0555 - Zakir Şiiri - Onur Bilge

Onur Bilge
1826

ŞİİR


21

TAKİPÇİ

0555 - Zakir

Onur BİLGE

“Zikrim,

Adın zikrim, her bir nefesimdesin. “Seni düşünmediğim bir an yok!” desem yalan olur. Çünkü bazen uzun süre uzaklaşıyorum bu halden. Mesela bu Mustafa Kaptan’ın yanındayken… Bir başlıyor dinden imandan, ayetten hadisten, evliyalardan… Alıp götürüyor düşüncelerimi ötelere… Zaman zaman ısrarcılığından sıkıcı olsa da seviyorum bu adamı dinlemeyi. Yine de tercihim sensin, bilirsin. Sen konuşmaya başladığında dünya durur, rüzgâr durur, bülbüller bile susar, çıt çıkmaz etraftan! Gözüm kulağım sırf sana ayarlanır, yanındayken. Dünya yansa yıkılsa, görmem duymam! Öylesine rapt olurum sana!

Onun sohbetinin tamamı kaydetmeye değer. Öyle olmasaydı üşenmeden yazar mıydım! Her ne kadar bu mektuplar adressiz olsa da yazıyorum. Hiçbir zaman okumayacağını bile bile... Ben sana yazmanın tadını çıkarıyorum! O yetiyor bana. Yazarken seninle başbaşa oluyorum.

"İnsan, noksandır. İhtiyaç sahibidir. Her haliyle acizdir. En büyük acizliği, kendisini bilmemesidir. “Kendini bilen, Rabbini bilir.” Bazı kişiler çok şanslıdır. Onların önlerine birileri çıkar. Aslında çıkarılır. O kişiler seçkin kişiler haline gelmiş oldukları için Allah’ın bir ikramıdır bu karşılaşmalar. Necip Fazıl’ın önüne gece yarısı, karanlık kaldırımlarda çıkan zat, hiç tanımadığı biriydi ama birkaç kelimeyle onun hidayetine vesile oldu. Bu dünyanın mı o dünyanın mı insanıydı, bilinmez. Onun vasıtayla Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî Hazretlerini tanıdı ve ona intisap etti.

Kendisinden bahsederken ta yüreğinin kökünden çıkan saygı ve sevgi yüklü bir sesle “Efendim!” “Kurtarıcım!” diyerek minnetle andığı yakın zaman evliyalarından olan o mübarek zat, sohbetleriyle onun noksanlarını tamamlamaya gayret etti. Böyle rehber şahsiyetler, sadece ayna tutarlar kendilerinden faydalanmak isteyenlere. Onlar suretlerini o aynada seyrede seyrede kendilerini bilmeye başlarlar ve zamanla yollarını bulurlar.

İlk inen ayetler, her şeyden önce insana kendisini tanıtmaktadır. Önce kendisini okuması tavsiye edilmekte, o yüce ilme, neyden ve nasıl yaratıldığından başlanmaktadır. Hiçten var edildiği, aczi, gelişmesi safha safha anlatılmaktadır.

Bir yaratılan vardır, bir de Yaratan… Yaratan olmadan yaratılan olamaz! Yaratılan varsa mutlaka bir Yaratan vardır. Bir Yaratan varsa yaratılan sahipsiz ve başıboş değildir. Sorumlulukları vardır. Hesap vereceği bir merci… İşte olay kısaca bundan ibarettir.

Şayet yaratılan, hiçten yaratıldığı gibi hiç olacak ya da sorgu sualden muaf tutulacak olsaydı, ne dine, ne vahye, ne Peygamberlere ne de rehberlere ihtiyaç kalırdı. Ot gibi biter ve yiterdi. Oysa o yaratılanların en şereflisi, akıl ve irade sahibidir. Onun için de mesuldür.

