Mustafa Nihat Malkoç Antoloji.com

İlk kez 1970 senesinde güneş gördü gözlerim. Köprübaşı ilçesine bağlı Güneşli Köyü’nde ilk tedrisat… Orta ve lise hayatım Trabzon’un şirin ilçesi Köprübaşı’nda… Evden beş kilometre uzakta… Araba yolu yok. Dimdik yokuş… Kar kış demeden fındıklıklardan aşağı gidip gelmeler… Gidiş geliş on km mesafe… Daima yaya… Çalıkuşu misali, hop aşağı, hop yukarı… Tabiatla koyun koyuna. İlk sevdalanmalar; bazen melankolik bazen gerçekçi… Fındık bahçelerinde ilk şiir yazma denemeleri… Ortaokul ve lise öğrenimi aynı çatı altında... Kömürlükten bozma bir sınıfta ortaokula başlangıç... Yağmur yağınca mürekkepli kalemle yazdığımız yazılar darmadağın(ık)… Su gibi akıp geçen altı sene… Yoksulluk olsa da ne tasa ne keder… Şükür makamında… Kanaatkârlık tavan yapmış bizde. Daima şükür…
Lise yıllarında ve sonrasında ne dershane ne de özel öğretmen… “Dershane vardı da biz mi gitmedik?” düşüncesinde… Şahsî gayretlerle ilk yıl üniversite kapısındayız çok şükür... Ayakları üzerinde durma denemeleri… Karadeniz Teknik Üniversitesi/Fatih Eğitim Fakültesi/Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği… Edebiyat bölümünde talebeyiz ama Türkçemiz fecaat… Kara(deniz)türkçe… T’ler d, P’ler b, Ç’ler c, K’ler g bizde… İlk kompozisyon sınavı neticesinde hem bende hem de hocalarda şaşkınlık. Netice yüz üzerinden 30… Buna da bereket… Hocalardan nasihatler… Yüzümde acı bir tebessüm…
Yiğit düştüğü yerden kalkar misali ilk gayretler ve müspet neticeler… Kitaplara yolculuğun ilk merhalesi… Geleceği kitaplarda arama gayretleri… Kütüphanelere ve kitaplara kapanma… Onlardan beslenerek idrâkleri doyurma… Kalemle ve kâğıtla ilk flört denemeleri… “Gençliğin Sesi” adlı dergide çıkan ilk şiirim: “Gece Yarısı”… Ahmet Kutsi Tecer’den mülhem… Adı geçen şiirden elde ettiğim ilk telif parası… Helâlinden… Gözler alabildiğine güleç… Doyumsuz güzellik. Kalemle ve kelâmla olan aşkın perçinleşmesi…
Sene 1988… Yazı hayatımda dönüm noktası… Kalemime sevgi mürekkebi sürdüğümün resmidir. “Cahil cesur olur” misali Trabzon’da Türksesi isimli yerel gazetede ilk köşe yazısı yazma denemesi… Cafcaflı bir köşe adı: “Yazı/yorum” Koca çınarların arasında bir körpe fidan… Gelecekten umutlu… Birden binlere varacak bir yazarlık serüveni…
Şiir yarışmaları zincirinin ilk halkası… “Sevgi” konulu şiir yarışmasında birincilik ödülü… Maddi ödül genç bir şair için doyurucu… Şiir, hikâye, deneme, makale yarışmalarında alınan onlarca birincilik, ikincilik, üçüncülük ve mansiyon ödülleri… Son ödülün sıra numarası 157… Yüzler güleç, yüzlerin önü açık… İlhama bereket, ilhamı bahşedene şükür..
1992 senesinde Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni unvanıyla mezuniyet… Çiçeği burnunda, istikbal vaat eden bir öğretmen… İlk görev yeri Gümüşhane… Gümüşhane’de Kuşakkaya ve Demokrat Gümüşhane gazetelerinde uzun yazarlık serüveni… İlk üç ayı Tuzla’da, 13 ayı da Küçükyalı’da olmak üzere 16 aylık vatan borcu. Yabancı subaylara Türkçeyi öğretmek gibi kutlu bir vazife… İstanbul’da geçen dolu dolu bir buçuk yıl… Askerlik dönüşü Karadeniz’in gözbebeği Trabzon’da, köftenin memleketi Akçaabat’ta öğretmenlik yılları… Milenyum’un ilk senesinde Türk Cumhuriyetlerine MEB aracılığıyla öğretmen olarak gidiş... Türkmenistan’ın başkenti aşk şehri Aşkabat’ta dolu dolu üç yıl öğretmenlik… Ardından yurda dönüş… Derecik’te iki yıl ortaokul Türkçe öğretmenliği… Ardından tarihî bir eğitim çınarı olan Trabzon (Fen) Lisesi’nde sekiz yıl öğretmenlik... Ardından norm fazlası olma durumları… Trabzon İMKB Kız Meslek Lisesinde öğretmenliğe beş yıl devam… Şimdi de Erdoğdu 15 Temmuz Şehitleri Anadolu Lisesi... Görünürde son durak. Ötesini kim bilir?
Kısa ömürlü “Bizim Okul” isimli kültür-sanat ve edebiyat dergisi kuruculuğu ve yazı işleri müdürlüğü…“Türk Edebiyatı, Türk Dili, Türk Yurdu, Dergâh, Yedi İklim, Ayvakti, Kubbealtı Akademi, Yerli Düşünce, Ayraç, Değirmen, Berceste, Yüzakı, Genç, Nida, Somuncu Baba, Kardelen, Tefekkür, Çınar, Mortaka, Gülistan, Kümbet, Mavi-Yeşil, Herfene, Alkış, Seviye, Poyraz, İnceeleyen” vb. gibi seçkin dergilerde şiir ve yazılarımın yayımlanması… “Karadeniz Olay, Taka, Hüryol, Karadeniz ve Hizmet gazetelerinde uzun seneler kaleme alınan yüzlerce deneme, makale ve fıkra… Geniş bir yazı arşivi… On bin kitaplık devasa bir kütüphane… Eve sığmayan ve ailede sorun hâlini almaya başlayan kitaplar için iki odalı müstakil bir giriş kat ev alma çılgınlığı ve kitaplarla iç içe kurulmuş mesut bir dünya...
..

