0600 - Tuba Şiiri - Onur Bilge

Onur Bilge
1935

ŞİİR


32

TAKİPÇİ

0600 - Tuba

“Tuba’m,

“Alçalmadan zıplanamaz.” dedi Kaptan. “Olgun ve dolgun başaklar gibi başın yerde olsun. Deryada bana refakat eden ve ne bildiyse anlatarak beni kendisi gibi şekillendirmeye çalışan arkadaşım o kadar mütevaziydi ki o hal, duruşuna, yürüyüşüne, her davranışına aksetmişti. Sedirde bile ayaklarını altına alıyor, dizüstü oturuyordu. Elleri de genellikle dizlerinin üstünde oluyordu. Hani büyüklerimiz, Mukrim olan Allah’a, bahşettiği nimetler için sofranın başına öyle saygıyla ve sığışmak amacıyla en azından bir dizimizi bükmemizi isterler ya aynen öyle… Dizin birini büküp diğerini dikerek oturma için bile “köpek oturuşu” der, her yerde edebe riayet ederdi.”

“Alçak gönüllü insanları da enayi yerine koyuyorlar, sessiz ve sakin oldukları için.” dedim. Konu açılmışken konuşalım istedim.

“O, onların enayiliğinden değil, kalitesindendir. Başkalarını aşağılamak, hor görmek tasvip edilecek bir şey mi! İnsan topraktan yaratılmıştır. Bulutlardan değil. “Bir kimse Allah için tevazu sahibi olursa, Allah onu insanlar arasında yüceltir.” Tirmizi’den nakledilmiş bir hadistir bu.”

“Ben de hayatta hep hakir görüldüm. Başta evlatlık olarak verildiğim evde, sonra askerde, daha sonra da evliliğim boyunca eşim tarafından… Hep ayak işlerinde kullanıldım. Mesela bana en çok: “Sen adam olmazsın!” denilmiştir. Kimseyle başa çıkacak durumda değildim çünkü. Hep aşağıdan aldım. Nezaketi elden bırakmadım. Karadenizli bir ailenin içinden çıkmışım ama İstanbul’da büyüdüm.”

“Bazıları da övülmek istedikleri için alçakgönüllüymüş gibi görünürler ama ben senin asalet sahibi olduğunu biliyorum. Hayatta başarıya ulaşmış ya da ulaşamamış, zengin veya fakir olabilirsin ama kaliteli bir kişiliğin var. Altın çamura düşmeyle değerinden bir şey kaybetmez. Büyüklük taslamayla büyümez, aksine sevimsizleşir ve küçülür. Yusuf Has Hacib!in de iki sözü var bu konuda: “Elini uzatarak gökteki yıldızları tutsan ve başın göğe değse bile sonunda sen yine yerdesin. İnen yükselir, yükselen iner, parlayan söner ve yükselen durur.” Azamet ve Kibriya, Allah’a ait iki sıfattır ki bunları kimseye vermez! Bu sıfatlarla süslenmek isteyenleri de sevmez. Zerre kadar, yani hardal tanesi kadar kibir, bütün iyi amelleri ve ibadetleri yok eder. Bir kazan süte bir damla necis bir şey karışsa, tamamı pis olur. Kazancımıza zerre miktar haram karışsa, helalinde de bet bereket kalmaz ya… Aynen öyle…”

“Geçenlerde takvim yaprağında Hatayi’nin bir sözüne rastladım. “Akan sulardan ibret al, yüzünü yerlere sürüyüp gider.” demiş. Aklıma dağlardan kopan seller, ovaları sulayan dereler geldi. Sonra çaylar, ırmaklar… Süründükçe arınırlar, pak olurlar.”

“Şah İsmail değil mi o? Neler neler demiş yeryüzüne gelen, hakikatleri görüp gidenler… Göremeyenler ne bilecekler de ne diyecekler! Neyden yaratıldıklarına, ölünce ne hale geldiklerine bakmazlar, kasıla kasıla yürürler, ağız dolusu övünürler, öteki tarafta da dövünürler! Onun için Hacı Bektaş Veli Hazretleri de bir çift laf etmiş: “Kibrin aslı şeytan, tevazuun aslı Rahman’dır. Âlimlere ve kendini bilenlere, alçak gönüllülük yaraşır.” Tevazu ilimdendir.”