İnsan, noksanının farkında da değildir. Takılmıştır dünyanın çarkına, onunla beraber dönüp durmakta, zamanın nasıl geçtiğinin bile farkına varamamaktadır. Buna gaflet diyoruz. Malayaniyle iştigal…

Zaman, nerede biteceği belli olmayan uzayıp giden bir yoldur. Bizlere bahşedilen ömür dediğimiz zaman, insanlarca belli aralıklarla bölünmüş ve adlandırılmış sonsuzluğun uzun veya kısa, doğum ve ölümle sınırlı bir parçasıdır. O çizgi parçası, herkesin yalnız bir defa kat edeceği, geri dönüşü mümkün olmayan, kilometre taşlarıyla alınan mesafenin anlaşılabildiği ama kalanının ne kadar olduğu bilinemeyen hayat yoludur. Zaman zaman daralır genişler, inişleri çıkışları, virajları, yol ayrımları vardır, nerede ve nasıl nihayetleneceği meçhuldür. Kitaplar, o yoldaki işaret levhalarıdır. O tabelalara uyan, yolu selametle tamamlayıp, arzu ettiği hedefe ulaşır. Peygamberler veya rehber şahsiyetler refakatinde yolculuk daha da kolaylaşır.

Yerde ve gökle göremediklerimiz, gördüklerimizin kim bilir kaç katıdır. Anladıklarımız ve öğrendiklerimiz, acaba ilmin kaçta kaçıdır? Eşyanın hakikatinin ne kadarını idrak edebildik? Bir de kalkmış, beka konusunda ahkâm kesiyoruz!

Aciziz azizim, aciziz! Aklı olan aczini anlar ve sığınma ihtiyacı içine girer. Akılsız da Firavunlaşır, ukalalaşır, helak olur!

Sıkıldın, biliyorum ama anlatmaya başladığım bu yaşanmış olayı, tesadüf denemeyecek, ancak tevafukla adlandırılabilecek karşılaşma, davet ve icabetlerin sonucunda meydana gelen gelişmeleri ve henüz anlatmadığım, biraz sonra bahsedeceğim akıl almaz kerametleri başka türlü nasıl izah edebilirdim!”

“Kerametler ha? Enteresan! Yani bizim sarhoşlarla ilgili, öyle mi? Ne yani? Şimdi onlar evliya mı oldular? Vay be!..”

“Bişr-i Hafi de öyle değil miydi! Ya sonra ne oldu?”

“Ne bileyim abi ben! Bişirden mişirden anlamam. Ben bi şiir bilirim o da içimden geldiği gibi çıkar. Bir taneme yazarım. Serbest şiir diyorlar. İşte ondan… Öyle usta işi hece mece bilmem.”

“Bişr, evliyanın büyüklerindendir. Bildiğim kadarıyla “Sabır, Allahü Teala’yı kullara şikâyet etmemektir.” diyen, kalp ilmi ustalarından…”

“Yahu Kaptan! Ben ne anlarım kalp ilminden! Benim bildiğim bir kalp bilimi var o da aşk! Ardına düştüğüm tek rehber var, o da işte sana anlata anlata bitiremediğim dünya güzeli! Sabrınsa bende S si bile kalmadı! Bir de içkiyi bıraktık, artık nasıl dayanırız bilmem! Bir ah çeksem, Antalya cayır cayır yanar, kalbimin hararetinden!..”

“Mübalağa etme birader! Allah aşkının yanında onun bunun aşkına aşk mı denir! Fakat iki gözümün nuru, onu sen hiç tatmamışsın ki sana nasıl anlatayım! Diline değen bir damla şerbeti bal sanıyorsun, petekten kovandan habersiz. O senin hissetmekte olduğun, aşkın ilk harfi bile değil! Tasavvufta ona süfli aşk diyorlar. Ulvi aşka talip olmaya bak!”

“Benim gibi bir adama söylediğin söze bak! Ben sana itikadımın sakat olduğundan bahsediyorum, sen bana neredeysen “Derviş ol!” diyeceksin! Ben kim, dervişlik kim! Ben kendisiyle baş edemeyen, nefsini nasıl avutacağını bilemeyen pejmürde bir adamım! Şu perişan halimin en yakın tanığısın.”