Devamını Oku
  • Işık German Ersoy
    Işık German Ersoy 01.06.2018 - 19:44

    Sayın Mustafa Nihat Malkoç

    ** DOĞUM GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN...**

  • Işık German Ersoy
    Işık German Ersoy 01.06.2017 - 21:38

    Şair arkadaşımız Sayın Mustafa Nihat Malkoç

    ** DOĞUM GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN...**

    - Ayrıca sizi sitemizdeki bu saygın gruplarımızda görmek dileklerimizle esen kalın.

    * Antoloji Sitesi Yetkili Şairler Grubu *
    * Antoloji.Com Çağdaş Şair Yazarlar Birliği *
    * Evrensel Sanatçılar Birliği ESB *
    * ...

  • Derviş Güneş
    Derviş Güneş 18.06.2010 - 09:37

    TEN TOPRAĞI ÖPÜNCE İYİLESECEK YARALARIMIZ... SÖZÜYLE TANIDIM FALİ MECHUL ABİMİ. VE YİNE O KADAR BİLİRİM KENDİSİNİ,,, EYVALLAH

Toplam 12 mesaj bulundu

TÜM YAZILANLAR


  • Yazılarım(muhabbet Bağının Gülleri)

    Mustafa Nihat Malkoç

    21.07.2019 - 22:10

    OSMANLI'NIN İKİNCİ KURUCUSU: SULTAN ÇELEBİ MEHMED

    M. NİHAT MALKOÇ

    Bir cihan devleti olarak dünyaya merhametin ve adaletin ne olduğunu öğreten Osmanlı Devleti'nde 36 padişah tahta oturmuştur. Bunlardan birisi de Sultan Çelebi Mehmed'dir. Osmanlı Devletinin ikinci kurucusu kabul edile ...

  • Yazılarım(muhabbet Bağının Gülleri)

    Mustafa Nihat Malkoç

    21.07.2019 - 22:08

    NİĞBOLU HARBİ'NDEN ANKARA MUHAREBESİ'NE YILDIRIM BAYEZİD
    M. NİHAT MALKOÇ

    Osmanlı Devleti birbirinden kıymetli padişahlar tarafından idare edilerek cihana adalet dağıtan bir dünya devleti olmuştur. Bu padişahlardan biri de I. Bayezid(Yıldırım Bayezid)'dir.

    Yıldırım Bayezid 1360 senes ...

  • Yazılarım(muhabbet Bağının Gülleri)

    Mustafa Nihat Malkoç

    21.07.2019 - 22:05

    SAVAŞ MEYDANINDA ŞEHİD EDİLEN TEK OSMANLI PADİŞAHI: MURAD HÜDÂVENDİGÂR

    M. NİHAT MALKOÇ

    Osmanlı padişahlarının üçüncüsü olan I. Murad 1326 yılında doğmuştur. Babası Orhan Bey, annesi Yarhisar tekfurunun kızı Nilüfer(diğer bir tabirle Lülüfer) Hatun'dur. Büyük kardeşi Rumeli Fatih ...