“Bazısı da ne kadar çok biliyorsa o kadar kendini beğenmiş oluyor. Bazı üniversite mezunlarında bir hava bir hava!.. Okumuş okumamış gençler geliyor ya yanıma. Halimi görüyorlar, durumumu anlıyorlar, ilk etapta yüksekten bakıyorlar bana da. Ben kendimi biliyor, bilgiçlik etmiyorum. Bakıyorlar ki kimseyle yarışım yok. Öyle yükseklere çıkıp da küçülenler, yavaş yavaş aşağıya iniyor, indikçe büyüyorlar. Ben neysem oyum. Hep aynı yerdeyim. Mevlana’nın dediği gibi toprak misaliyim.”

“Ahir zaman alametleri belireli çok oldu. Büyük belli değil, küçük belli değil. Eskiden büyük büyüklüğünü, küçük küçüklüğünü bilirdi. Kartallar yüksek uçarlar. Onları aşağıdakiler küçük zanneder. Üzülme birader. “Bilmeyen ne bilsin bizi! Bilenlere selam olsun!” Engin ol kardeşim, engin… Sen Allah rızası için olduğun gibi ve samimi ol. Kimseden iltimas bekleme! Allah takdir etsin, yeter!”

“Ben onlara aklımla ve bilgimle değil, tecrübemle yardımcı olmaya çalışıyorum. İyiyi, doğruyu, güzeli işaret ediyor, o yolda ilerlemeleri için telkinde bulunuyorum. Orta ikideyken öğretmenimiz “İyilik ve tevazu, barışı sağlar, zaferi taçlandırır” diye bir söz vermişti. Biraz açıklamıştı da anlattıklarını kompozisyon halinde toparlayarak yazmamızı istemişti. Yazdığımı beğenmiş, beni yazmaya teşvik etmişti. Keşke okulu terk etmeseydim! Her şeye sabretseydim, azmetseydim de en azından liseyi bitirseydim! Köreldim kaldım böyle işte!”

“İnsanlar sadece diplomayla değerlenmezler. Dinimizin gerektirdiği şekilde yaşayarak, Efendimiz gibi olmaya çalışarak güzelleşirler. Öyle ki onları görenler Allah’ı hatırlarlar. Onlar nur yüzlü olurlar. Simaları ruhlara huzur verir. Onun için yüzlerine bakmaya doyulmaz. Yanlarında zamanın nasıl geçtiği fark edilmez.”

“Ben de senin yanında vaktin nasıl geçtiğini anlayamıyorum. Yüzün de bana huzur veriyor. Onun için seyrine doyulmaz geliyor. Sen de o güzel insanlardansın.”

“Sağ olasın birader! O senin güzelliğinden… Mümin, müminin aynasıdır. Yüzümde gördüğün senin gönlünün güzelliğidir.”

“Toprak gibi olmaya takıldım kaldım. Düşünüyorum da… Toprak ayaklar altında… Bütün atıklar ona dökülüyor, cesetler bile ona gömülüyor. İçine giren pisliğin haddi hesabı yok! Buna rağmen yenen içilen her şey ondan çıkıyor.”

“Yeryüzündeki en değerli nesne topraktır. Başka şeyler olmasa da olur ama toprak olmazsa ne olur, bir düşün! Ne bir tohum ekilir, ne bir nebat biter! Öyle değil mi?”

“Evet ya! Aklıma gelen her şey ya da her şeyin imalinde kullanılan hammaddeler hep ondan… Biz canlıların ana maddeleri de toprak.”

“İnsanlarla hayvanların ayakları, bitkilerin kafaları toprakta, ayakları havada… Ağızları kök uçlarında, alınları secdede… Bizim başımız kesilirse yaşayamayız, onlar kökleriyle irtibatları kesilirse yaşayamazlar, daim secdededirler, tayin edilen vakte kadar başlarını kaldıramazlar! Tam bir teslimiyet içinde mütemadiyen zikirdedirler. Bulundukları yerde mahkûm oldukları için gayretsiz rızıklandırılırlar.”

“Cennette ters duran bir ağaç varmış. Tuba ağacı. Dalları orada, kökleri buradaymış. Nasıl bir ağaçmış o Kaptan, Allah aşkına? Aklım yatmadı bir türlü. Allah gereksiz bir şey yaratmamış. O ne işe yarayacak ki yaratılmış? Hem de ters… Düzüne bile akıl erdiremedim… ”

“Cennette meyvesi olsun isteyenler, kökleri burada olan ağaçlarını iyi besleyip büyütecekler. İyilikler ve ibadetlerle ne kadar iyi beslerlerse o ağaç o kadar gümrah olur.”

