yaşlar,
Dindiremez akan yaşı dostlar,
Ne Harmandalı, ne de halaylar,
Sarı saçlarını, kesen makaslar,
Deliyor kalpleri, Ekin’i anarken.

Yüzde donuk bir tebessüm yalandan,
Dostlarda üzgündür acı olaydan,
Haber sorulur önüne gelenden,
Titrer yürekler acı haberden.

Kızının nikâhı, şanlı merasim,
Ekin nerde, diye geldi sorasım,
Ölsem gömülmeden, yakılsa naaşım,
Onu arar ruhum, külüm uçarken.

SANAT ZEVKİ
Türkân, sanatçı olmuş keman çalıyor,
Kemanının sesi ta bağrımı yakıyor,
Karadeniz havası bile çalıyor,
Kemani olmuş, benim sevgili kızım.

Kemanının yanık sesini duyanlar,
Severek dinlerler ve alkış tutarlar,
En içten alkışı Halil uygular,
Kemani olmuş, benim sevgili kızım.

Kızımın sevgili kızı Nazlı Evin,
Enstrüman olarak çaldığın saz senin,
Yaylı saz çalıyor hemde senin eşin,
Kemani olmuş, benim sevgili kızım.

HEP SENİ GÖRDÜM
Gittiğim yerlerde, çok şeyler gördüm,
Hepsinin önünde, hep seni gördüm.
Toplum içerisinde, boş dolaşmadım,
Hep seni aradım, hep seni gördüm.

Şehir ve köylerde, kırda bahçede,
Çalışırken işte, surda kahvede,
Yollarda, sahilde, görebildiğim
Her yerde hep seni, hep seni gördüm.

Dağlar ovalarda, oyak vadide
Bağlar bahçelerde, engin yücelerde
Nefes alabildiğim her yerlerde
Seni aradı gözüm seni gördüm.

Göller nehirlerde, berrak denizde
Renkli balıkların, yüzdüğü yerde
Derin denizlerin, en diplerinde
Mercanlar arasında seni gördüm.

Hayalimde kanat, taktım kendime
Gökte yardım etti bulutlar bana
Beraberce ulaşırdık yıldızlara
Aradım seni yıldızlar arasında.

NAZİRE
Yusuf UYAR’A
Emiroğlu yalnız olsan da dağda,
Diktiğin palamut beraber çamla,
Yağan yağmurun suyu sular da,
Hep beraber selam dururlar Hakka.

Bir zamanlar köyde öterdi kuşlar,
Tepeden tepeye uçardı keklikler,
Çam tepesinde kara kartallar,
Rızık için dua, ederdi Hakka.

BABA HASRETİ (ŞÜKRAN)
Ben yurtdışındayım, burada ailem;
Altı yaşlarında, ortanca kızım,
Çocukta nasıl bir baba hasreti
Çektiğini birbir, anlatır eşim.

Yirmiüç Nisan’da çocuk bayramı
Babalar bayrama getirir çocukları
Bakar çocuklara, bir daha bakar
Hıh! Benim babam yok mu, der, hicranla!

Evin önü yol, yoldan geçerler hızla
Bir adam gidiyor, elele kızıyla
Süzer onu yolun sonuna kadar
Hıh! Benim babam yok mu, der, hicranla!

Bizim iki dini bayramımız var
Adettir çocuklar, hep şeker toplar
Bayramda gelir, babalarla çocuklar
Dışarı çıkıp gidince komşular
Hıh! Benim babam yok mu, der, hicranla!

Herhangi bir çocuk görse babasıyla
Gözleri yaşarır, acayip duyguyla
Hasreti körletmek, ister sorguyla
Hıh! Benim babam yok mu, der, hicranla!

(Türkân size gelince ona okuyun!)

KEKLİK AVI
Osman bir avcıdır, gezer dağlarda,
Keklikler öter yukarı kayalarda,
Osman’ın kekliği ötmez kafeste,
Sonun kötü ötmezsen bir daha.

Meşenin dalına, saklar kafesi,
Yüksekten uzaklara, yayılsın sesi
Yamaçlarda keklikler öttüğü halde,
Osman’ın kekliği, ötmez kafeste.

Çağırmadan gelmez, keklik hedefe,
Demiş ki ona ötmezsen yine de,
Acep saçmayı kim, yiyecek dersin
Sen yersin, yabancı keklik yerine.

ÇETİN BİR KIŞ GÜNÜ
Bin dokuz yüz almış yedi, çetin bir kış
Resmi bir görev için Berlin’e uçuş,
Görev yerimiz Berlin, Frankfurt, Roma
Çıkış Ankara’dan, Ankara’ya dönüş.

Gümrükte Alman, bana gözünü dikti.
Benim çantayı eli ile bir kenara itti,
Sevinçle gülerek yakaladım, dedi
Ben de gülerek ne buldun diye sordum
Naturlichist es kafee dedi
(Elbette kahve dedi).

Oysa çanta da kokulu bir kavundu,
Anası oğluma götür diye koymuştu,
Alman kavun kokusunu kahve sanmıştı
Açınca çantayı, Alman bozulmuştu.

Berlin’de siste, alana zorlu gitmiştik
İniş kalkış yasakmış, uçamadık.
Bir USA uçağı kör uçuş yapıyormuş,
Razı olduk buna, kör kalkış yaptık.

Kabul ettik onunla kör kalkış yaptık,
Zira randevuyu kaçırmak istemedik,
Uçak deldi sisi, hava pırıl pırıl.
Kör inişte piste, beyaz bir çizgi gördük.

Akşamüzeri uçtuk, Ankara havalarında,
Döndük durduk havada, iniş yok alana.
Geri döndü bu kez de İstanbul’a
Orası da buz sis, izin vermedi inişe
İndik sabaha karşı ta Atina’da.

İşte bunlar ki çetin kıştan şakalar,
Uçakları diyar diyar dolaştırır
Tipi rüzgâr kar, denizler coşarlar,
Değiştirilemez o, insan aciz kalır.

TSUNAMİ
Altımızda deniz, üstümüz hava,
Denizin dibidir, derince tava.
Sallanırsa tava, taşar su karaya,
Ne varsa karada, mahveder gider.

Bu olayın adı, bir tsunami,
Tsunami odur ki deniz coşması
Deniz dalgalarına karşı konurmu?
Ne gelirse önüne bir saman çöpü,
Koca gemiler, savurur gider.

Denizin sallanması, çalkalanması
Zelzele, yeroynaması neticesi
Suların kabarması vede coşması
Koca dalgalar coşkun bir sel olur
Ne varsa onu siler süpürür gider.

Sarsındı amudî, olursa yer yarılır,
Evler taşlar kayalar bile yıkılır,
Ufkî ise hem yıkım hem tsunami,
Allah’ım böyle felaketten korusun!

İSTANBUL BOĞAZINDA BİR NİŞAN DÜĞÜNÜ
Büyük kızımın, tek bir kızımın adı
Babaannesinin adı Nazlı idi
Evin’in yapılıyordu nişanı
Nişanlısının adıysa Mustafa’ydı.

Nişanla açılır, evliliğin yolu
Şunlar dedenin sevgili torunları
Evin, Ekin, Arda, Meriç, Volkan, Furkan,
Yavrulara dilerim mutlulukları.