Toplam 997 mesaj bulundu

TÜM YAZILANLAR
  • fazıl hüsnü dağlarca

    25.10.2008 - 07:18

    BİR DAĞ(LARCA) DEVRİLDİ

    M.NİHAT MALKOÇ

    Şiir burçları şairlerin omzunda göklere yükselir. Duygu ve düşüncelerimize tercüman olan şairler dilin bayraktarıdırlar aynı zamanda. Onlar ölünce dil bayrağı düşer mi? Şairin ölümü şiirin ölümü değildir elbette. Şair ölünce eserleri konuşmaya başlar. Şair yarınlara dair sözlerini şiirleriyle ebedileştirir. Şiirler yarınlara yazılan mektuplardır aslında. Okuyucu o mektupları okuyarak dünle bugün arasında sağlam köprüler kurmaya çalışır. O şiir mektupları okunmaz olunca dünle bugün arasında kurulan köprüler atılır. Dilin en güzel numuneleri olan şiirler hayattan çekilince sadece nefes alıp vermekten ibaret kalır hayat.

    Şair söyleyecek sözü olan insandır. O, söyleyeceklerini şiirin kalıpları içerisinde az ve öz sözle, sağlam bir dille ifade etmeye çalışır. Kelimeler yoğun anlamlar yüklenir şiirin satır aralarında. Şair manayı yoğuran ve ondan yeni şekiller kuran insandır. Bu şekiller ruh dünyamızda yeni açılımlar kazanırlar. Şiir evreninde yeni dünyalar kurulur her seferinde.

    ‘Şairler az mı yaşıyor? ’ sorusu hep zihnimizi meşgul eder durur. Şairlerin az yaşadığından yakınıp dururuz hep… Gerçekten de öyledir. Şairler az yaşıyor. Elli yaşını gören şairler o kadar da çok değil. Onlar vereceklerini verip bir an evvel çekilirler iyilerle kötülerin kavgasına sahne olan dünyadan. Durum bu iken çağımızın yaşayan en büyük şairi geçti gözümün önünden. O, bu tezi uzun bir ömür sürerek çürütüyordu sanki. Doksanını aşan, yüze yaklaşan Fazıl Hüsnü Dağlarca’dan bahsediyorum. Keşke yüz yaşını görseydi de şairlerin ‘dalya’ diyenlerinin arasına alabilseydik onu. Çok yaklaştı ama olmadı işte.

    Türk şiir çınarının yapraklarından biri daha hüzünle döküldü toprağa. Ölümü çağrıştıran sonbahar avcısı, dalında sararan yapraklardan bir tanesini daha avladı. Hayatını şiire adayan ve hemen her konuda muhakkak bir veya birkaç şiiri bulunan Dağlarca, adeta bir şiir makinesiydi. Türk şiir kitaplığına birbirinden kıymetli eserler kazandıran bu duygu adamı Cumhuriyet tarihinin de canlı tanıklarından biriydi. Zira Cumhuriyetten daha yaşlıydı kendisi.

    Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Cumhuriyet dönemi Türk şiirinde apayrı bir yeri vardı. Bugüne kadar 138 kitabı yayınlanan şairi büyük küçük tanımayan yoktur sanırım. O, şiirde hiçbir akıma ve edebî gruba dâhil olmamıştı. “Çocuk ve Allah, Daha, Çakır’ın Destanı, Kaçaklar, Çiçek Seli, Batı Acısı, Akdeniz, Üç Şehitler Destanı, Haydi, Aç Yazı, Toprak Ana, Kınalı Kuzu Ağıdı, Mevlâna’da Olmak, Uzay Çağında Olmak, Türk Olmak, Dışardan Gazel, Bağımsızlık Savaşı, Asu, Çukurova, Dört Kanatlı Kuş, İstanbul Fetih Destanı, Çanakkale Destanı, İzmir Yollarında...” adlı kitaplar ondan bize miras kalan dil şaheserleridir.

    Uzun ve bereketli bir ömrün ardından aramızdan ayrılan Dağlarca’yı daha çok “Çocuk ve Allah” adlı eseriyle özdeşleştirmiştik. O, bu kitabında çocuklara Türkçenin sade ve gülen yüzüyle seslendi. O, bu kitaptaki şiirleriyle çocuklara kelimelerden yeni dünyalar inşa etti.

    Fazıl Hüsnü Dağlarca bir şiir aşığıydı. Adeta şiir için yaşadı. Onun dünyasında şiirin apayrı bir yeri vardı. Duygu ve düşüncelerini şiirin imkânlarıyla geniş kitlelere aktardı. Başka şairler gibi şiirin yanında roman, hikâye, deneme gibi türlerde yazmadı. Sade ve sadece şiir yazdı uzun ömrü boyunca. Şiire sadakati kelimelerle ifade edilecek cinsten değildi.

    Dağlarca Türkçeyi en doğal haliyle en güzel kullanan şairlerin başında geliyordu. Onun “Türkçe benim ses bayrağım” deyişi herkes tarafından sevilerek benimsenmişti. O, yaşayan Türkçenin yaşayan en büyük şairlerinden biriydi. Kelimelerle kavgası yoktu, O, kelimelere dosttu, kelimeler de ona. Türkçenin saflığını ve pınar duruluğundaki berraklığını onun bütün dizlerinde görebilirsiniz. Bir konuşmasında kendisini “Yarısı şiir olan bir yaratık olarak” tanımlıyordu. Onun ölümüyle Türkçemiz ta yüreğinden yara aldı.