“Anlayamadım abi ya! Biraz karışık gibi geldi bu konu bana. Yani ağaç nemize lazım bizim? Zaten cennet demek, bahçe demekmiş. Bahçe olur da ağaç olmaz mı zaten! Eminim ki orada, bizim şu meşhur Babil’in Asma Bahçelerinden bin kat daha güzel bahçeler vardır. Envaiçeşit ağaçlar, çiçekler… Huriler, gılmanlar… Kim ne isterse ona o, anında hazır! Her şey emre amade…”

“İşte o saydıklarının hepsi, bahsi geçen Tuba ağacının meyveleridir. Kökleri bizde olan o ağaçlara ne kadar değer verir, ne kadar iyi bakarsak, o kadar çok mahsul verir bizim için. Ne kadar büyütürsek, bizi o kadar yukarıya çıkarır.”

“Yine anlamadım. Dedim ya Kaptan, benim kafam kalındır. Nasıl bakacağız o ağaca biz? Suyunu, gübresini mi vereceğiz? Ya kafam karıştı. Bir tane değil mi o ağaç? Tuba ağaçları denmiyor ki! Benim hayalimde Tuba, kocaman bir tek ağaç… Dalları yaprakları cennette, gövdesi arada, kökleri dünyada… Maddesel değil hem de… Hayali… Elle tutulmaz, gözle görülmez. Var denildiyse vardır. İnancımız tamdır!”

“Tuba tektir ama her insan için tektir. O bir ağaçtır. Sopa da olabilirdi. İp falan da olabilirdi. Bunlar cansız varlıklardır. Tuba canlıdır. Canı, canlılığı, hayatı sembolize eder. Tuba, her insan için emanettir. Emanet, emredildiği gibi muhafaza edilmeli, beslenmeli, yetiştirilmelidir. O, bizim hayatımızı temsil eder. Hayatımız boyunca yaptığımız hatalar, budanması gereken dallardır. Boy atması için mutlaka budanması gerekir. Vakti geldiğinde de aşılanmalıdır. Aşılanmazsa yabani olarak kalır, meyveleri iri, tatlı ve lezzetli olamaz. Budama tövbeyle olur. Anlaşıldı, değil mi?”

“Yavaş yavaş anlamaya başladım. Hayır hayır, anladım. İslam’a uygun olarak yaşamamız, o ağacı en güzel şekilde korumamız, yetiştirmemiz demekmiş. Aşılama nasıl olacak Abi?”

“Aynen öyle Necmettin… Tuba fırsattır. Fırsat ömürdür. Sen sana verilen fırsatı, yani ömrü en iyi şekilde değerlendiremezsen ağacın kurur ya da eselemez. Aşı, ilimdir. Aşıcı sana kılavuzluk eden rehber şahsiyetlerdir. Aşısız ağaç yozdur. Ahlat gibi meyvesi boğazda durur. Tuba’n aşılanmamışsa, bakımsızsa, hele hele kurumuşsa vay haline!.. Orada eli boş zıp zırlak kalakalırsın!” Ahlat aşılandığında ne kadar tatlı ve sulu meyveleri olur! Aşılı ağaç, tepeden tırnağa meyveye durur. Yani cennette nasibin bol olur.”

“Onun için o hadis var, o zaman. “Dünya, ahiretin tarladır.” diye boşuna denmemiş.”

“İşte dünya tarlasındaki ağaçtır Tuba! Sözün kısası, hepimiz ağacımıza sahip çıkacağız, var gücümüzle onu en güzel tarzda yetiştirmeye gayret edeceğiz.”

Sen de benim Tuba’mdın. Senin üstüne titriyordum ben. Aklımın işi değildi, emirler, yasaklar. Allah razı olsun Kaptan’dan! Şimdi anlıyorum ki sen Tuba’ma musallat olan haşeresin ve ben onun selameti için öncelikle seninle mücadele etmeliyim.

Sen Tuba’m değil, Tuba’mın gövdesine yerleşen ağaç kurdusun. Şerrinden beni Allah korusun!

Bahçıvan”

***
Onur BİLGE
BİN BİR GECE ÖYKÜLERİ - 0600

Onur Bilge
Kayıt Tarihi : 27.11.2020 20:17:00
Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!