Geziye çıkıyor, yüzerek gemimiz
Marmara suları, masmavi bir deniz,
Göklerde temaşa ediyor yıldız
U dönüşü çiziyor, boğazda gemimiz.

Ilık bir yaz günü, deniz ve gökmavi
Güvertemiz kıymetli misafirlerle dolu,
Gidiyor gemimiz ta Bosporusboyu
Uzaklardan selamlıyor Samanyolu
Kısmetmiş bize de harika görüngü.

Görünmüyordu evler, yalılar sahilde
Halaylar, harmandalı efelerle
Diz çöktü zevklerle, Baba Halil bile
Muhterem dünürümüzü evlatlarıyla
Selamlıyorum saygı ve selamlarımla.

Seremoni aksetti Kırıkkale’ye
Hasan, ebe, dede dans ettik biz bile
Sağlık, başarı ve mutluluklar ile
Bir yastıkta kocasınlar Allah’ın izniyle.

MAZİDEN BİR ANI
Yıl bin dokuz yüz yetmiş dört, düştük yola
Gideriz peş peşe, bir meçhule
Rehber yolu karıştırdı Sofya’da
Acemi şoför, kaza yaptı Belgrat’ta.

Rehberimiz genç Mehmet, eşimin yeğeni
Taze gelin de dayısının yeğeni,
Yol rehberi Mehmet’le Emine
Evlenmişlerdi daha hemen yeni.

Ulaşınca yolculuktan hedefe
Hedefimiz Biedenkopf Almanya’da,
Misafir olacağız Hasan’larda,
Bir ev tuttuk gençlere, birkaç gün sonra.

Bir gün bana: gençlere komşu kadın
Guk! Wieschön, zeigensichwieKanarien (1)
Jeh nene es, dass es einRFenomen… (2)
Alman kadının çok hoşuna gitmiş.

1) Şuna bak! ne kadar güzel, sarıkanaryalar
2) Bana göre bu güzellik bir fenomen

DEĞİŞMEZ DUYGU
İnsanın değişmez bir duygusu var,
Bunun adına da, gönül diyorlar.
Genç yaşlanıyor, mecalsiz kalıyor
Değişmiyor bu his, hep aynı kalıyor.

Gönüllerin isteği bitmez, tükenmez
Hele güzelden, hiç vazgeçemez
Bilmez ki yaradana borçları var
Bitince ömrün, bu hesabı sorarlar.

Başlayınca ruz’i hesapta sana
Uzatma, temlik yok bu hesapta
Yalvarmak boşuna, bundan kurtuluş yok
Hesabın ne ise, onu sorarlar.

Görürsün encamını ruz’i cezada,
Yaratanın emirleri nerede?
Hesabın verilir, kendi eline
Gönül işi kaldı, artık dünyalarda

Faydası yok orda, sözü güzelin
Nafile, orada yardım dilersin
Terazi ne güne, tartar hesabı
Güzel olan hesap, düzgün çıkanlar.

CEFA YÜKÜ BABAM
Nur yüzlü dedemin, tekbir oğlu vardı
Köyünde, neşeyle bey gibi yaşardı
Deden torun için, onu erken everdi
Ne yazık ki devlet, askere gönderdi.

Askeriyede muharebeye katıldı,
Oradan alındı, Filistin harbine girdi
Dedemin tek oğlu, düşmana esir düştü
Feleğin işine bak, başına neler geldi.

Düşman götürdü çok uzak memlekete
Yerleştirdi onu, acımasız bir kampa
Kaybolmuş gitmişti, ne mektup ne name
Babam on sene önce gitmişti askere.

Babamın şansı çok, zengin harplere
Hindistan’dan gelip, dönmeden evine
Alırlar bu defa, istiklal harbine,
Babam uzman olmuş, koşar harpten harbe.

Babam, ancak gazi olarak eve döner
On iki yıl sonra, ancak mümkün olur
İstediği bir oğlun, bir torunu doğar
Dedemin arzusu yerine gelmiş olur.

Böylece aile, mutluluğa erer
Dedem, babam, anam beni delice sever
Hayat böyle geçerken mutluluk içinde
Evvela deden, sonra da anam ölür.

Az bir mutluluktan sonra yine çile
Babamı bulur ve yeisler içinde
Düşünür durur hep, huzursuz biçimde
Yorulmuştur yaşlı, ihtiyar yaşında.

Çileye dayanamaz, vaz geçer yaşamdan
Felek taşlara çalmış, ne istiyor ondan
Oysa, o vatan için öç alır düşmandan
Allah’ım esirgemesin cenneti ondan.

SİNSİ BİR DÜŞMAN (ZAMAN)
Bilinmez kıymeti gençken, zamanın
Kimi der büyüsem, bir adam olsam
Kimi de büyüsem, bir gelinlik giysem
Biçareler bilmez, geçmekte zaman.

Küçükken indimde, bir engeldi zaman
Hemen büyüsem de, bir okula gitsem
Askere gitsem de düşmanı yensem
Kahraman olarak, köyüme dönsem.

Büyüyüp şefkatli öğretmen olsam
Küçük çocukları, iyi öğretsem
Yavrulara acısam, hiç dövmesem
Ziyanı yok zamanın kıymetini bilmesem.

İnsan yaşlanıp, güç kalmayınca anlar
Gençlik zamanı neymiş, düşünmeye başlar
Ne yaparsan yap, geri gelmez artık
Yamaca geçmiş, kaçmıştır tavşan.

Sakin, sinsi zaman, bir şey çaktırmaz
Bu dünyada canlı, cansız bırakmaz
Ama ondan kimseşikâyet açmaz
İşte, böyle yutarkâinatı zaman.

HÜZÜNLÜ GÜNLER
Ben nasıl bir insanım?
Hemen hüzünlenirim,
Ayrılırken bir yavrum
İç çeker, hüzünlenirim.

İlk defa Almanya’ya
Gidişte istasyonda,
Yüreğim ta ağzımda
Ağladım hüzünlendim.

İki oğlum kalmıştı
Trene bakakalmıştı
İçimden hıçkırmak geldi
Ağlamadım hüzünlendim.

Pakistan’a giderken
Hasan’dan ayrılırken
Ta dikiz aynısından
Gördüm hüzünlendim.

Oğlum Mahir ölmüştü
Bu en koyu hüzündü,
Hüzün yerleşti bağrıma
Bu en derin hüzündü.


EBED BİRİ VAR

Hiç yokken, dünyanın
Bir yaratanı var
O, düzenler kurar
Her şeyi yaratır.

Sonsuz,hiçbir şey yok
Bir tek ALLAH’ım var.
Bütün kainatı
Yaradanım da
Ebed bir ömrü var.

Geceler gündüzler,
Yıldızlar denizler,
Saymakla tükenmez;
Ne varsa bir sonu var.

Ormanlar ağaçlar,
Dağlar taşlar, kuşlar
Her şeyin bir ömrü var
Ne varsa bir sonu var.

Çiçeklerle güller,
Çirkinlerle güzeller,
Erkekler kadınlar,
Ne varsa bir sonu var.

Kavimler insanlar,
Çeşitli dinler var.
Alâsı Müslümanlar,
Herkesin rızkını
Veren birisi var.

Yaradana taat
Peygambere itaat,
Emre uygun hareket
Sonunda cennet var.