    Hayat-ölüm… Her şey bu iki çizgi arasında saklı… 26 Ağustos 1914’te doğan Fazıl Hüsnü Dağlarca, 15 Ekim 2008’de 94 yaşındayken hayata gözlerini yumdu. O şimdi Karacaahmet’te belki yeni şiirlerini yazıyordur… Çocuğa, vatana, ölüme, hayata dair şiirler…

  • hızır

    06.05.2007 - 14:23

    TÜRK KÜLTÜRÜNDE HIDRELLEZ GÜNÜ

    M.NİHAT MALKOÇ

    Çok zengin bir kültürel birikimimiz vardır. Anadolu’nun dört bir köşesi bunun nişaneleriyle doludur. Fakat bunların kıymetini bildiğimiz söylenemez. Hatta ülkemizde bu zenginliğin farkında olmayan, Avrupa’ya gıpta eden, Batı’nın kültürel kaynaklarından beslenmeyi marifet sayan özüne yabancılaşmış sözde aydınların sayısı hiç de az değildir.

    Anadolu, dostluğun ve kardeşliğin doyumsuz güzelliklerinin yaşandığı bir toprak parçasıdır. Bu coğrafyada nice güzellikler paylaşılmıştır bugüne dek… Farklılıklarımız gökkuşağının renkleri misali apayrı bir zenginlik ve güzellik katmış kültür atlasımıza. Bazıları, farklılıklarımızı çatışma unsuru haline dönüştürmenin çirkin ve aşağılık mücadelesini vermişse de sağduyu her zaman galip gelmiştir. Dostluk ve kardeşlik daima kazanmıştır. Zira doğruların aydınlığı, yalanların karanlıklarını bastırmaya muktedirdir.

    Müspet geleneklerini yaşatmayan milletlerin devamına imkân yoktur. Onlar milleti kaynaştıran çimento kabilindendir. Geleneklerimiz ceddimizin bize mirasıdır. Geleneklerimiz hayat tarzımızı ve dünyaya bakış açımızı yansıtırlar. Atalarımıza saygı duyuyorsak bunları yaşatmak da boynumuzun borcudur. Fakat olumsuz gelenekleri de cahillik sayıp bir an evvel terk etmeliyiz. Töre cinayetlerini bu grup içerisinde sayabiliriz.

    Türk kültürünün en mühim unsurlarından biri de her yıl Mayıs ayının altısında kutlanan Hıdrellez bayramıdır. Bu, mevsimlik bayramlarımızdan biridir. Türkiye’de ve Türk dünyasında benimsenen bir bayramdır. Ruz-ı Hızır (Hızır günü) olarak adlandırılan hıdrellez günü, Hızır ve İlyas Peygamber’in yeryüzünde buluştukları gün olması nedeniyle kutlanmaktadır. Hızır ve İlyas sözcükleri birleşerek halk ağzında hıdrellez şeklini almıştır.

    Hıdrellez iki tabiat bayramından birisidir. Öteki de nevruzdur. Hıdrellez; “ederlez, idernez, hıdırellez” biçimleriyle de söylenir. Bilindiği üzere Hızır inancı bizim kültürümüzde apayrı bir yer tutar. Bununla ilgili atasözlerimiz de vardır. Bunlardan en önemlisi” Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez” şeklinde ifade edilenidir. Hatta “Hızır gibi yetişmek” diye ifade edilen deyimimiz de bu inancın kültürümüze yansımasından başka bir şey değildir.

    Halkımız birikimlerini geleceğe taşımıştır. Kültürümüz o birikim üzerine temellendirilmiştir. Halk inançlarına göre sene, yaz ve kıştan ibarettir; kış altı ay, yaz da altı ay sürer. Yaz mevsimi hıdrellezde başlar ve 7–8 Kasım’da sona erer. Kış mevsimi de bu tarihte başlar, hıdrelleze kadar devam eder. Hıdrellez gününün de öğleye kadar kış, öğleden sonra yaz olduğunu söylerler. O gün halk büyük bir neşe içerisinde kırlara çıkar. Piknik yapılır. İp atlanılır, salıncakta sallanılır. Hatta bazı yörelerde salıncakta sallanmakla günahların döküldüğüne inanacak kadar bu işe kendini kaptıranlar görülmektedir. Üç yıl yaşadığım Türkmenistan’da bu inanç yaygındı. Bu yüzden o gün salıncak kavgaları olurdu.