“Başarıya arzu ve azimle ulaşılır. Önce istemelisin, sonra başlamalı ve uçlamak için olanca kuvvetinle çalışmalısın! Yok, eğer olduğun yerde saymak istiyorsan, sana diyecek sözüm yok. Bildiğini işle! Her koyun kendi bacağından asılır. Bana ne! Düş bir körün peşine, düş uçurumun dibine!”

“Kızma Kaptan! Bugün ektiğin tohum, hemen bugün yeşerir mi! Bekle bakalım biraz. Ben de gayret edeceğim, söz! Belki zamanla yeşerir. Bekleyeceğiz ve göreceğiz. Senin ayyaşlar aniden, sihirli değnek başlarına değer değmez mi evliya oluverdiler!”

“Doğru söylüyorsun, Necmettin. Benim içimin tezlenmesinin sebebi, ne kadar zamanımızın kaldığını bilemememizden... Onun için endişeleniyorum. Kendi adıma da senin namına da… İstiyorum ki herkes başını kaldırsın da göklerin sonsuzluğunda Hakikat’i görüversin!”

“Ne kadar eversek evelim, her şeyin bir vakti saati var, değil mi? Zamansız kuş uçmaz. Diyelim ki biz istiyoruz, bakalım O bizi huzuruna hemen kabul ediverecek mi? Bunca kusurumuzla, bir sürü eksiğimizle noksanımızla, dağ gibi günahımızla…”

“Tövbe ettin ya Kıymetlim! Şimdi başlamak ve azmetmek kalıyor sana. Allah yar ve yardımcın ola!”

“İçkiye tövbe etmek olay! Ettim gitti! Ya ona nasıl tövbe edeceğim!.. Onu nasıl çıkaracağım aklımdan? Bende benden bir şey kalmamış ki! Serapa o olmuşum. Şişeyi kadehi kırdık, boşalttık, Necmettin’i ne yapacağız, içindeki meyi çıkarmak için?”

“İnsan da onlar gibidir. İçindeki az yoğun nesneyi çıkarmak için üzerine çok yoğun olanı dökmek lazım. O zaman önceki yavaş yavaş çıkar gider, diğeri kalır. Bir bardak su doluyken üstüne bal dökmeye başlayınca ne oluyor?”

“Bir de nasıl doldurulacağını söyle! Sanki ben biliyormuşum da inadımdan yapmıyormuşum gibi…”

“Nasıl olacak! Zikirle ve fikirle… Gece gündüz onu düşüneceğine Allah’ı düşüneceksin! Onun adını tekrarlayarak ağlayıp inleyeceğine Allah’ın adlarını tekrarlayacaksın! Giderek her şey rayına girecek, emin ol!”

“Onlar öyle mi yapmışlar?”

“Evet! Hem de hepsi öyle yapmış.”

“Bu kadar kolay mı yani?”

“Kolaysa başla o zaman! Kolay mı, muhteşem bir olay mı dene de gör!”

Yani seni unutmaya çalışmam tavsiye ediliyor, huzura kavuşmam için bana. Oysa ben seninleyken huzur duyuyorum. Merak da etmiyor değilim, söyleneni yapınca neler olacağını ama nasıl yapacağımı bilmiyorum.

Öylesine işgal etmişsin ki vatanımı, bir çakıl taşına sahip değilken nasıl sürer çıkarırım seni bilemiyorum. Aslında hiç de istemiyorum seninle savaşmayı. Vatanım da canım da feda olsun sana!

İçimde zerre kadar iman var ve o da diyor ki bana: "Aptallık yapma!"

Zakir"

***

Onur BİLGE
BİN BİR GECE ÖYKÜLERİ – 0555

Onur Bilge
Kayıt Tarihi : 22.10.2019 05:16:00
Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!