KÖYDE BAHAR
Bahar gelince, açar çiğdemle gül
Orda bir ahuya tutuldu gönül,
Baldan doyulsa da, doyulmaz güzele
Yine bir ahuya aktı bu gönül.

Beni halden hale, saldı bu gönül
Katı yürekler yanar, olur bir kül.
Güzel sesiyle şakır dalda bülbül
Bir marala yandı, tutuştu gönül.

Güzeller hiç bitmez, bilmez ki gönül
Beynine yerleşmiş şeylerle meşgul
Güzel ahu ceylan, biri de okul
Bir ceylana yandı, tutuştu gönül.

MEVSİMLER

Bu sene dünyada, iklim değişti
Nevbahar yaz gibi, sıcakla geçti.
Bir yerde sıcaktan yanarken insan
Ötede doluyla, seller coştu.

Sağanak yağmur yer, yer çok ziyan verdi
Ceviz büyüklüğünde dolu yağdı
Dolu sıcakta tez eridi, sel oldu
Araba, kamyonlar sellere gitti.

Sellerle dereler, doldu ve taştı
İnsanlar sallarla, selleri geçti
Evler çukurdaysa, sel suyu içti
Bu sene olumsuz, bir yaz geçti.

TATLI BİR HATIRLAMA
Hakan, henüz Deniz, kadar büyüktü
Büyüdü büyüdü, bir deniz oldu
Biedenkopf’ta kayboldu, telefonu bildi
Polisin kucağında, babasını buldu.

Vatanımız bizim, tek Türkiye’dir
Bizim gelinimiz, Akdeniz’den gelir
Yanakları tombul, o gamzelidir
Akıllı gelinimiz, Akdeniz’den gelir.

Torunumuzsa bir Avrupalıdır
O, san, babadan babaannedendir
Zaten kendi de Avrupa doğumludur
Büyük dede, ebe sizlerle mutludur.


EVLAT ACISI
Bu gözle görülen, madde değildir
Sözlü tarifede, gayri kabildir
Tutulmaz el ile gözle görünmez
Sonsuz derinlikte, gönül yaram.

Acıların en acısı, evlat acısı
Kardeşine ağıt yakmış bacısı
Bu dertten, elaman çeker nicesi
Deva bulamadım, çare ararım.

Büyük hüzün, acı içinde insan
Teselli kâr etmez, elemle kaynar
Durmaz gözyaşım içime akar
Gözümü kapar, için için ağlarım.

Teessür içinde, ağlayamam ki
Ağlasam keşke, ne güzel rahatlarım
Gözümden yaşlar su gibi akmaz ki
Akmaz gözyaşım, için için ağlarım.

MAHİR’İN HAYATI
Gelmişti Mahir, gençlik yaşına
Alnında saçları, inmiş kaşına
Ta Kırıkkale’den, yalnız başına
Atladı trene, Almanya’ya gitti.

Evvel niyeti mühendis olmaktı,
Hayatı pembe gören acar gençti.
Üniversiteye çalışarak girdi
Teklemeden okulunu bitirdi.

Mühendis olarak, yurduna döndü
Heves ve ciddiyetle, hizmetler verdi
Amansız hastalığı geç fark etti
Zalim hastalık Mahir’i aldı gitti.

İstiyordu bir de, müzisyen olsun
Yad ellerde zordu, böyle bir sorun
İkisini birden okumak istersin
Masraflar arzuya, gem vurdu gitti.

Ahbaplarım geldi, beni görmeye
Kıyamazdım ben yavrumu vermeye
Meğer Azrail gezermiş devriye
Sinsice yavrumu, alıpda gitti.

MÜSLÜMAN
Ezanlar okunur, minarelerde
Namaza çağrılır, camilerde
Dualar okunur, kabirlerinde
Müslüman,Müslümanın kardeşidir.

Müslüman anayasası Kur’an’dır
Ne gerekli ise, hep yazılıdır
Topu beş tane ana maddedir
Oruç, namaz, hac,zekat ve tevhittir.

Müslüman Müslümanın kardeşidir
Tanrı bir, peygamber bir, kitap birdir
Düşünce bir, ülkü bir, mefkûre bir
Müslüman,Müslümanın kardeşidir.


ŞAŞKINLIK
Emrinle dünyaya, geldiğim zaman,
Hıçkıra hıçkıra ağlamışım ben.
Acep neydi sebep, bana karanlık
Ey yaradan, bunu, bilen ancak sen.

Kaderi yazan sen, ömür biçen sen
Kalemin ucunda, titrer kulum ben
Beni insanlığa lâyık görmüşsün
Rabbime hamdlerimi sunarım ben.

YALVARI
Dinimin temeli, Kur’an-ı Kerim
İnsanlığa, uygun, güzel bir rejim
Güzel rejimin kurucusu ALLAH
O her şeyden ULU, her şeyden KERİM

Kısa bir zamanda, kâinatı kuran
İçini eksiksiz, her şeyi dolduran
Topraktan Ademi yaratan ALALAH
Yarattıklarını, koruyan Rahman.

Hazreti Muhammed’i peygamber eden
Kur’an-ı Kerimi, rehber indiren
İslamı kuluna, tavsiye eden
Hamdü senalarımız ulu Rahman.

O’na inanıyoruz ki, hem öleceğiz
Öldükten sonra da, dirileceğiz
Huzurda hesaba, çekileceğiz
Sen Rahimsin yardım et ulu Rahman.

Bize yol gösteren ulu kanunun
Peygambere indiği kutlu günün
Meliksin yarabbi, şükürler olsun
Sen yoktan var eden, ey ulu HAKAN.


KADER (İLHAN)
Acar delikanlı, işten korkmazdı
Sanat okulunda, makine dalı
Onu yasa boğdu, minicik oğlu
Öyle acıdı ki, dengesi bozuldu.

“Kes! deselerdi keserdim kolumu”
Gözyaşlarıyla söylüyordu bunu.
O kadar çok seviyordu oğlunu,
Unutabilmek için işe koyuldu.

Allah ona başka evlatlar verdi
Hepsi büyüdü iş sahibi oldu
Bu defa da, felek rahat bırakmadı
İçeri alındı, yetişkin oğlu
Babanın işinde, düzen bozuldu.

Denir ki:
İnsanın kaderini kendisi çizer
İlhan’ın dedesi, askere gider
Harpte esir düşer, alıp götürürler
Ta Hindistan’da Bombay’a kadar
Harpte esir düşmek onun arzusu mu?


MİZAHİ HİKÂYE
Usandım bahçede, durup durmaktan
Kendime iç açıcı bir iş bulmalıyım
Ağaçlara yeni aşı yapmaktan
Beni bıkkınlıktan kurtarmalıyım.

Ne yapabilirim, düşünüyordum
Uyuyor gibi bir şeyle gözlerim daldı
Sanki açıktan bir şeyi görüyordum
Almanya’daki trafik polisiydi.

Trafik polisi bir, konuk Fransızdı
Güzel bir davranışla trafik yönetti
Halk temaşa etti, onu beğendi
Bir buketle taltif, etti alkışladı.

Bizim kaletepeye de biri gerek
Tayin ettim beni, polis olarak
Orası boş, derhal işbaşı gerek
Tabanca belimde, düdük elimde
Çıktım tepeye ki taşlar kayalar
Orda ne varsa hep, selam durdular.