    Hıdrellez günü, Gregoryen takvimine göre 6 Mayıs, eskiden kullanılan Rumi takvim olarak da bilinen Julyen takvimine göre 23 Nisan günü olmaktadır. Halk arasında kullanılan takvime göre eskiden yıl ikiye ayrılmaktadır: 6 Mayıs’tan 8 Kasım’a kadar olan süre Hızır Günleri adıyla yaz mevsimini, 8 Kasım’dan 6 Mayıs’a kadar olan süre ise Kasım Günleri adıyla kış mevsimini oluşturmaktadır. Bu yüzden 6 Mayıs günü kış mevsiminin bitip sıcak yaz günlerinin başladığı anlamına gelir ki, bu da kutlanıp bayram yapılacak bir olaydır. Yani halk 6 Mayıs’ta iki mevsimli dünyalarında büyük bir değişimi ve dönüşümü yaşamaktadır.

    Milletimizin geçmişten bugüne taşıdığı değerlerden biridir hıdrellez… Halk tarafından benimsenmiş, 6 Mayıs günü hiçbir özel çağrı yapılmamasına rağmen bu hususi gün geniş katılımlarla kutlanagelmiştir. Bu yönüyle milletimizi kenetleyen, bir araya getiren güçlü bir bağ olmuştur. Hızır’ın mahiyeti kesin olarak bilinmese de onunla ilgili rivayetler çoktur. Hızır inancının yaygın olduğu ülkemizde Hızır’a atfedilen özelliklerin bazıları şunlardır:

    “Hızır, zor durumda kalanların yardımına koşarak insanların dileklerini yerine getirir. Kalbi temiz, iyiliksever insanlara daima yardım eder. Uğradığı yerlere bolluk, bereket, zenginlik sunar. Dertlilere derman, hastalara şifa verir. Bitkilerin yeşermesini, hayvanların üremesini, insanların kuvvetlenmesini sağlar. İnsanların şanslarının açılmasına yardım eder. Uğur ve kısmet sembolüdür. Mucize ve keramet sahibidir.”

    Hıdrellez yazın güzelliklerini coşkuyla kucaklamaktır. Tabiata sığınmaktır bir anlamda… Ağaçlara, ekinlere el açmaktır. Uyanan toprağın suyla buluşarak güzelliklere kanatlanmasıdır. Hıdrellez bolluk ve bereketin müjdecisidir. Toprağın cömertliğinin ve güler yüzünün şahlanışıdır. Bu yüzden halkımız hıdrelleze çok büyük değer verir. Bu günle ilgili inançlar çoktur. Bu inançlar çok eski dönemlere dayanır. Fakat bu davranışların önemli bir kısmının mantıklı bir dayanağı yoktur. Fakat halk onları benimsemiş ve bugüne kadar getirip yaşatmıştır. Bu günde yapılması gereken şeyleri şöyle sıralayabiliriz:

    Hıdrellez gece ibadetle geçirilir. Ertesi gün temiz giyimli olarak dolaşmak gerekir. Bunun için en güzel elbiseler giyinilir. Evde genel temizlik yapılır. Çeşitli yiyecekler hazırlanır. Hıdrellez günü için, yumurta kaynatılır. Ağzı açık bükme, katmer, börek, irmik helvası vb. gibi yemekler hazırlanır. Hıdrellez sabahı erken kalkmak uğurlu kabul edilir. Sabahleyin dua edilmesi, dilek ve temennilerde bulunulması, toplu olarak ailece yemek yenilmesi, Kuran kıraati, sabah namazından önce kabir ziyareti yapılması gereken adetler olarak görülmektedir. Bu günde kadınlar ellerine ve ayaklara kına yakar. Dilekler bir kâğıda yazılarak akarsuya bırakılır. Mesela İzmir ve çevresinde dilek kâğıtları Hıdrellez sabahı denize bırakılmaktadır. Nişanlı çiftler arasında karşılıklı hediyeler gönderilir.

    Hıdrellez günü evler ilaçlanmaz. Nasip süpürülür inancı ile bazı bölgeler de evler süpürülmez. Kuru baklagiller bir torba içinde bahçede ağaçlara asılır. Hıdır Baba’nın kamçısıyla bunlara dokunması ve bereket getirmesi dileği tutulur. Buna benzer biçimde ev, araba, çocuk ziynet eşyası resimleri de yapılarak bahçede muhtelif yerlere asılır.

    Evde kalma tehlikesiyle karşı karşıya kalan genç kızların başları üzerinde Hıdrellez günü yeni kullanılmamış kilit açılır. Hıdrellez günü, açların doyurulmasına, dargınların barıştırılmasına, üzüntülü olanların sevindirilmesine çalışılır. Hıdrellezde içki içilmez, kumar oynanmaz. Yoğurt çalınır. Ancak maya kullanılmaz. Yoğurdun tutması halinde eve Hıdır’ın uğradığına inanılır. Hıdrellez günü kırlara gidildiğinde hıdrellez azığını çalma âdeti yaygındır. Evin pencere ve kapıları kapatılmaz. Bunlar böylece sıralanır gider… Bunlar gelenektir. Mantıklıdır, değildir tartışmasının yapılması yersizdir. Zira halk bunları benimsemiştir.