Merasim bitmişti ki, uzaktan bir uçak
Gidiyor buluta karşı çarpışacak
Asıldım düdüğe, ne var nevar yapacak?
Hiç duymamış gibi bulutu delip kaçtı.

İstedim şuna basayım cezayı
Geçiremedim ki elime plakayı
Daha başka tren var, oto tırlar var
Onlar da trafiğe, uymazsa eğer
Gönül derki zorbalara çek tabancayı.


İHANET
Bir canlı varlık, çok aç bile kalsa
Hemcinsini telef etmez ki asla
Ne aslan aslanı, kaplan kaplanı
Olayın tabiatı, hilkatten böyle.

Hangi hayvan, nasıl kendi cinsini
Yok etti gördünüzse söyleyiniz,
Akrepler mi kendi, cinsini soktu
Yoksa domuzlar mı, çirkef domuzu.

Bizim silahlarla, bizi kıranlar,
İtler ekmek yediği kapıyı bilirler
Millete suikastı reva görenler
Bunlar insana benzeyen vampirler

Bizim silahımızı, bize çekenler
Beyinlerini kinle beslemişler
Ya domuz sütü emmiş veya içmişler
Yoksa asil bir Türk, Türk’ü vurur mu?

Ey Türk evlatları, kendini tanı
Sana nafi olmaz, bozuksa kanı
Doğru bil dost gibi, görünen düşmanı
Allah korusun, millet ile vatanı.


SINIR KOMŞULARIMIZ

Bu Anadolu, bu güzel memleket
Meyve ve üzümün anayurdu,
Üstünde yaşayan onurlu millet,
Asırlar öncedir, devlet kurdu.

Buraya Araplar, Persler, Slavlar
Çoğu kez, yaramaz komşu oldular
Türklerle Araplar dindaş oldular
Hayırlı komşular, düşman kayırdı.

Arap ve Pers komşu Müslüman kardeş
Kardeşler birbiriyle olmalı sırdaş,
Bizim kardeşler hep düşmanla sırdaş
Türkü ancak yine Türkler korudu.


AĞACI KORUMAK


Ali hocam üzgün, ağaç kesince,
Yüreği sızlıyor, ağaç deyince
Dağlar çöl olacak, orman bitince
Kıymayın ağaca diye yalvarıyor.

Bakın Özdemir hocam ne demiştir?
Hazinedir, Mefkûredir, Hayattır
Medeniyettir, nimettir, kazançtır
Kıymayın ağaca, diye yalvarıyor.

Emir oğlu Yusuf ne demiştir?
Toprağı belle, kazmayla yarsam,
İçine palamutları sarsam,
Topraklarım yelle uçup gitmesin!

Yusuf erozyona çare arıyor,
Toprağı kazmalarla yarıyor,
Kök salsın diye peliti sarıyor,
Topraklar yellerle uçup gitmesin!

Ağaçları seven, kıymetin bilen
Ona medeniyet,mefkûre diyen,
Palamutları toprakla belleyen,
Aziz insanlar eksik olmasın.

Yusuf beyin semeresi yürümüş,
Çamları, Topaldedeyi bürümüş
Bu emek zamanla orman olacak
Topaldedem çamlar altında yatacak.

Ağaçtan beşik ve tabut iki araç,
Birisi başta, birisi sona varış.
Karanlık odanın kapısı da ağaç,
İnsan, hala ağacın canına kıyar.

Orman kıyımları biçim ve biçim
Kimi keser odun ve kömür için,
Kimisi yakar onu arsa için,
Kimi de yakar onu tarla için.
Kimi Kıyamaz ağaca diye yalvarır.


KAVAK AĞACIM (KIZILIRMAK KENARINDA)

Bahçemde bir kavak ağacım vardı,
Kökleri ırmağa kadar uzanırdı,
Boyca, çevre dağlarla yarışırdı,
Meltemi çok sever, hemen salınırdı.

Dibini çalı, böğürtlen sarmıştı
Hoyrat bir el, çalıları yakmıştı
Alevden, ağacın kabuğu yanmıştı
Sarardı soldu, sonunda kurumuştu

Kuruyan ağaç kesmeye kıyamadım,
Varsın öylece ayakta dursun dedim.
Felek onun durmasını çok görmüş,
Gece zorlu bir rüzgar onu kırmış
Atmış ırmağa denize götürsün diye.

O, benim sessiz, nazlı sevgilimdi
Kalbim ve gözlerim onu okşardı,
O, bana Allah’ın verdiği mutluluktu
Salınması halen hayalimde duruyor.

Ben ona bakınca, beni anlardı
Rüzgar olmasa da hafif salınırdı
Onların da sevgiye ihtiyacı vardı
Bunların hepsi hayal değil, gerçekti.

AĞAÇTA CANLI

Ağaçlarda uyur, zamanı gelince,
O uyurken, tıraş ederim güzelce,
Yaraları sararım macunla
Ağacı severim, bir insan gibi.

Baharda canlanır, gözünü açar
Meyve vermek için, çiçekler açar
Her birinin, özel yaşamları var,
Üremesi bütün canlılar gibi.

Ürer, kimi tohum, bir çekirdekten
Toprak altındaki köklerinden.
Çoğalır gider, hep kendiliğinden,
Sanki bir patates ve kikirik gibi.

Buna örnek meyveli ağaçlardan,
En çok erik, vişne ve armutlardan,
Vişne, erik için kara ağaçlardan
Armut için çöğür, ayva dalı gibi.

Bahçe kurmak için çöğürler gerek
Uygun bir tarh’a ekilir çekirdek
Veya armut için ayva dal çelik,
En sağlam aşı, tam aslı gibi.

Aşılar kış, bahar ve yaz yapılır
Yarama kalem yaprak aşıdır
Aşı ile meyveler ıslah edilir
Kalite cesamet rayiha gibi.

Çöğür: Aşı yapılacak ana fidan

YANDIM KAVRULDUM

Aşkın eritti ve kalbim duracak sandım,
Bu nasıl sevdadır ki, kavruldum yandım,
Salı vermiş zülüfleri, yanaktan aşağı,
Bu nasıl sevdadır ki, kavruldum yandım.

Ela gözlerde, korlarda gönlüm kavruldu,
Aşk dünyası yolunda, gönüller buluştu,
Döküvermiş saçını omuzdan aşağı,
Bu nasıl sevdadır ki, kavruldum yandım.

Gönüller uçuyor, ta yıldızlara doğru,
Doğru yoldan çıkmış ferman dinlemez gayrı,
Selvi boy, bal akıyor gerdandan aşağı,
Bu nasıl sevdadır ki, kavruldum yandım

Gönüller uçuyor, göklere yıldızlara
Ferman dinlemiyor, uymuyor gönüllere
Güllerden kolye takıyormuş gerdanlara
Bu nasıl sevdadır ki, kavruldum yandım.

YURT SEVGİSİ

Köyde, kasabada ve şehirde
Üretim gerek dostlar üretim.
Hasan’da, Hüseyin’de, Mahir’de
Üretim gerek dostlar, üretim.

Tarlalarda, bahçelerde, evde
Küçük, büyük her gücü yetende
El işi, ayak işi her neyse
Üretim gerek dostlar, üretim.

Gelin, kız, ana ve oğul baba
Genç, yaşlı, delikanlı bu yaşta
Avare oturur kahvelerde,
Üretim gerek dostlar, üretim.

İş yok diye, vatandaş şikayette
Oysa, iş dolu bu memlekette
Bu işler sayılacak abide
Üretim gerek dostlar, üretim.

Üretim bol olursa, ne olur
Borç, kredi olmaz ama refah olur
Herkesin atı, arabası olur
Üretim gerek dostlar, üretim.

Koyun üretin, kuzu üretin
Süt, yoğurt, yağ ve peynir üretin
Her şeyi bol bol yiyip tüketin
Turizm ise başlı başına bir sektör
Üretim gerek dostlar, üretim.

Sığır, davar et gıda üretin
At, eşek, aygır, koç üretin
İnsan yavrusu, çocuk üretin
Üretim gerek dostlar, üretim.
İlim, sanat, teknoloji üretin
Milleti çalışmaya alıştırın
Ataleti ortadan kaldırın
Öğretim gerek dostlar, öğretim.

Halka çalışma ve kazanmayı
Halkı eğitecek hocayı
Laf yapmayı değil, iş yapmayı
Öğretim gerek dostlar, öğretim.

Tavuk, yumurta, hindi, kaz, ördek,
Arpa, buğday, yoğurt, mercimek,
Pırasa, soğan, ıspanak, sarımsak,
Üretim gerek dostlar, üretim

Gemi, kayık, bot, taka ve yat,
Otomobil, kamyon, uçak, roket,
Top, tüfek, silahla mühümmat,
Üretim gerek dostlar, üretim

Orman, ağaç,kağıt, gazete
Fikir yazısı, fıkra, makale
Kitap, kalem, silgi, mürekkepte
Üretim gerek dostlar, üretim

Yurtta iş sayısı, saymakla bitmez
Bir Türk, çalışmaktan bıkmaz.
Gözünü budaktan esirgemez,
Öğretim gerek dostlar, öğretim.

Öğretim olmazsa memlekette,
Ne ekonomi, banka, muhasebe,
Nafiledir bütün çabalama
Üretim düzeltir her şeyi, üretim.


ÖMÜR

Ömür yola benzer, mühim kitaptır.
Düşe kalka,git git sonun bitaptır.
Düz yolu bulurda rahat gidersen
Hiç gelmesin dersin, bu yolun sonu.

Bir kitap ki okunması zorunlu
Sayfalar arası macera dolu,
Okurken kimi az, kimi hiç fark etmez
Fark etti zamanda o yolun sonu.

Öyle yol ki gidilmesi zorunlu,
Güzergâh güzel, çirkin manzara dolu
Hangi yöne, ne gözlükle bakarsan
Öyle görür, öyle bulursun onu.

Yolda kimi yavaş, kimi tez gider
Kim nerden giderse gitsin yol biter
Yol sona erecek onu bilirde
Duramaz ki sonuna kadar gider.

MEŞE KÖMÜRÜ

Ben bir meşe ağacıyım, ormanda
Keserler altı, yedi santim çapında
Yığarlar tınaz gibi, yakarlar orda
Yana yana kömür olurumda,
Kanım çıkar gider alevler içinde.

Çatır çatır yanarım, olduğum yerde,
Dumanım tüter kardeşlerim önünde,
Rahat bırakmazlar kalan tortumu da,
Evlerde yakarlar, soba içinde

Beni kesseler de, yaksalar da
İtiraz edemem, hiçbir yerlerde,
Zira bu husus benim meşrebimde,
Ruhum gitse de dumanlar içinde.

En güzel ısıyı, kömürüm verir
Tortum yanarken, yeşil gaz oluşur.
Küllerim toprağımı bir güçlendirir,
Kardeş kökü, güç bulur toprak içinde.

Meşe odununda çok kalori vardır,
Kömürü odununu ikiye katlardı,
Kömüre çok büyük ihtiyaç vardır,
Piyasası kıymetli para işinde.


SEVGİ SELİ

Görmedim, böyle bir ceylan bakışı,
Gezide gördüğüm, o ela gözler
Volkan gibi yakar, dağları taşı
Rüyama girince, sinemi közler.

Yüzünü görenler, mıhlanır orda
Acizler düşmüşse, umarsız derde,
Kaybetse kış günü, izini karda,
Bakışı yol açar, çözülür buzlar.

Yıldızlardan almış doğal yüzünü
Bırakmamış sağlam, tutmuş ucunu
Geçirmiş başına çiçek tacını,
Tuttuğu dallarda oluşmuş güller.

Güneşli havada, bir bulut olsa,
Ona doğru baksa ve gülümsese,
Yüzünü ekşitse, kaşını çatsa
Ağlar bulut, gözyaşı yeri sular.

Aklında kalır mı, kabarır toprak,
Baharından çıkarır, dallarda yaprak
Laleler güllerden sanki al bayrak,
Dalga dalga Mehmet düşmanı ezer.

ISTIRANCA ORMANLARINDA


Dünya harbi sonu, bin dokuz yüz kırk beş
Bir endişe, korku içindedir herkes
Önümüz Karadeniz, yanımız Terkoz
Yer yer beyaz duman, sütun biçimde.

Asker oldum, İstanbul Kemerburgaz da
Ağaç oldum,Istıranca ormanlarında
Etrafta dumanlar, sütun halinde
Sanki fabrika bacaları biçiminde.

Bedenimiz gemi ormanlar da deniz,
Düşmüşüz bir defa, bata çıka yüzeriz,
Biz mutluluğu devamlı sanırız,
Nadiren görülür, bir yıldız biçiminde.

Duman tüter İstanbul bacalarında,
Kömür yapılır Istıranca ormanlarında,
Genç meşeler kömür ocaklarında,
Beyaz dumana dönüşür gözler önünde.

Güneş doğarken deniz suyu yanardı,
Acemi asker orman yandı sanırdı,
Sabah olunca her şey anlaşılırdı,
Sütunlar yükselirdi bulutlar içinde.

Balıkçı takaları Bosphorus’tan çıkar,
Deniz uyurken avlanır balıkçılar,
Botları doldurur gümüş palamutlar,
Mis gibi kızartılır aşkabı içinde.

Ağacımya ormanda, yönüm deniz,
Afak alevler içinde bir görseniz,
Kendi rengine bürünür deniz,
Güneşten gelen ışınlar içinde.


ORMANDA İKİ KOMŞU AĞAÇ

Bir ormanda, iki ağaç komşudur
Birbiriyle sohbet eder, konuşur
Çam, çınara zatınız neden hoşlanır?
Salarım gölgemi bahçelere, der.

Çınar, ince uzun nedir bu halin?
Neden öylece uzayıp gidersin?
Çam, biz ormanların asil üyesiyiz
İnsana en yararlı varlık, biziz der.

Orman, insanlara geçim yeridir,
Kimileri keser keser bitirir,
Kimi de filizleri keçiye yedirir,
Ağacı koruma bize düşen iştir.

Orman ve dağların bulutları çekmesi,
Yağmur suyuyla nebatattın büyümesi,
Orda bütün canlının beslenmesi,
Nasıl kıymetli bir nimet göstermektedir.