    Hıdrellez günü yapılması şart olan işlerin yanında yapılmaması gereken işler de vardır. Halkımız bugün yapılması gereken işler konusunda gösterdiği hassasiyeti, yine o gün yapılmaması gerektiğine inandığı işlerde de gösterir. Bugün içerisinde şunlardan kaçınılır:

    Hıdrellez günü sabah erkenden kalkmayan kişinin işleri ters gider. Geç kalkmak kusur addedilir. Hıdrellezde salıncakta sallanmayanın o yıl çeşitli rahatsızlıklarla karşılaşabileceğine inanılır. Salıncakta sallanma bir bakıma ateş üzerinden atlama şeklinde o yıl için sağlık ve sıhhat dileği geleneği ile aynıdır. Hastalıkların, dertlerin sallanma sırasında döküleceğine inanılır. Hıdrellez günü çamaşır yıkanmaz. Yünlü giyecekler güneşe çıkarılır. Hıdrellez günü un elenmez ve ekmek yapılmaz. Yeşil ot, dal veya çimen koparılmaz. Çiçek toplanmaz. Bağ ve bahçelerde çalışılmaz, tarlaya gidilmez. Hıdrellez günü akşama kadar un kabına veya hamur tahtasına el sürülmez. Eve kuru çalı-çırpı götürülmez…

    Halkın inançlarıyla alay etmek, onları küçümsemek, çağdışı bulmak soysuzluğa işarettir. Türk milleti, geçmişine sahip çıkmasıyla ve değerlerini yaşatmasıyla bugünlere gelmiştir. Yarınlarımızın aydınlık olması için aynı yolda ve çizgide ısrarla yürümeliyiz.

    Geleneklerimizi yaşamak ve yaşatmak vazifemizdir. Onları birlik ve beraberlik vesilesi saymalıyız. Hain odaklar bizleri birbirimize düşürmek için bu güzel hasletlerimizi kötüye kullanmaya çalışacaklardır. Onların çirkin oyunlarına gelmeyeceğiz. Cehaleti yüzünden bu oyunlara gelenlerin elinden tutup onların, söz konusu hadiselere basiret nazarlarıyla bakmalarını sağlamalıyız. İnsanları dışlamak hiçbir zaman çözüm olmamıştır. Bu ülke değerleriyle muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkacaktır. Hıdrellez günü kutlu olsun.

  • muhammed

    17.04.2007 - 02:33

    AYYÜZLÜ RESULE HİTABIMDIR! …
    M.NİHAT MALKOÇ

    Bedbahtım; zamanın köhnesinde yaşamaya mecbur olduğum için
    Bedbahtım; senin saadet asrından ve nur ikliminden uzak kaldığım için
    Bedbahtım; hakikat güneşinin altında nefsimin buzlarını eritemediğim için
    Bedbahtım; nurunla cilalanamadığım ve varlığında yok olamadığım için
    Bedbahtım; senin iman göğünde sönük de olsa bir yıldız olamadığım için
    Bedbahtım; ayaklarının değdiği kızgın kum tanelerine yüzümü süremediğim için
    Bedbahtım; arkanda el bağlayıp Hakk’a yönelen cemaatine dâhil olamadığım için
    Bedbahtım; fezayı kuşatan mübarek dualarına yürekten ‘âmin’ diyemediğim için
    Bedbahtım; gönül pervazlarına konup adını terennüm eden bir ak güvercin olamadığım için
    Bedbahtım; yüreğim hicret duygularının sancısıyla kıvranıyor, doğranıyor şimdi…

    Sen gidince; güneşin ziyası değmez oldu üstümüze, yıldızlar iyice kıstı o berrak ışığını
    Sen gidince; yeşilin büyüsü siyahın mateminde eriyip buz kesildi ebemkuşağı
    Sen gidince; dindi rahmet yağmurları, kirlendi gönül evimiz, tarumar oldu hanemiz
    Sen gidince; kanadı kırıldı yetimlerin, yüreği burkuldu gariplerin ve mazlumların
    Sen gidince; çağların üstüne kâbus misali kalın bir paçavra örtüldü, yırtıldı perdeler…
    Sen gidince; riya, inkâr ve hıyanet altın devrini yaşamaya başladı toz duman içinde
    Sen gidince; ümmetinle birlikte Hira Dağı da gözyaşı döktü buz tutan eteklerine
    Sen gidince; zamanın bağrına düştü ateş, sessizliğin çığlığı tuttu yedi kat göğü
    Sen gidince; çıkmaz oldu Bilâl-i Habeşilerin yanık sesi, yas tuttu arşın direği minareler
    Sen gidince; düşmez oldu cemreler toprağa, hayat hayatını kaybetti her dem nefes alsak da…