AĞAÇ OLSAM ORMANLARDA

Ağaç olsam, tohumlarım yeşerse,
Bütün karaları örtse, döşese
Uçsuz bucaksız orman yeşel orman olsa,
Yaşasa canlılar, huzur içinde.

Yağmur olsam ormanları sulasam,
Ekinleri çiçeklere bulasam,
Yemişlere canlıları dolasam,
Kaygısızca yeseler doyum içinde.

Sularımı nehirlerle akıtsam,
Göl, gölet hepsini suyla doldursam,
Hastalığı bu dünyadan kaldırsam,
İnsanlar yaşasa, sağlık içinde.

Ağaçlarda meyvelerim bol olsa,
Bütün canlılar bir araya gelse,
Hepsi gönüllerince yese tüketse,
Birbirine kıymasa, bolluk içinde.

Dağlar, tepeler yeşil orman olsa,
Taşlar kayalar mis gibi çam koksa,
Çam dallarını bulutlar okşasa,
Yaşasa insan rayiha içinde.

Dünyada ne mal mülk, ne altın gümüş,
Ne işe yarar ki ahlak kalmamış,
Aslında hayatın tadı mutlulukmuş,
Yaşasa herkes, mutluluk içinde.

AĞAÇ OLSAM AFRİKA ORMANLARINDA

Ağaç olsam,Afrika ormanlarında,
Yaprak hiç eksik olmasa dallarımda,
Ağaç dikenleri yara açmasa,
Zürafa ve fillerin ağızlarında.

Kuşlar yuva kursa uç dallarımda,
Yavruları sallasam kollarımda,
Kanat çırpıp uçsalar havalarda,
Hür olarak uçsalar keyif içinde

Ağaç olsam, ormanları kaplasam.
Gökte bulutları üstümde toplasam,
Yağmur suları, toprakları sulasın.
Kurtlar, kuşlar yaşasa bolluk içinde.

Hayvanat bahçesinde dallar karışsa,
Sincaplar koşuşsa, kuşlar uçuşsa,
Maymun dalda saklambaç oynasa,
Çocuklar seyretse, neşe içinde.


Zaman = Susuz Deniz

İçine düştüğümüz ulu bir deniz,
Hiç durmadan, ömür boyu yüzeriz,
Suyu yok, su yerine hava yutarız,
Ömür denen şeyin hududu içinde.

Öyle bir deniz ki, uçsuz bucaksız,
Genç insan zanneder ki, hayat sonsuz,
Oysa hayat sonlu, deniz sonsuz,
Savaşır dururuz, umut içinde.

Sessiz sedasız ulu bir canavar,
Dünyadaki bütün varlıklar yutar,
Yok olur her şey, yıkılır dağlar, taşlar,
Zaman dururken hep, sükûn içinde.

Değişir devirler, yerler yarılır,
Tufanda ruhlar kabirden ayrılır,
Gözler tepede ise nasıl yürünür?
O, Allah’ın işi, hikmet içinde.


ANLATAMIYORUM

Nasıl anlatsam ki, garip derdimi,
Yakar durur sinemi ve yurduma
Söylüyorum, hicran dolu türkümü,
Ama kimseye anlatamıyorum.

Bu dert senin, benim, hem halkın derdi,
Bu dert öncelikle de Türk’ün dedi,
Yara olsa onu, hekim sarardı.
Çözümü bilsem de anlatamıyorum.

Okumuş liseyi, üniversiteyi,
Doldurmuş boş insan bütün kahveyi,
Bu olay şehirde, köyde hep aynısı,
Boş vakit “kayıptır”, anlatamıyorum.

Fark etmez okumuş ve yazmış olmak,
İbadet sayılır, dürüst çalışmak,
En mühim görev, ataleti kovmak,
Diyorum da bunu anlatamıyorum.

Atalet tembellik, işsiz miskinlik,
Olan yerde olursefalet, fakirlik,
Esarete yol açar bu acizlik,
Bu Türk’e uymaz, anlatamıyorum.

İş ve işçi dolu bir memlekette,
Çözüm bulunmalı, bu atalete
İş yok değil iş çok bu memlekette,
Bir yanlış var ama anlatamıyorum.

Boş boşuna durmak, ayıplanmalı,
İş bulunması ve para kazanmak,
Bunu bütün halkımıza aşılamak,
Vatan için, en büyük hizmet saymak
Olmalı, bilmem anlaşılıyor mu?


Hayvanlarda bilinç var mı?

Yaradan, bir kanun koymuş her şeye.
Bizim inancımız var, mahşere.
Vade dolunca gireriz kabrimize,
Hesap sonu, ya cennete ya cehenneme.

Bazı su ürünleri; mesela balık,
Zaman zaman zıplar, derya dışına.
Başka dünya arar, kendi başına,
Belki de renkli bir rüyadır, bir anlık.

Merak ediyor zahir, ne var dünyada?
Güneş, ay ve yıldızlar var sanır.
Bize göre, yalnız cehennem vardır;
Kızartılır kızgın ateşte, tavada.

Birçok canlı al’la tutar onları,
Kiminin zıpkını, kiminin ağları.
Kimi canlı kanlı, kimi kızartılı,
Yiyerek şişirir karınlarını.


Bir çocuğun yaşam hikâyesi

Ben artık eriştim dokuz yaşıma,
Bıraktılar beni, bir dağ başına.
Öküzler arkadaş yoldaşına,
Erkenden hayvanlar otlasın diye.

Şafakta çıkar keklikler kayalara,
Öterek başlarlar bir aria’ya
Sonra uçarlar birlikte ovalara,
Ekindeki böcekleri yesin diye.

Sabah olunca keklikler sustu,
Güneş farlarını dünyaya tuttu,
Yeşil ekinlerdeki çiğler kurudu,
Ekinler büyüsün, baş tutsun diye.

O zaman yurtta, ne bir grev ne bir boykot,
Dağlar da ne terörist, ne bir haydut
Çiçekler insana ne güzel ziynet
Koklasın, yakasına taksın diye.

MEHMEDİM
Yine yandı ayaklarım oldu kor,
Sanki dizel, içten yanmalı motor.
Sere serpe uzanıp yatmak zor,
Bu dert sana rahat vermez Mehmed’im.

Bu dert sana âşık, seni bırakmaz,
Uzanıp uyumana razı olmaz,
İçsen de ilaçları hiç kulak asmaz,
Bu dertten kurtuluş yok Mehmed’im.

Kalp damarından ameliyat ettiler,
Bu dertten sen kurtulursun dediler,
Doktorlar yeni bir damar taktılar,
Tamirat fayda vermedi Mehmed’im.

Uyumak için bir değişim gerek,
Yarı uzanarak, yarı oturarak,
Atlar gibi ayakta uyuyarak,
Vardiyalı uykuya alış Mehmed’im.

Oturup uyurken, tutuldu boynum,
Bu kezde hem ayaklar hem boynum,
Duvardaki saate bakamıyorum,
Velhasıl işin zor senin Mehmed’im.


İLKOKUL ÇOCUKLUĞUM

O, bizim okul şarkısı sayılır,
Kuş sesleri ovalara yayılır,
Eğitmense eğitime koyulur,
Ali, topu tut at, yat yat uyu.

İkinci yıl; tarih, yurt, hayat bilgisi,
Hesap, hendese ve coğrafya dersi,
Yardımcı kitap nerede, ne dergisi,
Veliler getirirdi odunu, suyu.