    Ey Sevgili; şimdi bir yağmur damlacığında berraklaşıp düş, kavrulan gönül çölümüze
    Ey Sevgili; yoluna revan olanların safında yer almak bahtiyarlığın tarifsiz şahikasıdır
    Ey Sevgili; senin rayihana muhtacız, suretine ve siretine hasrettir gönül gözlerimiz
    Ey Sevgili; hasretin dayanılmaz oldu gayri, doğ ne olur güneş olup kararan göğümüze
    Ey Sevgili; yaratılan cümle mevcudat senin bitimsiz aşkına Kerem olmuştur
    Ey Sevgili; cismine hayran, yoluna kurban olduğum, gül yaprağına sinmiş teninin kokusu
    Ey Sevgili; sensizliğin gurbetinde mahkûm duygularım; Muhammed’im, can Ahmed’im…
    Ey Sevgili; sensin mevsimlerin ilkbaharı, rüzgârların kıbleden eseni, cennetin müjdecisi
    Ey Sevgili; Miraç gecesi sana açılmıştı yedi kat gökler, sidretül müntehaya değmişti başın
    Ey Sevgili; sürmeli gözlerinden süzülen şehla bakışlar, ateşe duvar olur ruz-i mahşerde

    En Sevgili; senin nurun güneşin aydınlığını bile gölgede bıraktı, bulutlar sana ağladı
    En Sevgili; aşkınla, hasretinle, eleminle yanmayan yürekler yüktür tarumar sinelerde
    En Sevgili; güllerin nebisi, nebilerin gülü, hakikat güneşinin süveydaya düşen gölgesi
    En Sevgili; hissiz, sevgisiz, muhabbetsiz, aşksız gönülleri aydınlatan ışıksın sen…
    En Sevgili; acizdir kalemler, seni anlatmaya muktedir değil şair, kâğıtlar yetmez methine
    En Sevgili; bir gece, tek bir gece rüyalarıma misafir ol, doyasıya seyredeyim o gül cemalini
    En Sevgili; içimizi yakar müşfik bakışların, kalp göğünden doğar gül yüzlü hayalin
    En Sevgili; gül kokusunu senden alır, herkes sana hayran kalır, sana dönen yolu bulur
    En Sevgili; göklere adın yazılıdır, senden alır yıldızlar ışığını, bulutlar rahmetini…
    En Sevgili; nurun dolar gönül hanemize, ağarır tan vakti karanlığın koynundaki düşlerimiz

    Hasretim; payıma düşmeyen o doyumsuz sevdanın her dirhemine nefes kadar…
    Hasretim; kıpkızıl güneşin kavurucu sıcağında şefkatli gölgenin altında serinlemeye
    Hasretim; ashabın seni yücelten ve gök kubbeye sığmayan sınırsız sevgisine
    Hasretim; nefreti silip süpüren aşk iklimine, engin hoşgörüne ve şiddetin panzehiri sevgine…
    Hasretim; hasat mevsiminde ağırlaşan başağını yere eğen buğday misali ağır başlılığına
    Hasretim; hıçkırıklardan tebessümler çıkaran, umarsızlığı umuda dönüştüren duruşuna
    Hasretim; seherlerde gül dalı işlemeli seccadelerde Allah’a dönüp yakaran titrek sesine
    Hasretim; yağmalanan duygularımızı, cam kırıkları arasından toplayıp kalbimize serpişine
    Hasretim; bir kılını koca dünyayla değişmediğim saçının her bir teline, ahirine, evveline…
    Hasretim; nurdan cemaline, erişilmez kemaline, anlatılmaz ahvaline, ikbaline, her şeyine…

    Dön artık; serpildi nifak ağacı, günahlar boyumuzu aştı, hakikat yuvadan uçtu
    Dön artık; kurudu pınar başları, akmaz oldu nurlu oluklardan hayat suyu
    Dön artık; gayya çukurlarından temenna dileyenler uyansın gaflet uykularından
    Dön artık; Kisra saraylarındaki sütunları yeniden imar ediyor asrın Ebu Cehilleri
    Dön artık; ayağa kaldır zulmün önünde diz çökmüş ümmetini, bir kez ruhundan üfle
    Dön artık; bitsin gönül gurbetleri, dinsin hüzün sağanağı, kanatlansın yetim hissiyatımız
    Dön artık; merhem ol yaralanmış bilinçlerimize; sula, kuruyan gönül pınarlarımızı
    Dön artık; şafaklarımız hüzne boğulmasın, dağıt ruhumuzda çöreklenen karanlığı
    Dön artık; gecelerin efkârı bitirdi bizi, dinmiyor kalbimizi saran o yetim sızı
    Dön artık; haybeye kürek çeken ellerimiz, hakikat mumunun fitilini tutuştursun