Üçüncü sınıf yüklüdür derslerle,
Amâliarbağa, müselleslerle,
Faiz, mürekkep faiz ve gramerle,
Başka bir şey daha var Türklük soyu.

Gramer hariç derslerim pekiyiydi,
Tarih, coğrafya hiçte zor değildi,
Yalnız, “MEFUL” belimi bükerdi,
Bana göre o, hayali bir şeydi,
Sanki anlaşılmaz, dipsiz bir kuyu.

Gençlik Rüyaları

Gençken dünya gibi dönerdi başımız,
Renkli rüyalar ekmeğimiz, aşımız.
Sevgi, saygı idi arkadaşımız,
Yoksa sevgi, kırılır kanadımız, kolumuz!

Alnım pütür pütür, akneyle dolu.
Ay yıldızlarla dolu, aşkın yolu,
Neydi o yaşamak hey Allah’ın kulu!
Yok mu sandınız, bu hayatta sonunuz?

Koşarken yönler hedefe dönüktü,
Yollar uzaksa da adımlar büyüktü,
Gönülden gönüle yollar açıktı,
Kalplere inerdi sevgi yolumuz.

Gençlikte çeşitli olaylar çoktur,
Olan her şey hava, yel, duman hoştur.
Evlat sevgisine denk sevgi yoktur,
Acısına eş, başka acı yoktur.

Kitaplar
Şiire konu olan hikâye:
Bin dokuz yüz kırklı yıllarda Kırıkkale henüz bir kasabadır. Ara sıra köyden kasabaya inerim.
Kasabada kütüphane diye küçük bir kitaplık var. İçinde, toplam 5-6 kitap bulunmaktadır.
Ben okumaya meraklı olduğumdan kitapları karıştırırım. Derken, bir gün oradaki memur bana:
-Sen meraklı birine benziyorsun, kitaplardan birini al götür oku, getir sonra ötekini al, dedi.
Çok sevindim ve teşekkür ettim. İşte o kitaplar:
(Jul Verne)
Pol ve Virgin, Aya Seyahat, Beyaz Zambaklar Diyarı, vb.…
Rahmetli İsmet Paşa Hazretleri de okumuş, beğenmiş ve güzel klasikler şerhini de koyarak imzalamış

Kitaplarım:

Veysel derki; toprak sadık yârimdir.
Benim sadık yârim, kitaplarımdır.
Dünyadaki, cennet vatanımdır,
Bilgi kaynağıdır, kitaplarım.

Kitaplar gezdirdi, ben henüz gençtim,
Madagaskar’ da tanıdığım Pol Virgin,
Beyaz zambaklar diyarına gittim,
Başka dünyalar tanıttı, kitaplarım.

Uçurdular beni, gittim ta aya,
İndim denizlerin altına, suya;
Başladım yirmibin fersah yüzmeye,
Hep bunları öğretti, kitaplarım.

Kitaplarla olgunlaşır hayat, yaşam.
İmzalamış İnönü İsmet Paşam,
Beni ateşleyen kitaplı köşem,
Sevgili yavrularım, kitaplarım.

Kitaplarım, sadık dostlarım benim,
Saklamaz nesi varsa ilim, fenin,
Çocuklarım gibi onları severim,
Fen, din, imanla dolu kitaplarım.


Baş Ağrılarım
Gençlikte daha çok ağrırdı başım,
Yazın sıcaklar, soğuklardan kışın,
Ama daha çokta gönüldaşım,
Düşündükçe, küt küt vururdu döşüm.

Benim utangaç bir mizacım var,
Çocukluk aşkım halen kalbimde yaşar,
Şimdi bile duysa çocuklarım şaşar,
Utanırım ah yine ağrır başım.

Anam, oğluma nazar değmiş, derdi.
Okur okur, uzun uzun esnerdi,
Nazar değen uzun boyluymuş derdi,
Biraz uyuyunca iyi olurdu başım.

Bakar ki fazla ateş var vücutta da ,
Heybe dolu su asma yaprağıyla,
Vücudum sarılırdı yoğurtlu yaprakla,
Bir gün yatınca iyi olurdu başım.

Dedemi Yâd


Çalışırken, herkes seyre gelirdi,
Hızlı çalışmasına hayret ederdi,
Çalışma değil sanki yarışırdı,
İnsan değil, canlı bir robottu.

Dedemin lakabı;Pepik Ustaydı,
Aslı Kuyumcuoğlu Mustafa’ydı,
Ben küçükken o, ileri yaştaydı,
Yine de çalışırdı, canlı robottu.

Bir duvar örerken, halk seyrederdi,
Amele o’nun sesinden titrerdi,
Üç amele harç yetiştiremezdi,
Pepik Usta, sanki canlı robottu.

O’nun kocaman bir orağı vardı,
Tarlada ırgatlarla ekin biçerdi,
Kendisi üç kişilik çıkın tutardı,
Yine de ırgatlardan ileriydi.

Keşke bütün vatandaş öyle olsa,
Hepsi yapılır ne kadar iş varsa,
Milletim kimseye, muhtaç olmasa
Keşke yurttaşım bu robot gibi olsa!

Eşkâli sarışın, güleç yüzü vardı,
Orta boylu, geniş gövdesi vardı,
Beyaz sakalı o’na ne güzel yakışırdı,
Dedem, seni nasıl candan özledim.

Dedem muzip, şakacı hep gülerdi,
Şakadan hoşlananı çok severdi,
Komik olayları zevkle anlatırdı,
Ama çalışmaya gelince değişirdi.

Köyümüzde senin adın şanın var,
Sana layık çalışkan torunların var,
Muhammed gibi aziz peygamberin var,
Nurlar içinde yat, sevgili dedem.


Kirpinin Aldanması
Bir sonbahar gecesi geziye çıkmış,
Kirpi yavruları yuvada açmış,
Onlar için bir rızık arıyormuş,
Kirpi ömründe hiç kestane görmemiş.

Ormanda giderken mehtap çıkmış,
Ay ışıklarını, dünyaya salmış.
Kirpi bir yerde sürüyle yavru görmüş,
Yazık, anaları yok galiba, demiş.

Yanlarına giderken bir ayı gelmiş,
Yavruları ezmiş, çiğnemiş yemiş.
Kirpi korkudan bir deliğe girmiş,
Meğer yavru sandığı kestaneymiş.

Küçük yavruların içi yemişmiş,
Ezmiş ayı onları, zevkle yemiş.
Kirpi de yemeyi denemiş, sert gelmiş,
O; yılan, fare, kurbağa severmiş.

18 Mart
Ben iki şeye dargınım doğrusu,
Mart ayı ve Haseki hastanesi,
Güzel gözlerini orda yumması,
Gel gitme diye yalvardım, duymadı.

Anarken Ekin’i tutardı nefesini,
Çaktırmaz, sessiz siler gözyaşını,
Ağlamamak için sıkar dişini,
Umreye çevrilmişti haç kaydı.

Önceki yıl bizi İstanbul’a götürdü,
Deniz altından Üsküdar’a geçirdi,
Üsküdar’dan İstanbul’u seyretti,
O günler ne güzel, ne mutlu günlerdi.
Meğer yolun sonuna gelmiş bir hayli.