    Gel ki; dinsin yüreklerin sızısı, kırılsın hakikati tersyüz eden kiralık kalemler
    Gel ki; yeşersin dualar, can bulsun ahların gökleri kuşattığı raddede uhrevi arzular
    Gel ki; hüznün alevleri sönsün rahmet damlalarının çepeçevre kuşattığı yerde
    Gel ki; esrik düşünceler can suyuyla çelikleşsin, diri kalsın biteviye
    Gel ki; hayra tebdil olsun serencamımız, yol alsın bulutlara, buharlaşsın gamımız
    Gel ki; durulsun hercai duygularımız, hedefini bulsun taş yerine attığımız gonca güller
    Gel ki; tek bedende toplansın cümle canlar, yetim kalmasın minarelerde ezanlar
    Gel ki; ihtiraslar dinsin, sabrın ve şükrün bayrağı dalgalansın ruhun maviliklerinde
    Gel ki; açılsın üzeri is bağlamış, duvarlara çivilenmiş, ölülere adanmış nurlu sahifeler
    Gel ki; hafiflesin serçelerin kanatlarına yüklenen kurşundan ağır yükler…

    Sen ki; gönül bahçelerimizin solmayan gülüydün, dikenlerin ensesinde açan
    Sen ki; putların taşlardan çok olduğu bir Mekke gecesinin alacakaranlığına doğmuştun
    Sen ki; çaresizlerin çaresi, umarsızların gözyaşlarını silen şefkat ve umut eliydin
    Sen ki; karakışlarımıza baharın gülen yüzünü nakşettin, diriliş muştusuydu getirdiklerin
    Sen ki; paçavralar altında kıvranan ve ruhuna prangalar vurulan kimsesizlerin kimsesiydin.
    Sen ki; bir damla gözyaşında okyanuslar saklardın, kirlenen hislerimizi paklardın
    Sen ki; kâinat kitabının içine sığdıramadığı, bulutların kıyıp da yağdıramadığı nursun
    Sen ki; korunaktın, limandın imanımızı sakladığımız, küfrün kalelerini yokladığımız…
    Sen ki; yüreklere altın yaldızla işlenen suretinle, adınla kalp tahtının güçlü padişahıydın
    Sen ki; naatlarımızı anlamlandıran, sözü kıymetli kılan, mana eriydin berzahımızda

    Sensiz daralıyor yürek denizlerimizin kararan ufukları, fırtınalar dinmiyor ateş deryalarında
    Sensiz daralıyor asumanın nefesleri, büküyor boynunu kutlu bahçedeki peygamber çiçekleri
    Sensiz daralıyor vakit, yanıyor muhayyel saraylarım, intizara gömülüyor alevden âhlarım
    Sensiz daralıyor görüş alanım, fırtınalarda inciniyor, kırılıyor ipekten kanatlarım…
    Sensiz daralıyor kalbimizin saçakları, uhrevi bakışın yakıyor kirpiklerimi, soluyor gamzelerim
    Sensiz daralıyor yürek dağlarım, leyli düşünceler kurşuna diziliyor, eşkıyalar çalıyor hislerimi
    Sensiz daralıyor mevsimlerin soluğu, çatlıyor tohum, çürüyor olgunlaşan meyveler dallarında
    Sensiz daralıyor göğüs kafeslerimiz, şehrayinler karanlığa el pençe divan duruyor sabahlarda
    Sensiz daralıyor gönül kıyılarım, sadağında paslanıyor oklar, kumlar şimdi kırgındır denize
    Sensiz daralıyor sesimizin değdiği coğrafyanın nazenin ervahı, kül oluyor coşkumuz tende

    Ey gölgesi fecre kadar uzayan, melali aynalara yansıyan güzel, karanlığımıza hükmet! ..
    Ey gökleri gezen seyyah, uğra bizim de iklimimize, damıt ve dağıt içimizdeki hüzünleri
    Ey gönüllere köprü olan, kin köprülerini yıkan dost, dökülmesin umut ağacımızın yaprakları
    Ey ilham pınarlarının eşsiz kaynağı, esirgeme can suyunu, serp çatlayan yüreğimize
    Ey korkularımızı silip süpüren, sol yanımda taşıyorum alev parçasına dönüşen yokluğunu
    Ey bereketli yağmurlarla gelen nur damlası, çölleşen gönül atlasımıza ruhundan can ver
    Ey gönüllerin mümbit topraklarında açan yetim gül, çağlasın nehirlerin her kum tanesinde
    Ey göklerdeki yıldızları devşiren nurlu elçi, ışığını gönder kapkaranlık atmosferimize
    Ey varlığı yoklukta bulan sevgili, gözlerin çağırsın beni dar vakitlerde gönül hapsine
    Ey tarihin gülen talihi, götür hülyalarımızı teslim eyle sözün çoğalan keremine…

    Esselatü Vesselamü Aleyke ya Resûlullah! ...Esselatü Vesselamü Aleyke ya Habiballah!

Toplam 249 mesaj bulundu

TÜM YAZILANLAR