Yeğenim Yunus’un Balık Avı

Yeğenim Yunus geldi bir gün bahçeye,
Dedi bana, var mısın balık yemeye,
Dedim bizim balıklar saf değil akıllı,
Çekinir onlar oltana düşmeye.

Ben onları su altında gözlerim,
Uyku zamanını dikkatle izlerim,
Dedi, gömüldü kayboldu sularda,
Onu süzmekten yoruldu gözlerim.

Derken, kayboldu diye korkuya düştüm,
Kızılırmak suyu girdaplı büklüm büklüm,
Kenarda aşağı yukarı koşarken,
Çıkı verdi yunus girdiği yerden,
Balıklarla belinde salkım salkım.

İndim sulara görmek için yakın,
Turna uykuya dalmış sanki baygın,
Beni görünce uykusundan uyandı,
Bana bakıyordu, nedense şaşkın.

Yan gelip yattı istifini bozmadan,
Sandı ki beni yakın akrabadan,
Oysa bir düşmandı ona yaklaşan,
Çektim zıpkınımı avlamaktı andım,
Sonunda balık itiraf, dedi ki,
Bu ihmalimin cezasıdır yandım.

Turnanın eti kılçıksız ve kemiksiz,
Bembeyaz bir ettir ki hem de çok leziz,
Kızartınca biraz yağlı tavada,
Nefis kokusu yayılıyor havada.

Baraj göllerinden gelen biriydi,
Zaten onun için sulara girdi,
İnatla ısrarla sözünde durdu,
Yunus, amcasına ziyafet verdi.


Ağaç Olsam Bahçelerde
Oturuyorum hiçbir iş yapmadan,
Keşke bir ağaç olsam bahçelerde.
Yeşil yapraklarım ve koyu gölgemden
Serinlese insan, çay bahçelerinde.

Menekşeler havuz kenarlarında,
Bülbül altın sesiyle dallarımda,
Gelin yavrusun sarmış kollarımda,
Kuş sesleri dinliyor bahçelerde.

Ulu çınar salar gölgelerini,
Akasyalar sarkıtır küpelerini,
Salkım söğüt döker beliklerini,
Kuşlar öter, arı bal toplar bahçelerde.

Çocuklar koşar çimenler üstünde,
Kelebek kanat çırpar çiçeklerde,
Şems ısıtır arzı, gümüş huzmelerle,
Cennet kurulmuş sanki bahçelerde.

Ağacın Faydaları
Ağaçlar, insanların dostudur,
Her biri başka yönden fayda verir,
Ama insan ona sağdık değildir,
Zaman olur onu, keser bitirir.

Ağacın faydası bir değil, bin değil,
Sadece ev bark, kitap kalem değil,
Medeniyet, yaşam şartları da değil,
Dünyadaki yaşantının her şeyidir.

Ağaçlarda, bize verilen bir nimet,
Toprak, su, hava hepsi ayrı bir hikmet,
Allah her kuluna vermiş bir kısmet,
Bilen’e ağaçta bundan biridir.

Ağaç konusu, çok geniş bir konudur,
İnsan onu iyi tanımalıdır,
Ağaç çeşitleri, faydası nelerdir?
Onu iyi tanırsan, çok fayda verir.

Evvela onları, tasnif etmeli,
Meyveli, meyvesiz belirlenmeli,
Hangisinden, nasıl yararlanmalı,
Akıl kullanarak verim arttırılır.

Ağaç bin bir nimetten ancak biridir,
Barınak, gıda ve yakacak verir,
Gemiler, botlar ağaçtan yapılır,
Akla gelmeyen daha neler neler verir.

Ağaç sevgisi
Bir zamanlar dostluk kurdum ağaçlarla,
Tanıştık, uzun boylu kavaklarla,
Salkım söğüt darılmış toprakla,
Eğmiş başını, saçını sarkıtmış sulara.

Sessiz sedasız dinlerlerdi beni,
Aşı için kestiğim bağ fidanı,
Ağlar dökülürdü toprağa gözyaşı,
Sonra coşar yarışırdı çubuklarla.

İnce kalın demez keserdim onları,
Hiç itiraz etmez yansa da canları,
Bilir artık yapılacak aşıları,
Sevinçle büyürler yeni dallarla.

Zamanla içli dışlıydık onlarla,
Dertlerine derman olurdum aşılarla,
Elma, armut, kiraz hele kayısılarla,
Hoş meyve yetiştirmek insanlara.

Ağacın faydası, saymakla bitmez,
Güle ev, bark, gemi, kitap, söz yetmez,
Dünyada her yerde uygarlığa hizmet,
Rabbimin bir nimeti de ağaçlarla.


BU DÜNYANIN HALİ

Şöyle bir düşünsen, insan ve hayvan,
Aynı menfaat ve hep aynı çıkar,
Sürülerle sığır, davar, kurt, aslan,
Birlikte bir dünyada yaşıyorlar.

Keza milyonlarca kuş hep beraber,
Tahıl ve böcek yiyerek beslenirler.
Kuş dünyasında da var tufeyliler
Asalak yırtıcı, kartal şahinler.

Deniz ve sularda, milyonla balık,
Küçük, büyük hepsi su da bir varlık,
Orda da var aymaz ve yaramazlık,
Kendi soyuna ihanet düşmanlıktır.

Diyelim hayvanda yok akıl, fikir
Ama insan, akılla donatılmıştır
O da aklı şer’e kullanmaktadır
Yok! Tanrı da nisyan ceza büyüktür.

Akılla donatılmış insanoğlu,
Gösterilmiş ona, gidecek yolu
Öğrenmiş ilme, fenni, sanatı
Gelişmiş yaşamı, hayat yaşarlar.

Hayvanlar doyunca bırakır avını,
Doymaz insanın ne gözü ne karnı,
Akıllıya! İnsan, kırar neslini,
Budur işte, hayvan insan farkları.

Günümüzde artık ilimde insan,
Zirveye çıkıp ta, aya ulaşan,
Kavimler tarihine hiç bakmadan,
Kırıp geçiriyorlar, gücü gücüne yetenler

Bu mezalimin, bir sonu olmalı
Ulu varlık, bir gün sorar hesabı?
Hiç şüphe olmasın, bildirir haddi
Kimse karşı koyamaz tükenince sabırlar.

Dünyanın haline bakar mısınız?
Kargaşa içinde yaşar mısınız?
Ölüm korkusu olmasa, göç olmaz.
Yaşamı yok eden yerde duramazlar.

Büyüklerden biri, başka bir yerde,
Kendi için yararlı bir şey görse,
Orda, bir kargaşa çıkar ne hikmetse
Küçük birkaç millet, bir harbe başlar.

Seyreder zevkle birbirini kırsın!
Fahiş fiyatlarla, silahını satsın,
Ağam! gidip sonra, onları kınasın
Göz koyduğu şeye de sahip olsunlar.

Dillerinde pelesenk, insan hakları
Mühim değil vara kendi çıkarları
Biçarelerin, yok hiçbir hakları
Mutluluk, saltanat onların hakları.

Bundan kurtulmanın, tek yolu akıl,
Kullan aklı, düşme tuzağa sakın,
Çalış, muhtaç olma dosta düşmana
Müdana’dan sakın, yoksa soyarlar.


Mehmet Çağlayan 2
Kayıt Tarihi : 15.8.2019 21:52:00
Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!